attila ilhan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
attila ilhan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Eylül 2013 Çarşamba

Bir Yalnızlık Öyküsü: Ay ışığı

Yine yalnızım. Hayır, "Yine akşam oldu Attila İlhan, üstelik yalnızsın sonbaharın yabancısı" misali bir yalnızlık değil bu. Bu başka bir şey: Belki bir ıssızlık? İçinin çöl olması ve bir adet serap bulunmayışı bu koca diyarda. Susuzluğumu kim giderecek?

Terkedildim, hem de bu akşam. Demek ki bu akşam başka bir akşam! "Yine Satürn'üm ters mi gidiyor ne!" İnsanın evde yalnız başına konuşması pek hoş karşılanmaz. "Giderken en basit açıklamayı bile benden esirgedi orospu kadın!"

Ne olacak şimdi? Gece yaklaşıyor! Uzun zamandır evde yalnız başıma kalmamıştım. Saat 11'e kadar ne yapacağım şimdi? Evde çıt çıkmıyor, arada sırada buzdolabından gelen seslerden irkilip etrafı kolaçan ediyorum evde biri var mı diye. Elbette yok. "Orada kimse var mııı?"

Korkunç bir gece! Sessizlik ne zor şeymiş. Sensizlik ne zor şeymiş. "Ben hep böyle kendi kendime konuşur muydum?" Bu gece en çok kendi sesimi duyuyorum, fısıldar gibi konuşuyorum. Boyuna konuşuyorum, ha bire düşünüyorum, kendi sesimi evdeki diğer uğursuz seslerden korunmak için kullanıyorum. En iyisi yatmalı.

Evin bütün pencerelerini kapatıyorum sıkı sıkı. Dışarıdan hiç kimse açamasın. Perdeleri iyice çektim; kapıyı üç kere üstten, iki kere alttan kilitledim. Cüzdanımı ve çantamı yatağımın baş ucuna koydum. Buzdolabında soğusun diye beklettiğim şişeyi de odama aldım. Karanlıkta mutfağa gitmek istemem. "Acaba çişim var mı?" Biraz var gibi, şimdi yapayım da gece tuvalate kalkmayayım. Yatağa yatınca tek güveneceğim şey üzerimdeki pamuklu pike olacak.

Bir insan sevdiğinden ne diye ayrılır ki? Orospu... Buzdolabından yine sesler geliyor, ayak ucuma basa basa yatağıma geçiyorum; iyice, sımsıkı örtünüyorum. Bebek olsam da birileri beni kundaklasa. Bir soğukluk var ortamda, hayaletler basmış gibi evi. Ne zaman gözlerimi bir sağa bir sola oynatsam mavi-beyaz ışıklar görüyorum. Evimi gulyabaniler basmış. Kafamı kaplumbağa gibi içeri çekiyorum. Hayır, korkaklık değil bu, yalnızlık.

Saat 3'te uyanıyorum. "Eee? Ne yapacağım şimdi?" Uykum çok kaçtı. Yusuf Atılgan beni 'Aylak Adam' yerine yazmalıymış. Ödül vermeliler bana edebiyat forumlarında: "Geleceğin aylak adamı seçildiniz, buyrun ödülünüz!"

Evin verandasına çıkıyorum. Önümde sonsuzluğu barındıran bir deniz, dolunayın ışığıyla süslenmiş, parıldıyor da parıldıyor. "Ne güzel dolunay varmış bu kötü günde!" Dolunay zamanı terkedilmek böyle koyar işte!

"Ommmm!"

Bu ses nereden geliyor?

"Ommmm!"

Bildiğin 'om' sesi bu. O kutsal ses! Başlangıcın ve sonun sesi!

"Ommmm!"

İçerdeki elektrikli aletlerden mi geliyor ses yoksa yan taraftaki otellerin bozulan hoparlörlerinden mi?

Belki de bir işaret bu! Yılların yoga hocasıyım ben. Bütün meditasyonlarımda duymak istediğim sesi bu ayrılık günü mü duyacaktım? Bu meşum günde mi aydınlandım yani? Aydınlanma ayrılıkta mıymış? Bundan böyle, müridlerime ayrılmalarını emredeceğim. Evlenin, ayrılın, aydınlığa ulaşın! O ayrılıktadır!

Deli gibi gülüyorum, o kadar uzun gülüyorum ki mideme kramp giriyor, elmacık kemiklerim ağrıyor, gözlerimden yaşlar akıyor, bütün ışığıyla dolunay tam otuz derece hareket ediyor. Kusmak istiyorum.

Nefessiz kalmaktan boğulmak üzereyken susuyorum. Yan taraflardaki butik otellerde kalanlar benim bu büyük saçmalamamı duymuş olmalı. Hakikaten ne yapıyorum ben? Yılların üstadıyım, yoga üstadıyım, yogiyim. İnsanlara o ulu enerjiyi verirken kendimi neden ondan mahrum bırakayım?

Derin bir nefes alıyorum. "Hayat güzel!" Deniz kıyısında müstakil bir evim var, karşıda adaların ışıkları. Dolunayın muhteşem görüntüsü, dalgaların huzur verici sesi. Daha ne olsun? Bu anı değerlendirmeliyim!

Hemen yoga matımı alıyorum salondan ve tekrar verandaya geçiyorum. Rüzgar ılık ılık esiyor, üstüme uzun kollu ince bir t-shirt alıyorum. Şu an sadece meditasyon yapmalıyım. 5,6 ve 7. çakraların seslerini tekrar etmeliyim. Zihnimi boşaltıp kendimi sadece dolunayın kutsal ışığına vermeliyim.

Lotus pozisyonunda oturuyorum, derin bir diyafram nefesi, meditasyona başlıyorum.

Çok bir zaman geçmiyor, sol taraftaki otelden müzik sesleri gelmeye başlıyor: "All the leaves are brown and the sky is grey...Stopped into a church I passed along the way, well I got down on my kness and I pretended to pray..."

Bu şarkıya bayılıyorum da şu an olacak iş mi? 'Ommm' sesi yan taraftan gelen müziğin sesiyle bastırılıyor ve zamanla yok oluyor. Tekrar geri gelsin, gitmesin diye 7. çakraya daha çok odaklanıyorum: "Ommm!"

"California dreamin' on such a winter's day"

"Ommmm!"

Bu sefer, sağ taraftaki otelden Tanju Okan şarkıları çalmaya başlıyor: "Eşyalar toplanmış seninle birlikte, anılar saçılmış odaya her yere... Kadınım... Ne olur terk etme yalnızlık çok acı... Sönmüş bak ışıklar ev nasıl karanlık...."

"Yok artık" diye bağırıyorum. "Gitti kadın gittiii!" Gözlerimi kapatıp 'om' sesine odaklanmaya çalışıyorum.

"Ommmm!"
"California dreamin' on such a winter's day."
"Sen...Kadınım..."
"Ommmmmm!"

Suyun şarıltısı duyuyorum. "Birileri denize mi giriyor bu saatte?" Gözümü açıyorum ve bembeyaz bir kadının, çırılçıplak, simsiyah denizde, yakamoz hizasında yürüyüşünü görüyorum. Lotus pozisyonunda öylece kalakalıyorum.

"Kadınım..."

Kız denize girerken ürperiyor, su çok soğuk olmalı; kız denize girerken kıkır kıkır gülüyor, kız çok sarhoş olmalı.

"Güzel bir deniz kızı olmasaydı bu saatte suya girmezdi" diye düşünüyorum. Amaan! Ne yaparsa yapsın! Bütün kadınlar aynı! O anda sağ taraftan yine Tanju Okan'ın sesi duyuluyor: "Terkedecekler nasıl olsa biliyorsun di mi sen de... Sağ ol abi..."

Gülümsüyorum ve tekrar derin meditasyonuma dalmaya devam ediyorum. Gözlerimi kapatıyorum. "Ommm!"

Hayır, olmuyor, aklım hala denizdeki o kadında. Duru bir güzelliği yok muydu kadının? Çok güzeldi, evet. Hayır, onu düşünmeyi bırakıp meditasyona devam etmeliyim. "Ommm!"

Bir hışımla ayağa fırlıyorum, üzerimdeki t-shirt'ü hızla çıkarıp yere fırlatıyorum. Evimin merdivenlerinden kumsala iniyorum. Deniz kıyısına geldim, ben de çıplak denize gireceğim, ahahah evet, şortumu donumu hepsini çıkarıp atıyorum. Kahkahalarla denize koşuyorum, adeta denizin üstünde koşuyorum. Kollarım ve bacaklarım delicesine benden bağımsız hareket ediyorlar, sağa sola savruluyorlar. Yok, hayır, buna koşmak denemez, daha çok havada kulaç atıyorum. Çok geçmeden suyun içine düşüyorum. Su buz gibi...

O an etraftaki bütün köpekler ulumaya başlıyor. Sokak köpekleri, otelin köpekleri, civardaki evlerin köpekleri. Sanki hepsi aynı anda uyanmış da bir şeyden ürkmüş gibi ulumaya başlıyorlar; ben de ürperiyorum. Buz gibi bir ürperti. Su da buz gibi. Bir an kendime geliyorum: "Ne yapıyorum yahu ben!" Köpekler ulumaya devam ediyor ve ben adeta usanmadan yakamoz hizasında yüzen kıza doğru çekiliyorum. Çırılçıplak.

Kıza doğru yüzüyorum ama o benim orada olduğumdan haberdar değil gibi. Yüzerken daha çok kendime geliyorum, otellerden gelen müziği duymaya başlıyorum: "Ne kaldı geriye zaten bir sürü boş hatıra, yaşamak değil ki bu görüntüler var adeta..."

Su giderek derinleşiyor; normalde karanlıkta yüzmekten korkarım ama bu gece her şeyin bittiği gece. Korku yok, merak var: "Neden kıza doğru yüzüyorum ki? Yanına yaklaşınca ne diyeceğim ki?" Ama yine de yüzüyorum, kulaçla depar atıyorum.

"Sarılınca sana hem de titreyerek..." 

Diğer otelden cevap niteliğinde şarkılar geliyor: "I was in the winter of my life and the men I met along the road were my only summer..."

Bir ara yoruluyorum ve kendimi sırt üstü çevirip kıyıya bakıyorum: "Epey uzaklaşmışız." Kıza doğru yüzmek için aniden dönüyorum ve korkudan bağırıyorum! Kız tam suratımın ortasında duruyor. Benim korkutuğumu anladığı için kıkır kıkır gülüyor. Şaşkınlıkla korku arasında gelip gidiyorum ama onun gülüşü içimi rahatlatıyor. "Eee... ben..." diyorum utanarak, daha fazla konuşamıyorum çünkü kız dudaklarıma yapışıyor.

"I've got a war in my mind... I just ride, just ride..."

Suyun bu kadar derin olduğu yerde hiç sevişmemiştim. Aslında denizde hiç sevişmemiştim. Sadece öpüşüyoruz; öpüşmek için harcadığımız eforun daha fazlasını suyun üstünde kalmak için harcıyoruz. Sadece öpüşüyoruz; kızın önce dudaklarını sonra boynunu öpüyorum. O zevkle kendini geriye doğru atıyor. Bu sefer ter yok sadece tuz var, deniz tuzunu yalayıp duruyoruz. Dolunayın altında iki bembeyaz ten, köpeklerin uluması kesilmiş, nefes nefese kalmış iki insan ve otellerden gelen müzikler... Otelde uyanık olan insanlar bizi görüyorsa da artık umrumuzda değil. En azından benim çok umrumda değil, umursamıyorum, sadece öpüyorum ve gülüyorum.

"İnanamıyorum, bu hale nasıl düştük, bilemiyorum. Sende mi, bende mi, herneyse, her kimdeyse neyse, bilemiyorum...."

Şarkılar susuyor, deniz konuşuyor; dalgalar susuyor, dudaklar konuşuyor.

"Uğruna döktüğüm gözyaşları için yağmurdan özür dilerim dilerim... Senin için senden geçerim geçerim"

Deniz susuyor, şarkılar konuşuyor; inlemeler bitiyor, dalgalar konuşuyor.

"As deep as a bite, as dark as the night. As sweet as a song, as right as a wrong. As long as a road, as ugly as a toad... All I wanna be is everything...

Etrafımdakiler hiç umrumda değil. Açıkçası artık denizi de önemsemiyorum. Tek gerçek var şu an burada, tek renk var, tek vücut var, tek duygu var. Denizden farklı değiliz, onun içindeyiz; dolunaydan ayrı değiliz, onun ışığının içindeyiz; birbirimizden ayrı değiliz, çoktan yin-yang olduk, çoktan 'biz' olduk.

"Geçmiş değil bu gün gibi yaşıyorum hala seni... Sen hep benim yanımdasın...Sen benim şarkılarımsın..."

Deniz konuşmaya başlıyor, şarkıların sesi daha gür çıkıyor, nefeslerimizin hırıltısı otellerden duyuluyor, dalgalar kıyıya daha bir coşkulu vuruyor. Doğa Zeus ile Hera'nın evliliğini nasıl kutladıysa ve kutsadıysa bizi de öyle el üstünde tutuyor.

"Kime sorsam dönüşüm yok, nereye gitsem mavi, yelkenimde deli rüzgar, her yanım tuz, deliyim...delisin...ah deniz olayım, tuzumu rüzgarda savurayım, deliyim..."

Güneş doğmaya yakın kumsala doğru yüzüyoruz. Ellerimiz suyun içinde kalmaktan büzüşmüş ama üşümemişiz. Deniz kıyısında kız beni yere itiyor, düşüyorum, kahkahalarla üstüme kum atıyor. O an fark ediyorum, hiç konuşmamışız: "Kimsin sen?" diyorum. Cevap yok. Elinden tutuyorum hemen ve kumsalın üstündeki evime çıkartıyorum.

Odama girmeye zaman yok... Otelden müzik sesleri gelmeye devam ediyor: "Uzaklarda bir yerlerde güneşler doğuyor, biliyorum dönence..." 

Saat öğleden sonra 1 oluyor; aşağıdan, kumsaldan, eğlenen ve şıpır şıpır yüzen insanların sesleri ve kahkahakarı geliyor. Evin içi havasızlıktan olacak herhalde birazcık kokuyor. Yanımda yatan kızın güzel suratına bakıp dün geceyi hatırlamaya çalışıyorum. Sahi meditasyon yaparken bu aşamaya nasıl geldik? Bu kız kimdi? Hatta daha önemlisi niçin çıplak yüzüyordu? Sarışınlığına ve muntazam burnuna bakarsak yabancı biri, buralı değil. "Peki ben neden çıplak yüzmek için gaza geldim?"

"Sahi, eşim benden dün akşam niye ayrıldı?"

Artık anılarda kalacak eşimi düşünüyorum. "Çoktan sona ermişti, sadece bunu görmekten korktum!" 'Her aşk bitermiş birgün bildim'deki 'birgün' bugünmüş diye düşünüyorum. O halde, henüz başlamamış bu aşk da bitsin! Kafamda bitiriyorum, bitiriyorum, bitiriyorum ve bitti.

Kız uyumaya devam ediyor, beklemekten sıkılıyorum, bittiğini söylemeliyim. Dürterek uyandırıyorum, kız şapşallaşmış bir şekilde kalkıyor. Muhtemelen acayip bir baş ağrısı var dünkü sarhoşluğundan geriye kalan eser olarak. Hiç konuşmuyorum, o da konuşmuyor. Üstünü giyiyor, bir şeylerden usanmış, belli. Onu yolcu etmeye kalkmıyorum. Kız dış kapıya doğru yöneliyor, arkasına bakmıyor. "Sinirlendi mi acaba?" Tam çıkacak iken yüzünü çeviriyor, bana bakıyor, gülümsüyor, hayırdır inşallah!


Merdiven basamaklarından inerkenki çıkardığı patırtıları duyuyorum. Sarışın kız biraz sinirli gibi, kendinden nefret ediyormuş gibi. Geçen akşam da bir hışımla evden kaçan kadın gibi. Bütün kadınlar aynı. Terkedilirken de hırslılar, terkederken de.

"Bir daha aşık olmayacağım" diyorum.

Sol taraftaki otelden şarkılar yükseliyor: "Aşklarımı, düşlerimi, dertlerimi yaz Yarabbim!"

16 Ağustos 2013 Cuma

2. Günlük

Bütün mesele blog yazarlığı olunca insan kendisini bir Marquez, bir Attila İlhan, bir Hesse, bir Elif Şafak hissetmiyor elbette, ama yine de, bir sorumluluk hissediyor. Güncel kalmasını istiyor blogun ve tabii ki her yazarın sahip olduğu benliğin getirdiği 'önce ben okunmalıyım, hep ben okunmalıyım, saksı değilim ben' gibi duygulara kapılabiliyor.

Yazacak çok konu var ve nazar değmesin ama taslaklar kısmında dolu yazı var.  Fakat nedense şimdi onları yayınlamak istemiyorum. Bazılarının üstünden bir kez daha geçmem lazım, bazıları içinse 'zeitgeist' uygun değil.

O yüzden, böylesine bir "günlük" yazısı bu sıcak ve nemli İzmir gününe daha uygun olacaktır.

Güzel ay Ramazan sona erdi, sonra bayram ettik hep beraber. Ne kadar değerlendirdik ki orucu sonrasında bayram yapabiliyoruz her insanın nefsine sorması gereken bir soru. Benim nefsim şöyle bir cevap veriyor ara sıra kendisini rahatsız ettiğimde: "Kusura bakma canım ama ne kıldığın namaz, ne tuttuğun oruç, ne de bildiğin din doğrusu değil. Hep yalan içindesin, hep hayal içindesin."

Bazen bu bayramları OSHO'nun meditasyon sonrası kutlama yapmasına benzetiyorum. Bir süre belli bir meditasyon yapılır, tabii insan benliğine ulaşırsa zaten bayramdadır, ama ulaşmasa bile 'kutla' denir. Kutla, sevin, çünkü güzel bir iş yaptın! Dolayısıyla, oruç tutma süreci sonrası bir kutlamadır bayram.

Yeni bir dernek açıldı İstanbul'da: Burç Fikir Sanat! Kendi deyişleriyle dernekten ziyade bir think-tank kuruluşu. Henüz emekleme aşamasında ama şu zamana kadar yaptığı etkinlikler de hiç yabana atılacak şeyler değil. Sitesine girerek dernek hakkında fikir sahibi olabilirsiniz. Hatta isterseniz gönüllü olarak çalışmalara katılabilirsiniz veya kendiniz bir etkinlik önerebilirsiniz. Oradaki insanların samimiyetlerini gördükten sonra zaten aklınızın bir tarafının hep burada kalacağına eminim.

Metin Bobaroğlu diye bir kişi var bu ülkede. Duyanınız var mı, göreniniz var mı, biliyor musunuz diye sormayacağım çünkü Metin Bobaroğlu öyle bir insan ki onu bir kere tanıyan hiç unutamaz. Mesela "Duydum ama hakkında pek bilgim yok" denemez, ya bilirsiniz ya bilmezsiniz.

"Niye bu kadar sert tanımlamaya girdin yahu" derseniz "Adam harika bir insan da ondan" derim.

Kendisi Anadolu Aydınlanma Vakfı'nın başkanı. Kadim bilgelik ve Anadolu Bilgeliği hakkında araştırmalar yapar ve konferanslar verir. Sitelerinde bilgiler var, ama yeterli değil. Örneğin Metin Bobaroğlu bir zamanlar ATV'de gazeteci Ayşe Acar ile beraber 'Aşure' adlı bir program yapmış. Anadolu'nun kadim bilgelikler için bir köprü olduğunu, bu bilgilerin aşure gibi harmanlandığını ve tatlandığını söyler Bobaroğlu.

Benim kendisinden ve programlarından haberim yoktu ama Tarih ve Kültür Araştırmaları Derneği'nin bir zamanlar düzenlediği Hikmet Atölyesi hocası Kubilay Aktaş bize Bobaroğlu'yu tanıttı ve programların cd arşivini verdi. Daha sonradan ben Metin Bobaroğlu'nun kitaplarını aldım, hepsini okudum, tekrar tekrar okudum ve okuyacağım.

Bu arada, Tarih Kültür Araştırmaları Derneği her sene Kubilay Aktaş ile beraber bu tür Hikmet Atölyesi'ni, şimdiki adıyla Parapsikoloji Atölyesi'ni düzenliyor. Bilgi almak isterseniz tık tık!

Neden Metin Bobaroğlu'nun programı sona erdi bilmiyorum ama bu günlerde Serdar Tuncer'in Habertürk'te programının sona erdirilmesi elbette bizleri üzdü. Yahu bu insanlar güzel insanlar, bilgili insanlar, toplumun onlara ihtiyacı var; üzmeyin bu insanları!

2.Günlük yazımda amacım bu insanları, bu dernekleri tanıtmak değildi çünkü onlar hakkında daha sonra uzun uzun yazılar yazacağım. Bu bir günlük yazısı haliyle başımdan geçenleri yazmalıyım:

Metin Bobaroğlu'nun Aşure programlarından birini yeniden izledikten sonra "Yahu artık Goethe'nin Doğu Batı Divanı eserini alıp okumalıyım." dedim. Bobaroğlu Goethe'nin kadim bilgelikle alakalı söylediklerini 'özet geçerek' anlatıyordu çünkü programının bir kısmında. Sohbet bu program, laf nereye gelirse onu zevk ediyorlar. Derken, o günler kitapçıya gitsem de Doğu Batı Divanı'na elim bir türlü gitmedi. Hatta gittim psikolojiyle alakalı bir başka kitap aldım ama Goethe'ninkini alamadım. Zamanı daha gelmedi deyip durdum kendime.

Daha sonradan bayram için ailemin yanına İzmir'e geldim. Bayram ziyaretleri derken üst kat komşumuz olan harika insanlardan Zehra teyzemiz bana zor konuştuğu halde birdenbire "Felsefe sever misin?" diye sordu. "Tabii ki" dedim. "O zaman şu raftaki ilk kitabı al, senin olsun" dedi. Kitaba bir baktım: Goethe ve İslam! Zehra teyze sonradan: "Tam sana göre bir kitap, çok seversin" demez mi, ben de içimden "Artık Goethe araştırmalarına başlamanın zamanı gelmiş demek ki" dedim. Güzel insanlardan biridir Zehra teyzemiz, Allah ona şifalar versin.

Gökhan Doktor'un hediye olarak bana gönderdiği kitaplardan biriydi Alev Alatlı'nın Beyaz Türkler Küstüler'i. Her zaman olduğu gibi kitabı benden önce bitirdi ama bir kaç gün önce ben de sona erdirdim kitabı. Yok arkadaş TUS'a hazırlanmış da, daha erken bitirebilirmiş de, o kadar hastanelerde nöbetlerdeymiş de... Aslında hepsi bahane! Ben de bugüne bugün bir tıp fakültesi süresi kadar sürede - hatta daha fazla sürede- mühendislik fakültesinde okumuş bir insanım, elbette kitabı geç bitirmeye hakkım var!

Alev Alatlı'yı severdim ama Gökhan Doktor daha çok sevdirdi bana Alatlı'yı. Beyaz Türkler Küstüler hakkında bir yazı yazasım var ama önce kitabı tekrar okuyasım var. Yani, çok beklersiniz! Nah!

Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlık eserine İspanyolca'sından başladım sonunda. Aslında Marquez'in ilk okuduğum kitabı 'Benim Hüzünlü Orospularım'ı asıl diliyle okumak isterdim daha önce ama nedense Cien Anos de Soledad daha ağır bastı. Kitabın bitmesi uzun sürer ama bu kitaba değer. Mis Putas Tristes zaten kısa bir kitap, daha sonra da okuyabilirim onu.

Uzun bir yazı oldu, bahsedecek çok şey var ama bu son zamanlarda bana en çok koyanı anlatayım da artık bitireyim:

Ramazan'dan hemen bir kaç gün önce Emin ile bir iddiaya girdik. Ramazan'ın sonunda Emin 80 kilodan 75 kiloya inecek ben ise 82 kilodan 78 kiloya inmiş olacaktım. Amacımız: Kilo vermek için birbirimizi gaza getirmemiz. Benim işim daha zor, malum oruç tutarken kilo vermek bir yana herkes Ramazan'da kilo alır. Son günler yaklaştı, benim İzmir'e dönme muhabbetim oldu, karar verdik bir hafta öncesinden tartılacaktık ama Jana sağ olsun, evdeki tartıyı başka yere götürmüş, yani ortak bir tartıda tartılamadık. Aynı baskülde tartılmamız gerek, hile yapmak yok çünkü ödül bi'büyük Yeni Rakı. Sonradan ben İzmir'e döndüm, hemen evde tartıldım ve sonuç: 78,9 kilo! Kazanamadım yani, Emin'i aradım o da hedefe ulaşamamış 2 kilo farkla. Ya(e)ni rakıyı bölüşeceğiz.

Bana koyan bu olmadı tabii: Dün kardeşim uçağa bineceği için bavulunu tartıya koyarken ben de kendi kiloma baktım: 82! Nasıl olur? Kilo almışım! Ah tatlılar ah! Bir sonraki gün Emin'den adeta hissetmiş de dalga geçmek için yazmış olduğu mesaj: "75 oldum!

Son bir şey daha var lan, az okuyun: Bu yazıyı aslında iki gün önce yazmıştım, boş boş otururken, zamanı doldurayım diye. Ama bundan bahsetmem lazım: Dün gece televizyonda Dedemin İnsanları filmine denk geldik, izlememiştim, oturdum izledim ve adeta şiştim. Ağlamamak için kendimi öyle kastım ki biraz daha beklesem patlayabilirdim. Sonra elbette dayanamadım. Bir tarafı Yunanistan-Makedonya göçmeni olan bir aileden gelmek, kendi ailemin bize anlattıkları, filmin samimiyeti, oyuncuların mükemmelliği... Hepsi aynı anda geldi üstüme.

Hatta son sahnelerde Ozan karakteri Yunanistan'a gittiğinde herkesin ona "Biz dostuz!", "Kardeş Türkiye" gibi laflar etmesini ve bol bol kahve ikram etmesini bazıları abartılı bulduğunu söylemiş. İnterrail yaparken ben de Yunanistan'da hemen hemen aynı şeyi yaşadım. Türkiye dedim mi "Komşiii" lafını "Dost"  lafını üstelik Türkçe olarak duydum.

Yunanistan hikayemi, küçüklüğümden gelen Ege ve Yunanistan sevdamı, Yunan mitolojisi çalışmalarımı, Yunan Konsolosluğu'nda Yunanca öğrenme krizimi, Yunan Konsolosluğu'nda çalışan elemanların niçin bizim aileyi sevmediğini bu bayram kahvaltısında dayımdan öğrendiğimi ve gülmekten krize girdiğimi yakın zamanda yazacağım. Ama şimdiden söylüyorum: Yunanlılar bizi ne kadar engellerse engellesin, ben Yunancayı sökeceğim ulan!

2 Haziran 2013 Pazar

Gurbet

Bazen düşünürsün: Acaba doğduğu yere yıllar sonra tekrar yüzen balıklar hiç gurbet özlemi çeker mi? Her mevsim, mütemadiyen, göç eden kuşlar hiç arkalarında bıraktıkları yeri özler mi? Yurtların yatakhanesinden nefretle kaçan şaşkın öğrenciler, yıllar sonra büyüdüklerinde, o günleri yad edeceklerini hiç akıllarına getirdiler mi? Anne karnından henüz çıkan bebek acaba tekrar geri dönmeyi ister mi? Taksim Gezi Parkı'ndan sökülecek ağaçlar gün gelir eski köklerinin gurbetini çeker mi?

Hz. Mevlana aklına geliyor, onunla Hz. Şems'in dostluğunu bile çekemedi bu halk! Hz. İsa'yı çarmıha geren bir topluluk! İnsanların en yücesi Hz. Muhammed'i taşlayan bir grup! OSHO bile sakin sessiz bir ülkede yaşayamadı!

Kim akıllı, kim deli? Necip Fazıl'ın Çile şiirinde dediği gibi "Al sana hakikat, al sana rüya! İşte akıllılık, işte sarhoşluk!"

Akıllı ile deliyi, hakikat ile rüyayı, akıllılık ile sarhoşluğu karıştırıyorsun! Bu yüzden gurbettesin, bu yüzden özlemdesin, bu yüzden gerçeklerden kaçıyor hayallerde yaşıyorsun!

Gurbet, gariplerin yaşayışıdır, hüzünlüdür. Hüzünlü gurbettir!

Mesnevi'den söyleneni düşünüyorsun:
"İşit neyden nasıl hikayet eder; durmuş ayrılıktan şikayet eder."
Hemen hemen, kaldırımların kara sevdalı eşi Necip Fazıl da aynısını söylüyor, hoşuna gidiyor, gülüyorsun:
"Ben gurbet rüzgarının üflediği kamışım...
Bir su başında mahzun, yapayalnız kalmışım."
Bir zamanlar İlhan Şeşen dinliyordun, sonra Zara'dan da dinledin, o zamanlar yine gurbette idin: 
"Ben bir gurbet türküsünde, akşamın mavi örtüsünde
Öyle durdum bekliyordum geçmeyenler köprüsünde
Ten kokunu duyuyordum, yolların saç örgüsünde.
Ah şu eller eller eller, gurbet eller, yetti gayrı
Birbirini çok sevenler, böyle durmaz ayrı ayrı.
Sen bir yerde ben bir yerde, ayrı düştük aynı yerde.
Senden önce bilmiyordum, şimdi düştüm ben bu derde.
Gurbet olmuş, sıla olmuş, ayrılık var, var ya sende."
Peki, ya o her an gözleri ıslak sarışın kadının masa başında söylediği şey hüzünlü değil miydi? Hep gidişlerden dem vuruyordu, gurbetten bahsediyordu ve bakışlarını kaçırıyordu:
"Sonu yine özlem yine özlem.."
Kuzeyin oğlu Volkan Konak'ın yana yakıla söylediği değil miydi gurbet?
"Ah gurbet zalım gurbet ağlatırsın adamı!
Gözümde yaş kalmadı, bıraksana yakamı!"
Yapar bunu özlem, bilirsin! Bir kaçışın gurbet olduğunu gittiğin yerde ağlayınca anlarsın!

Yine de serüvenciliktir gurbet! Bir maceraya atılmaktır, sonunda da yorulmaktır ve ağlamaktır ve özlemektir. Herhalde bunu biliyordu ki nam-ı diğer kaptan Attila İlhan o harika, korku ve gurbet ve klor kokan 'Yorgun Serüvenci' şiirini yazmıştı daha gencecik iken, hapiste gurbette iken:
"Kadehini kaldır on sekiz, bir daha kaldır
Yıkılsın bu temmuz bırak ayaklarına
Kafesinden çıkar yürek diye taşıdığını
Köprülerini at, gemilerini batır
Elllerini ellerimin üstüne koy on sekiz
Sen de bir ıslık uydur devrik ıslığıma
Ömrümüzü bir suç gibi ayarlamadık mı
Ağır bir hüküm giyer gibi öleceğiz"
Ne denilirse denilsin, kim söylerse söylesin, Attila İlhan gurbetin ve kaçısın hep var olacağını biliyordu. Zaten bu yüzden yazdı 'Abbas Yolcu'yu, 'Büyük Yolların Haydudu'nu, 'Sokaktaki Adam'ı.

Sonra sözü Sezen Aksu aldı ve 'Ayrılıklar Bitmez' dedi, şarkıların şarkısı 'Firuze'den sonra:
"Ve ayrılıklar bitmez öğütür
Ve gölgeler siner ömrüne kaçarak kendinden"
Neden sonra Küçük Serçe 'Yok, olamaz dur, dur gidemezsin, gözlerim rengi dur bulutlara dönemezsin' dese de, öncesinde söylediği gibi ayrılıklar adamı öğütür. Bunu sen de çok iyi biliyorsun: Her gidişte daha da bilendin, her dönüşte hep bir farklı döndün.

OSHO'yu hatırlıyorsun, onun sözünü:
"Her çocuk cennetten bir gün kovulacaktır, bu büyümek ve gelişmek için gereklidir. Büyümek acı verir. Herkes onu tekrar kazanmak için kaybetmek zorundadır. Bu sayede insan bilinçli bir şekilde onu tekrar kazanacaktır."
Demek ki gurbet ve özlem büyümek için insanoğlunun çekmesi gereken bir acıymış, ağlatırmış ama sonu tatlıymış. Zaten bu yüzden üstad Necip Fazıl 'Kavuşmak'ı yazmış:
"Ne görsem, ötesinde hasret çektiğim diyar;
Kavuşmak nasıl olmaz, madem ki ayrılık var?"
ama 'Anneme mektup' şiirinde şöyle de demektedir:
"Ben bu gurbet ile düştüm düşeli,
Her gün biraz daha süzülmekteyim.
Her gece, içine mermer döşeli,
Bir soğuk yatakta büzülmekteyim."
Herkes gurbet hakkında bir şey söylemiş, gurbet için nice türküler yakılmış, herkes gurbeti çekmiş.

"Gurbet elde hasta düştüm ağlarım"ı söyleyen Orhan Baba'ya da,  

"Gurbette ömrüm geçecek, bir daracık yerim de yok, oturup derdim dökecek, bir vefali yarim de yok." diyen Zeki Müren'e de,  

"Ben bir küçücük sevdalı kuştum, aklım ermedi ellere uçtum." diyen Bilge Özgen'e de,

"Gurbete kaçacağım o lacivert ülkeye" diyen Yeni Türkü'ye de selam olsun!

"Dinliyorum ruhumu gurbetten usanmışım,
Ben bu daüssıla'ya dayanırım sanmıştım...
Her yeri vatan saymada meğer aldanmışım,
Herkesle hemdem olacağıma inanmıştım..." diyen Fethullah Gülen'e de selam olsun!

"Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar, aşrı aşrı memlekete kız vermesinler" diyerek sılayı, özlemi, gurbeti tadan güzel ülkeye de selam olsun!

"Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın, bu şehir arkandan gelecektir." diyerek özlemi daha da pekiştiren ulu şair Kavafis'e selam olsun!

"Me he perdido muchas veces por el mar
con el oido lleno de flores recien cortadas.
Con la lengua llena de amor y  de agonia
muchas veces me he perdido por el mar,
como me pierdo en el corazon de algunos ninos." 

"Kendimi çoğu kez denizde kaybettim
Henüz kesilmiş çiçeklerle dolu kulaklarımla
Acı ve sevgi ile dolu dilimle.
Kendimi çoğu kez denizde kaybettim
Bazı çocukların kalbinde kaybettiğim gibi." 

diyerek 'Kaçışa Gazel' yazan Garcia Lorca acaba biliyor muydu, bu yaz, Urla'da, Yorgo Seferis'in söylediği gibi 'Denize yakın mağaralarda' kendini kaybedeceğini ve bu yaz hep ama hep gurbet olacağını hissettiğini!

Ne güzel kız isimleridir Özlem ve Sıla!

21 Nisan 2013 Pazar

Yine Hüzün

Fotoğrafı görünce hemen çocuğun gözlerine bakıyorsun, o hayal ettiğin hüzünlü gözler yok çocukta; gözlerde bir boşluk var, biraz muziplik, biraz da 'bu fotoğraf çekimi bitse de dışarı çıkıp top oynasam' hevesi. Çocuk gergin.

Çocuklar ve yaşlılar seni hep hüzünlendirmiştir. Sen de zaten hep hüzünlenmeye yer arıyorsun ya, bu resme bakınca da üzülüyorsun. Dün gece Salacak sahilinde denize baktığında da hüzünlenmiştin. İki gün önce şarap içtiğinde de.

Resme tekrar geri dönüyorsun. İlk defa lisedeyken okuduğun şiiri hatırlıyorsun 'y'si düşmüş şairden:
Durakta üç kişi
adam, kadın ve çocuk

Adamın elleri ceplerinde
kadın çocuğun ellerini tutmuş

Adam hüzünlü
hüzünlü şarkılar gibi hüzünlü

kadın güzel
güzel anılar gibi güzel

Çocuk
güzel anılar gibi hüzünlü
hüzünlü şarkılar gibi güzel”
Şiiri tekrar okuyorsun, hep hüzün hep hüzün. Hüzün yine karşına çıktı diye yine hüzünleniyorsun. Olsun varsın, pişman değilsin. Dünya diyorsun, gülüyorsun çünkü klişeleşmiş bir cümleyi söyleyeceksin, Dünya mutlu olmak için buraya geldiğini zanneden ahmaklarla doludur. Sonra Peygamber'in sözünü hatırlıyorsun: “Benim bildiklerimi bilseniz az güler çok ağlardınız.”

Yine O'nun güzel bir sözünü anımsıyorsun: “Biz seni hakkıyla bilemedik!”

İkinci resme geçiyorsun: Yine bir çocuk! Budist! Dinliyor o deniz kabuğunu! Sessiz, sakin... Hani kulağına tutarsın da dalga seslerini duyarsın ya, sana bir şeyler anlatır ya.

Sahi en son ne zaman bir deniz kabuğunu dinledin? Ohoo, bayağı olmuştu! Bırak onu dinlemeyi, artık karşındaki insanı bile zar zor dinliyorsun, büyüdükçe diğerlerine olan katlanma oranın gitgide düşüyor. “Yeter ya, çok gereksiz konuşuyor” diyorsun sonradan başkasına, hem dedikodu yapıyorsun hem de ahmakça davranıyorsun çünkü o karşındaki de seni dinlemiyor.

Zihnin o kadar dolu ki, kulakların kafanı dinlemekten gerçek görevini yapamıyor: O resimdeki çocuk olup deniz kabuğunu dinleyemiyor. 

O geceyi hatırlıyorsun: Geceninkörü! Yaz mevsimi ama geceleri soğuk olur. Sen yine de şezlonga uzanmışsın, bir kaç saat öncesinde içtiğin biraların etkisinin temiz havayla geçeceğine inanıyorsun. Öyle de oluyor! Temizleniyorsun, hayallerden ve egolardan ve içindeki seslerden ve dışındaki seslerden ve isteklerden. O an anlıyorsun gelecek yokmuş, geçmiş bitmiş. Uyuyakalıyorsun, dalgaların sesi sana ninni oluyor, o an anlıyorsun: Gelecek yokmuş, geçmiş bitmiş.

İrkilerek uyanıyorsun, üşümüşsün ama mutlusun. Etrafına bakıyorsun, herkes uyuyakalmış. Tek başına değilsin ama yalnızsın.

Deniz med-cezirden dolayı yükselmiş, şezlongunun ayaklarına kadar gelmiş, terliğinin biri suyun içinde kalmış. Off, hava da soğuk! Hadi herkes uyansın! Eve gidelim, orada uyuyalım!

Yine başlıyor zihin konuşmaya, farkına varıyorsun. Olsun varsın, pişman değilsin, biraz üzüldün hepsi bu! Nasıl olsa, bir kaç saniyeliğine de olsa, denizi dinlemeyi başardın! Birkaç saniyeliğine de olsa kafandakiler sustu, O konuştu.

Hermann Hesse'yi hatırlıyorsun: Siddhartha! Oradaki dereyi, derenin O'na hocalık yapmasını. Aynı şey mi? Tabii ki hayır o üstad sen fakirsin! Yolunuz ayrı ama buluşacağınız nokta aynı!

İlk resme geri dönüyorsun: Resim niye karanlık? Kasvetli bir fotoğraf olmasını sağlamış çeken kişi. Karanlık niye kasvetlidir? Ahmet Haşim de mi öyle düşünüyor? 
"Akşam, yine akşam, yine akşam
Göllerde bu dem bir kamış olsam!"  
Ölümü anlatan bir resim niye Matisse'in resimleri gibi çok kırmızı ya da çok mavi değildir? Kim acaba diye düşünüyorsun siyahı karamsar bir renk olarak seçen?
Şu mesela ölümü anlatamaz mıydı? Resim mavi, o halde mekan Ege'de bir sahil kasabası. Resimdeki yalnızlık ve baş ağrısı? Ölüm dediğin o mu?

Sanmıyorum, çünkü ölüm yalnızlıktan kurtulup bütünlüğe ulaşmanın kapısıdır aslında.
 Peki şu? Yine kırmızı yine Matisse! Yine hüzün var diye düşünüyorsun, bu resimde ölüm yok, yalnızlık yok ama yine de hüzün var.

Hüzünden kurtuluş yok diyorsun! Hüzünden kurtulmak imkansızmış!

Nam-ı diğer kaptan Attila İlhan'ın söylediği gibi: "Elde var hüzün"müş!

Ah, o ilk resimdeki kadın! Bir kadın yalnız kalınca ne yapar? Kadının çocuğu ondan ayrı bir şey değildir ki yalnızlığı bir nebze hafifletsin!

Sezen Aksu'yu hatırlıyorsun: Bir Çocuk Sevdim'i ve 1945'i. O kadar çok dinledin ki bu şarkıları artık gördüğün her çocuğa bu melodilerle bakıyorsun. Olsun varsın, pişman değilsin, biraz üzüldün, hepsi bu.

Ah o çocuk! Olayın farkında değil, büyüyünce acısı çıkacak ama, psikolojik sorun diyecekler sonra büyükler.

Çocuk olmak güzel hem de hüzünlü! Güzellik ve hüzün zaten bu dünyanın amacı. Siyah renk de güzel, karamsarlık da güzel. Matisse de güzel Hesse de güzel. Savaş da güzel seviş de güzel. Deniz kabuğu da güzel insan da güzel.

Ama hep hüzünlü.

Ne dinlemedin ki?

12 Mart 2013 Salı

Tanju Okan ve İzmir

Efen'im Kadıköy'de Antikacılar Sokağı'nda bir mekandayız, Cumartesi günü; 3 Fransız, 2 Avustralyalı, 2 Türk (Fıkra anlatacağımı falan düşünmeyin) yapımı Türk işi olduğu belli olan tatlı tatlı şaraplardan içiyoruz.


Demiş ya Nam-ı Diğer Kaptan Attila İlhan: "Şarabın gazabından kork, çünkü fena kırmızıdır, kan tutar, tutan ölür."

Doğru kan tuttu resmen ama şaraptan değil çünkü bütün gece benim hiiiç ama hiiiç haz etmediğim "oldies but goldies" Fransız usülü müzikler peşimizi bir türlü bırakamadı.

O Fransız uşakları ise her yeni bir şarkıya geçişte hep birlikte, sanki öncesinden anlaşmışlarçasına, "Oooo!" veya "Wiii" tarzı şarkıları çok beğendiklerini ima eden ünlem kelimeciklerini ağızlarından fışkırtıyorlardı. (Çok belli oldu mu bilmiyorum ama Fransızlara karşı garip bir önyargı var bende; küfür olarak mesela hala İsmail abimsi 'Sarkozy'i kullanıyorum.)

Şarabın verdiği lal, hem de ay hilal, zaman geçtikçe muhabbet güzelleşti; ben de alıştım Fransız müziklerine.

Bir kaç saat sonra, gerçek müziği o Fransızlar bulacaktı aslında:

Mekan sahibi, çok kibar bir kişilik, olan abimiz "Bence müziği değiştirelim" dedi ve başladı mekanda Tanju Okan şarkıları!

Bu sefer sıra biz Türklerdeydi. Özellikle bende! Fransızları kıskandırma zamanı gelip çatmıştı!

Lakin, bana gerek yoktu ki, Tanju Okan'ın insana garip mutluluklar, garip hüzünler, garip akşamlar, garip yalnızlıklar veren müziği oradaki tüm 'ecnebileri' kapsayıp kuşatmıştı.

Mekan çıkışında, Avustralyalı arkadaşımız yanıma gelip Tanju Okan'ın CDsini nereden bulabileceğini sordu. Dedim "O halde bir dahaki buluşmada sana hediye edeceğim, insanoğlu 'Tanju Okan'sız kalmamalı!" Yoksa 'an gelir' felaket olur.

Şimde ise şehir olarak İzmir'deyiz, aylardan Şubat, İzmir hiç almadığı yağmuru bu sene kabul etmiş, kimse karşı çıkamamış.

Hatta kimse o kadar karşı çıkamamış ki İzmir belediyecilik anlayışında bildiğimiz 'sıçmış,batırmış' ama haberimiz yokmuş. Aslında haberimiz varmış ama biz aptal gibi yokmuş gibi davranmışız bunca zamandır CHP İzmir belediyesine oy vererek.

Ama o gün hava güzellerden daha güzel. Eskiden bir sıfatı olan ama şimdi maalesef sıfatsız kalan İzmir Fuarı'na, İzmir'in 'neden hala var olduğunu anlayamadığım trafiğinden' kurtulup, cehennemden cennet bahçelerine kaçarmışçasına bir hışımla girdik.

Niye mi fuardaydık o gün? Eee, Tanju Okan çağırdı bizi! O gün İsmet İnönü Sanat Merkezi'nde 'Tanju Okan Şarkıları' vardı. Harika bir orkestra, harika bir solist, harika bir dinleyici kitlesi. Solist Tevfik Rodos adeta hepimizi büyüledi o mükemmel sesiyle.

Birbirinden garip ve neşeli süprizlerin de olduğu konserde, Tevfik Rodos bir anısını anlattı: Malum, bir İzmirli sanatçı olan Tanju Okan adına, onu anmak adına, onu tekrar hatırlatmak adına, yeniden Tanju Okan bilinciyle aydınlanmak adına İzmir'de bir konser düzenlemeyi düşünmüşler. (Geç bile kalınmış, değil mi?)

Tevfik Rodos şarkı çalışmalarına devam ederken, şarkıları ha bire dinlerken, bir gün kızı "Baba, tekrar şu şarkıyı çalsana" demiş arabadayken. Neymiş o şarkı? Her Akşam Vodka Rakı ve Şarap! Peki oğlu hangi şarkının çalınmasını istiyormuş o an? Kadınım!

Şimdi ise 'yine yeni yeniden' şehirlerin sultanı 'Aziz İstanbul'dayız. Ama tepeden bakmıyoruz, gayet mütevazı bir Taksim akşamındayız. Etrafta bu sefer 2 Fransız, 1 Bulgar, 3 Türk ve 2 Alman var. (Artık bir fıkra anlatayım bari yeter!)

Fransız kız Türkçeyi az buçuk öğrenmiş, bol bol küfür biliyor tabii ki. Alkolün de verdiği yetkiye dayanarak söylüyorum gayet şirin bir aksanla konuşuyor dilimizi. Ama dedim ya Fransızlardan pek hoşlanmam, o yüzden dikkat etmeye çalışıyorum çekilmemek için onun şirinliğine.

Derken bir arkadaş yan taraftan kıza soruyor: "En sevdiğin Türkçe şarkı hangisi oldu peki?"

Ne dese beğeniriz: "Her Akşam Vodka Rakı ve Şarap!" ve "Benim en iyi dostum içkim sigaram!" Hatta başlıyor söylemeye, biz de eşlik ediyoruz elbette.

'Ah ulan kızlar' dedim Attila İlhanvari bir sesimle, içimden. 'Demek ki kızlara yazılmış şarkılar bunlar, tam tersini düşünürken halbuki'

Ah ulan kızlar! Ah ulan Tanju Okan! Ah ulan şarkılar! Ah!

Bu yazıyı yazarken neler dinlediğimi herhalde merak etmezsiniz ama yine de bir kaç örnek koyayım: