Bütün mesele blog yazarlığı olunca insan kendisini bir Marquez, bir Attila İlhan, bir Hesse, bir Elif Şafak hissetmiyor elbette, ama yine de, bir sorumluluk hissediyor. Güncel kalmasını istiyor blogun ve tabii ki her yazarın sahip olduğu benliğin getirdiği 'önce ben okunmalıyım, hep ben okunmalıyım, saksı değilim ben' gibi duygulara kapılabiliyor.
Yazacak çok konu var ve nazar değmesin ama taslaklar kısmında dolu yazı var. Fakat nedense şimdi onları yayınlamak istemiyorum. Bazılarının üstünden bir kez daha geçmem lazım, bazıları içinse 'zeitgeist' uygun değil.
O yüzden, böylesine bir "günlük" yazısı bu sıcak ve nemli İzmir gününe daha uygun olacaktır.
Güzel ay Ramazan sona erdi, sonra bayram ettik hep beraber. Ne kadar değerlendirdik ki orucu sonrasında bayram yapabiliyoruz her insanın nefsine sorması gereken bir soru. Benim nefsim şöyle bir cevap veriyor ara sıra kendisini rahatsız ettiğimde: "Kusura bakma canım ama ne kıldığın namaz, ne tuttuğun oruç, ne de bildiğin din doğrusu değil. Hep yalan içindesin, hep hayal içindesin."
Bazen bu bayramları OSHO'nun meditasyon sonrası kutlama yapmasına benzetiyorum. Bir süre belli bir meditasyon yapılır, tabii insan benliğine ulaşırsa zaten bayramdadır, ama ulaşmasa bile 'kutla' denir. Kutla, sevin, çünkü güzel bir iş yaptın! Dolayısıyla, oruç tutma süreci sonrası bir kutlamadır bayram.
Yeni bir dernek açıldı İstanbul'da: Burç Fikir Sanat! Kendi deyişleriyle dernekten ziyade bir think-tank kuruluşu. Henüz emekleme aşamasında ama şu zamana kadar yaptığı etkinlikler de hiç yabana atılacak şeyler değil. Sitesine girerek dernek hakkında fikir sahibi olabilirsiniz. Hatta isterseniz gönüllü olarak çalışmalara katılabilirsiniz veya kendiniz bir etkinlik önerebilirsiniz. Oradaki insanların samimiyetlerini gördükten sonra zaten aklınızın bir tarafının hep burada kalacağına eminim.
Metin Bobaroğlu diye bir kişi var bu ülkede. Duyanınız var mı, göreniniz var mı, biliyor musunuz diye sormayacağım çünkü Metin Bobaroğlu öyle bir insan ki onu bir kere tanıyan hiç unutamaz. Mesela "Duydum ama hakkında pek bilgim yok" denemez, ya bilirsiniz ya bilmezsiniz.
"Niye bu kadar sert tanımlamaya girdin yahu" derseniz "Adam harika bir insan da ondan" derim.
Kendisi Anadolu Aydınlanma Vakfı'nın başkanı. Kadim bilgelik ve Anadolu Bilgeliği hakkında araştırmalar yapar ve konferanslar verir. Sitelerinde bilgiler var, ama yeterli değil. Örneğin Metin Bobaroğlu bir zamanlar ATV'de gazeteci Ayşe Acar ile beraber 'Aşure' adlı bir program yapmış. Anadolu'nun kadim bilgelikler için bir köprü olduğunu, bu bilgilerin aşure gibi harmanlandığını ve tatlandığını söyler Bobaroğlu.
Benim kendisinden ve programlarından haberim yoktu ama Tarih ve Kültür Araştırmaları Derneği'nin bir zamanlar düzenlediği Hikmet Atölyesi hocası Kubilay Aktaş bize Bobaroğlu'yu tanıttı ve programların cd arşivini verdi. Daha sonradan ben Metin Bobaroğlu'nun kitaplarını aldım, hepsini okudum, tekrar tekrar okudum ve okuyacağım.
Bu arada, Tarih Kültür Araştırmaları Derneği her sene Kubilay Aktaş ile beraber bu tür Hikmet Atölyesi'ni, şimdiki adıyla Parapsikoloji Atölyesi'ni düzenliyor. Bilgi almak isterseniz tık tık!
Neden Metin Bobaroğlu'nun programı sona erdi bilmiyorum ama bu günlerde Serdar Tuncer'in Habertürk'te programının sona erdirilmesi elbette bizleri üzdü. Yahu bu insanlar güzel insanlar, bilgili insanlar, toplumun onlara ihtiyacı var; üzmeyin bu insanları!
2.Günlük yazımda amacım bu insanları, bu dernekleri tanıtmak değildi çünkü onlar hakkında daha sonra uzun uzun yazılar yazacağım. Bu bir günlük yazısı haliyle başımdan geçenleri yazmalıyım:
Metin Bobaroğlu'nun Aşure programlarından birini yeniden izledikten sonra "Yahu artık Goethe'nin Doğu Batı Divanı eserini alıp okumalıyım." dedim. Bobaroğlu Goethe'nin kadim bilgelikle alakalı söylediklerini 'özet geçerek' anlatıyordu çünkü programının bir kısmında. Sohbet bu program, laf nereye gelirse onu zevk ediyorlar. Derken, o günler kitapçıya gitsem de Doğu Batı Divanı'na elim bir türlü gitmedi. Hatta gittim psikolojiyle alakalı bir başka kitap aldım ama Goethe'ninkini alamadım. Zamanı daha gelmedi deyip durdum kendime.
Daha sonradan bayram için ailemin yanına İzmir'e geldim. Bayram ziyaretleri derken üst kat komşumuz olan harika insanlardan Zehra teyzemiz bana zor konuştuğu halde birdenbire "Felsefe sever misin?" diye sordu. "Tabii ki" dedim. "O zaman şu raftaki ilk kitabı al, senin olsun" dedi. Kitaba bir baktım: Goethe ve İslam! Zehra teyze sonradan: "Tam sana göre bir kitap, çok seversin" demez mi, ben de içimden "Artık Goethe araştırmalarına başlamanın zamanı gelmiş demek ki" dedim. Güzel insanlardan biridir Zehra teyzemiz, Allah ona şifalar versin.
Gökhan Doktor'un hediye olarak bana gönderdiği kitaplardan biriydi Alev Alatlı'nın Beyaz Türkler Küstüler'i. Her zaman olduğu gibi kitabı benden önce bitirdi ama bir kaç gün önce ben de sona erdirdim kitabı. Yok arkadaş TUS'a hazırlanmış da, daha erken bitirebilirmiş de, o kadar hastanelerde nöbetlerdeymiş de... Aslında hepsi bahane! Ben de bugüne bugün bir tıp fakültesi süresi kadar sürede - hatta daha fazla sürede- mühendislik fakültesinde okumuş bir insanım, elbette kitabı geç bitirmeye hakkım var!
Alev Alatlı'yı severdim ama Gökhan Doktor daha çok sevdirdi bana Alatlı'yı. Beyaz Türkler Küstüler hakkında bir yazı yazasım var ama önce kitabı tekrar okuyasım var. Yani, çok beklersiniz! Nah!
Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlık eserine İspanyolca'sından başladım sonunda. Aslında Marquez'in ilk okuduğum kitabı 'Benim Hüzünlü Orospularım'ı asıl diliyle okumak isterdim daha önce ama nedense Cien Anos de Soledad daha ağır bastı. Kitabın bitmesi uzun sürer ama bu kitaba değer. Mis Putas Tristes zaten kısa bir kitap, daha sonra da okuyabilirim onu.
Uzun bir yazı oldu, bahsedecek çok şey var ama bu son zamanlarda bana en çok koyanı anlatayım da artık bitireyim:
Ramazan'dan hemen bir kaç gün önce Emin ile bir iddiaya girdik. Ramazan'ın sonunda Emin 80 kilodan 75 kiloya inecek ben ise 82 kilodan 78 kiloya inmiş olacaktım. Amacımız: Kilo vermek için birbirimizi gaza getirmemiz. Benim işim daha zor, malum oruç tutarken kilo vermek bir yana herkes Ramazan'da kilo alır. Son günler yaklaştı, benim İzmir'e dönme muhabbetim oldu, karar verdik bir hafta öncesinden tartılacaktık ama Jana sağ olsun, evdeki tartıyı başka yere götürmüş, yani ortak bir tartıda tartılamadık. Aynı baskülde tartılmamız gerek, hile yapmak yok çünkü ödül bi'büyük Yeni Rakı. Sonradan ben İzmir'e döndüm, hemen evde tartıldım ve sonuç: 78,9 kilo! Kazanamadım yani, Emin'i aradım o da hedefe ulaşamamış 2 kilo farkla. Ya(e)ni rakıyı bölüşeceğiz.
Bana koyan bu olmadı tabii: Dün kardeşim uçağa bineceği için bavulunu tartıya koyarken ben de kendi kiloma baktım: 82! Nasıl olur? Kilo almışım! Ah tatlılar ah! Bir sonraki gün Emin'den adeta hissetmiş de dalga geçmek için yazmış olduğu mesaj: "75 oldum!
Son bir şey daha var lan, az okuyun: Bu yazıyı aslında iki gün önce yazmıştım, boş boş otururken, zamanı doldurayım diye. Ama bundan bahsetmem lazım: Dün gece televizyonda Dedemin İnsanları filmine denk geldik, izlememiştim, oturdum izledim ve adeta şiştim. Ağlamamak için kendimi öyle kastım ki biraz daha beklesem patlayabilirdim. Sonra elbette dayanamadım. Bir tarafı Yunanistan-Makedonya göçmeni olan bir aileden gelmek, kendi ailemin bize anlattıkları, filmin samimiyeti, oyuncuların mükemmelliği... Hepsi aynı anda geldi üstüme.
Hatta son sahnelerde Ozan karakteri Yunanistan'a gittiğinde herkesin ona "Biz dostuz!", "Kardeş Türkiye" gibi laflar etmesini ve bol bol kahve ikram etmesini bazıları abartılı bulduğunu söylemiş. İnterrail yaparken ben de Yunanistan'da hemen hemen aynı şeyi yaşadım. Türkiye dedim mi "Komşiii" lafını "Dost" lafını üstelik Türkçe olarak duydum.
Yunanistan hikayemi, küçüklüğümden gelen Ege ve Yunanistan sevdamı, Yunan mitolojisi çalışmalarımı, Yunan Konsolosluğu'nda Yunanca öğrenme krizimi, Yunan Konsolosluğu'nda çalışan elemanların niçin bizim aileyi sevmediğini bu bayram kahvaltısında dayımdan öğrendiğimi ve gülmekten krize girdiğimi yakın zamanda yazacağım. Ama şimdiden söylüyorum: Yunanlılar bizi ne kadar engellerse engellesin, ben Yunancayı sökeceğim ulan!
izmir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
izmir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
16 Ağustos 2013 Cuma
1 Nisan 2013 Pazartesi
Alkol Yasağı ve Saatlerin Şakası
Bu senenin bir Nisan şakası herhalde dün yapıldı: Saatlerin bir saat ileri alınması! Hala o uyuyamadığım bir saatin acısını çekiyorum. Uykuuu biraz uykuuuu bütün isteğim buydu! Duyguya gerek yok! Hele de bu vize döneminde hiç!
Dün gittiğim 'sabah' kahvaltısına geç kalmamak için saatimi normal kalkmam gereken saate ve bir saat öncesine kurdum ki olur ya, telefon 'otomatikman' kendini ayarlamaz, geç kalırız.
Ne zaman sona erecek bu sistem o da ayrı bir muamma! Her defasında, bu sefer saatler son kez ileri/geri alınacak diye haberler çıkmıyor mu?
Bir de benim ayrıca merak ettiğim bi husus var: Bu ayarlamalara kim karar veriyor? T.C. içerisinde gerçekten 'Saatleri Ayarlama Enstitüsü' mü var? Ya da mesela meclis mi karar veriyor bu duruma, son söz Tayyip Erdoğan'a mı ait yani?
Dedim ya o bir saatimi geri istiyorum, belki problem saatlerde değil bahar yorgunluğumdadır. Bu ne böyle hep uyku hep uyku istemek yahu?
Bir Nisan Pazartesine denk geldi böylece Pazartesi Sendromu oldu mu herkese 2013'ten bir kapak! Gerçi yıllardır öğrenci olduğumdandır bir türlü yaşayamadım şu sendromu, çok merak ediyorum.
Bence tek sendrom vardır o da sabah sendromu. Benim için her gün erken kalkmak bi kıyımdır, felakettir!
Yatılı okulda kalırken orada bulunan hocanın bize uyanmamız için kızarken dediği gibi: "Akşam yatmıyonuz, sabah kalkmıyonuz!" Ben buna kısaca boş gençlik sendromu diyorum, o da artık başka yazının konusu olsun. Yoksa, konu konuyu açar, burada sabaha kadar yazarım vallahi!
Bir Nisan hem Game of Thrones'un hem de Leyla İle Mecnun'un günüydü. Walking Dead ise sezon finali yapıyormuş ama onu izlemiyorum.
Game of Thrones'u sabahleyin kahvaltı yaparken izlemiştim büyük bir heyecanla. Elbette pek umduğumu bulamadım ama ne zaman tamamen bir bölümünden süper bi biçimde memnun olunuldu ki?
Leyla ile Mecnun'u ise öyle güzel güzel çayımı koyup diziyi izlemeye başlamışken, tam o anda, jenerikin bitip de dizinin başladığı o anda arayan G. yüzünden ve ondan hemen sonra arayan Y. yüzünden ve dizinin benim gibi fanı olan bi kaç 'gereksiz' arkadaşın ha bire "aaa çok iyiydi şu espri zuhahahah" diye aramaları yüzünden izleyeMEdim. Başından 15 dakika tamamen gitti ve aralar zaten telefonlarla kesinilip durdu/duruldu/durduruldu/dalgalandı da duruldu/en son sana vuruldu...
Gerçi bu yazıyı okuduktan sonra G. arayıp der 'önce sen beni aradıydın' diye. İşte, Leyla ile Mecnun izlerken kimse beni aramasın diye önceden o işleri hallediyorum ki rahatsız edilmeyeyim! Doktoooor doktoooor! Oynatmaya az kaldı!
Bu vize haftalarında bizim başımıza bu harika dizileri saran hükümeti protesto ediyorum!
Her şeyi hükümete yıkıyoruz ya bunun da suçlusu AKP amına koyim partisi!
Bu sefer de Kadıköy'de içki yasaklanıyor kampanyasıyla devrim yapılmaya çalışılıyor a dostlar! Ama tabii ki bu kez odak noktası Kadıköy belediyesi ve başkanı Selami Öztürk. Kadıköy'de İçki Yasağı Yok diye bir yazı koyulmuş bloga, okunulup olay nedir tamamen öğrenilmeli.
Geçen Kadıköy'e hadi bişeyler içelim diye gittiğimizde elimizde biralarla öyle sokak ortasında takılmıştık, üstelik kalabalık bi grup olmamıza rağmen kimse "Kardeşim içemezsiniz bu yasssak, rahatsız oluyoruz" demedi.
Ama ve lakin her Türk insanının canı gönülden bildiği gibi biz Türkler içmeyi çok beceremiyoruz. Galata civarlarında buna benzer olaylar yaşandı, şimdi ise Kadıköy sakinlerinden bazılarının sanırım bardağı taşmış.
En son İzmir'e gittiğimde karşı komşumuzun arabası paramparça olmuştu o civardaki sarhoşlar yüzünden. Muhitimizde çok kaliteli barlar var ama her ne oluyorsa geç saatlerden sonra insanlar azıtabiliyor. Bunu muhafazakar insanlardan ziyade içki içen, partilere giden, kendisi de bir zamanlar azıtmış/azıtabilmiş insanlar daha iyi bilirler, olabilecekleri.
Tabii bunun engellenmesinin sebebi insanların daha çok bilinçlenmesi mi yoksa barları ve tekelleri daha erken kapatmak mı bilemeyeceğim.
Bir hafta önce yine Kadıköy'deyken, saat iki buçuk gibi, ben artık evime dönmeye karar vermişken arkadaşlar eve gidip içmeye devam kararını verdiler ama bira satan yer bulamadılar. (Ben de bu arayışın bir kısmına tanık oldum ama sonra eve döndüm) Sonradan anlatılanlara göre bi kaç bira alıp eve dönmek onların yarım saatine mal olmuş.
Mekan Kadıköy çarşı! Saat iki buçuk! Gece alemi için çok erken bir saat ve alkol satacak yer yok, mekanlar zaten ikiden sonra kapanıyor! Eeee nereye sıçacak bu millet!?
Elbette bendeniz buna bir çözüm buldum: Üsküdar'da yaşamak! Bazılarının dediği gibi Üsküdar'da içki satışı yasak değildir, oturduğum yere beşer dakika uzaklıkta iki tekel var ve hemen hemen sabaha kadar açıklar. Ama Üsküdar'da böyle 'azıtma' vukuatları oluyor mu? Ben hiç rastgelmedim!
Üstadın dediği gibi önce esnaf izin vermeyecek, esnaf dikkat ederse hiç sorun çıkmaz! Erdal baggalın dediği gibi "Alışverişi süpermarketten yaparsın ama cenazene bakkal gelir!"
Yani diyorum ki önce orada yaşayan halk önemli. Orada yaşayanlar rahatsız oluyorsa, paşa gönlün bilir, evinde otur zıkkımlan mesela!
Zaten bu alkol fiyatlarıyla daha ne kadar zıkkımlanabiliriz onu da ateistler düşünsün!
Bazen yasaklar işe yarıyor: Sigara yasağı mesela. Hele de benim gibi vapurlarda içeriye giremeyen biri için über süper bir olay bu yasak. Oh mis! Kimse o boğazın tadını çıkarırken bana engel olmuyor.
Mesela geçen Pazar günü! Sahilde kafede arkadaşlarla oturmuşuz denizin ve güzel havanın tadını çıkarıyoruz. Tam önümüzdeki masada pörsümüş ciltleriyle iki adet yaşlıca kadın oturmakta ve sigaralarını pöfürdetmekteler. Rüzgar tanrısı Hermes sağ olsun bütün duman arka taraftaki bizlere gelmekte. Ama öyle bi zehir gelmekte ki bize sanki kadın sigarayı değil de kendisini yakmış ve kendi kendini içiyor. Ne mi yaptık? Hiç! Çünkü kalkıp başka tarafa geçebilirdik, gerçi geçmedik diğer tarafa, oturduk bütün sigaraları biz de içtik!
Küçük bir anı aklıma geldi anlatayım da yazıyı bitireyim artık. Sevgili dost F. nin şöyle bir anısı olmuş. Bir gün, her zaman uyumayı seven dolayısıyla her zaman geç kalan beni beklerken sahilde bankların birine oturmuş takılıyor. Derken yanına bir adam gelmiş, sigara paketini cebinden çıkarmış, otomatik bir biçimde kendisi yakarken yanında oturan F. ye de uzatmış sigarayı.
Öyle ya, çakmak isterken kibarlaşan, sigara yakarken ayıp olmasın diye karşısındakine sunan bir milletiz.
Neyse, F. de racona uyarak kibar bir şekilde teklifi reddettikten kısa bir süre sonra adama dönüp: "Beyfendi, sizce birine sigara uzatmanız yeterince ayıp değil mi?" demiştir. Adam tabii ki önce dumur! Sonradan haklısın, zararlı ama alışkanlık falan bir şeyler gevelemiş adam. Hatta diyalog öyle bi duruma gelmiş ki adam F. nin zekasına ve düzgün ahlakına hayran kalmış, benim de kızım üniversitede, bence tanışın noktasına getirmiştir muhabbeti.
Yani diyorum ki bilinçaltımız berbat! Alkol diyoruz yasaklanıyor diyoruz özgürlük diyoruz ama alkolü anormal bir şey olarak addetmiyoruz. Sigara yasağı diyoruz, serbestlik diyoruz, istediğim yerde içerim bana ne diyoruz ama sigaranın anormal bir şey olduğunu unutuyoruz.
Yani diyorum ki bilinçaltımız berbat! Sıçayım bilinçaltlarımıza! Bizden bi bok olmaz!
Neler dinlemedim ki!
Dün gittiğim 'sabah' kahvaltısına geç kalmamak için saatimi normal kalkmam gereken saate ve bir saat öncesine kurdum ki olur ya, telefon 'otomatikman' kendini ayarlamaz, geç kalırız.
O yüzden, uyandığımda, uyku sersemliğimin gazabı yüzünden, saate bakıp basit matematik işlemlerini yapamadım, pes ettim ve arkadaşı aradım: "Yaaa şu an saat kaç?" Halbuki bırak ilk okul bir matematik problemlerini duvardaki guguklu saate baksam bütün iş çözülecek ya, neyse ya ben bişi demiyorum.
Her sene olur bu muhabbetler: "Ayol saati ayarlamamışım, yok telefon kendi kendine ayarlanmış haberim yokmuş, hocam saatin azizliğine uğradım sınava bu yüzden giremedim" gibi...
Ne zaman sona erecek bu sistem o da ayrı bir muamma! Her defasında, bu sefer saatler son kez ileri/geri alınacak diye haberler çıkmıyor mu?
Bir de benim ayrıca merak ettiğim bi husus var: Bu ayarlamalara kim karar veriyor? T.C. içerisinde gerçekten 'Saatleri Ayarlama Enstitüsü' mü var? Ya da mesela meclis mi karar veriyor bu duruma, son söz Tayyip Erdoğan'a mı ait yani?
Bir Nisan Pazartesine denk geldi böylece Pazartesi Sendromu oldu mu herkese 2013'ten bir kapak! Gerçi yıllardır öğrenci olduğumdandır bir türlü yaşayamadım şu sendromu, çok merak ediyorum.
Bence tek sendrom vardır o da sabah sendromu. Benim için her gün erken kalkmak bi kıyımdır, felakettir!
Yatılı okulda kalırken orada bulunan hocanın bize uyanmamız için kızarken dediği gibi: "Akşam yatmıyonuz, sabah kalkmıyonuz!" Ben buna kısaca boş gençlik sendromu diyorum, o da artık başka yazının konusu olsun. Yoksa, konu konuyu açar, burada sabaha kadar yazarım vallahi!
Bir Nisan hem Game of Thrones'un hem de Leyla İle Mecnun'un günüydü. Walking Dead ise sezon finali yapıyormuş ama onu izlemiyorum.
Game of Thrones'u sabahleyin kahvaltı yaparken izlemiştim büyük bir heyecanla. Elbette pek umduğumu bulamadım ama ne zaman tamamen bir bölümünden süper bi biçimde memnun olunuldu ki?
Leyla ile Mecnun'u ise öyle güzel güzel çayımı koyup diziyi izlemeye başlamışken, tam o anda, jenerikin bitip de dizinin başladığı o anda arayan G. yüzünden ve ondan hemen sonra arayan Y. yüzünden ve dizinin benim gibi fanı olan bi kaç 'gereksiz' arkadaşın ha bire "aaa çok iyiydi şu espri zuhahahah" diye aramaları yüzünden izleyeMEdim. Başından 15 dakika tamamen gitti ve aralar zaten telefonlarla kesinilip durdu/duruldu/durduruldu/dalgalandı da duruldu/en son sana vuruldu...
Gerçi bu yazıyı okuduktan sonra G. arayıp der 'önce sen beni aradıydın' diye. İşte, Leyla ile Mecnun izlerken kimse beni aramasın diye önceden o işleri hallediyorum ki rahatsız edilmeyeyim! Doktoooor doktoooor! Oynatmaya az kaldı!
Bu vize haftalarında bizim başımıza bu harika dizileri saran hükümeti protesto ediyorum!
Her şeyi hükümete yıkıyoruz ya bunun da suçlusu AKP amına koyim partisi!
Bu sefer de Kadıköy'de içki yasaklanıyor kampanyasıyla devrim yapılmaya çalışılıyor a dostlar! Ama tabii ki bu kez odak noktası Kadıköy belediyesi ve başkanı Selami Öztürk. Kadıköy'de İçki Yasağı Yok diye bir yazı koyulmuş bloga, okunulup olay nedir tamamen öğrenilmeli.
Geçen Kadıköy'e hadi bişeyler içelim diye gittiğimizde elimizde biralarla öyle sokak ortasında takılmıştık, üstelik kalabalık bi grup olmamıza rağmen kimse "Kardeşim içemezsiniz bu yasssak, rahatsız oluyoruz" demedi.
Ama ve lakin her Türk insanının canı gönülden bildiği gibi biz Türkler içmeyi çok beceremiyoruz. Galata civarlarında buna benzer olaylar yaşandı, şimdi ise Kadıköy sakinlerinden bazılarının sanırım bardağı taşmış.
En son İzmir'e gittiğimde karşı komşumuzun arabası paramparça olmuştu o civardaki sarhoşlar yüzünden. Muhitimizde çok kaliteli barlar var ama her ne oluyorsa geç saatlerden sonra insanlar azıtabiliyor. Bunu muhafazakar insanlardan ziyade içki içen, partilere giden, kendisi de bir zamanlar azıtmış/azıtabilmiş insanlar daha iyi bilirler, olabilecekleri.
Tabii bunun engellenmesinin sebebi insanların daha çok bilinçlenmesi mi yoksa barları ve tekelleri daha erken kapatmak mı bilemeyeceğim.
Bir hafta önce yine Kadıköy'deyken, saat iki buçuk gibi, ben artık evime dönmeye karar vermişken arkadaşlar eve gidip içmeye devam kararını verdiler ama bira satan yer bulamadılar. (Ben de bu arayışın bir kısmına tanık oldum ama sonra eve döndüm) Sonradan anlatılanlara göre bi kaç bira alıp eve dönmek onların yarım saatine mal olmuş.
Mekan Kadıköy çarşı! Saat iki buçuk! Gece alemi için çok erken bir saat ve alkol satacak yer yok, mekanlar zaten ikiden sonra kapanıyor! Eeee nereye sıçacak bu millet!?
Elbette bendeniz buna bir çözüm buldum: Üsküdar'da yaşamak! Bazılarının dediği gibi Üsküdar'da içki satışı yasak değildir, oturduğum yere beşer dakika uzaklıkta iki tekel var ve hemen hemen sabaha kadar açıklar. Ama Üsküdar'da böyle 'azıtma' vukuatları oluyor mu? Ben hiç rastgelmedim!
Üstadın dediği gibi önce esnaf izin vermeyecek, esnaf dikkat ederse hiç sorun çıkmaz! Erdal baggalın dediği gibi "Alışverişi süpermarketten yaparsın ama cenazene bakkal gelir!"
Yani diyorum ki önce orada yaşayan halk önemli. Orada yaşayanlar rahatsız oluyorsa, paşa gönlün bilir, evinde otur zıkkımlan mesela!
Zaten bu alkol fiyatlarıyla daha ne kadar zıkkımlanabiliriz onu da ateistler düşünsün!
Bazen yasaklar işe yarıyor: Sigara yasağı mesela. Hele de benim gibi vapurlarda içeriye giremeyen biri için über süper bir olay bu yasak. Oh mis! Kimse o boğazın tadını çıkarırken bana engel olmuyor.
Mesela geçen Pazar günü! Sahilde kafede arkadaşlarla oturmuşuz denizin ve güzel havanın tadını çıkarıyoruz. Tam önümüzdeki masada pörsümüş ciltleriyle iki adet yaşlıca kadın oturmakta ve sigaralarını pöfürdetmekteler. Rüzgar tanrısı Hermes sağ olsun bütün duman arka taraftaki bizlere gelmekte. Ama öyle bi zehir gelmekte ki bize sanki kadın sigarayı değil de kendisini yakmış ve kendi kendini içiyor. Ne mi yaptık? Hiç! Çünkü kalkıp başka tarafa geçebilirdik, gerçi geçmedik diğer tarafa, oturduk bütün sigaraları biz de içtik!
Küçük bir anı aklıma geldi anlatayım da yazıyı bitireyim artık. Sevgili dost F. nin şöyle bir anısı olmuş. Bir gün, her zaman uyumayı seven dolayısıyla her zaman geç kalan beni beklerken sahilde bankların birine oturmuş takılıyor. Derken yanına bir adam gelmiş, sigara paketini cebinden çıkarmış, otomatik bir biçimde kendisi yakarken yanında oturan F. ye de uzatmış sigarayı.
Öyle ya, çakmak isterken kibarlaşan, sigara yakarken ayıp olmasın diye karşısındakine sunan bir milletiz.
Neyse, F. de racona uyarak kibar bir şekilde teklifi reddettikten kısa bir süre sonra adama dönüp: "Beyfendi, sizce birine sigara uzatmanız yeterince ayıp değil mi?" demiştir. Adam tabii ki önce dumur! Sonradan haklısın, zararlı ama alışkanlık falan bir şeyler gevelemiş adam. Hatta diyalog öyle bi duruma gelmiş ki adam F. nin zekasına ve düzgün ahlakına hayran kalmış, benim de kızım üniversitede, bence tanışın noktasına getirmiştir muhabbeti.
Yani diyorum ki bilinçaltımız berbat! Alkol diyoruz yasaklanıyor diyoruz özgürlük diyoruz ama alkolü anormal bir şey olarak addetmiyoruz. Sigara yasağı diyoruz, serbestlik diyoruz, istediğim yerde içerim bana ne diyoruz ama sigaranın anormal bir şey olduğunu unutuyoruz.
Yani diyorum ki bilinçaltımız berbat! Sıçayım bilinçaltlarımıza! Bizden bi bok olmaz!
Neler dinlemedim ki!
Bu ne lan?
alkol,
biliçaltı,
izmir,
kadıköy içki yasağı,
leyla ile mecnun,
Nisan,
pazartesi sendromu,
saat,
şaka,
üsküdar
12 Mart 2013 Salı
Tanju Okan ve İzmir
Efen'im Kadıköy'de Antikacılar Sokağı'nda bir mekandayız, Cumartesi günü; 3 Fransız, 2 Avustralyalı, 2 Türk (Fıkra anlatacağımı falan düşünmeyin) yapımı Türk işi olduğu belli olan tatlı tatlı şaraplardan içiyoruz.
Demiş ya Nam-ı Diğer Kaptan Attila İlhan: "Şarabın gazabından kork, çünkü fena kırmızıdır, kan tutar, tutan ölür."
Doğru kan tuttu resmen ama şaraptan değil çünkü bütün gece benim hiiiç ama hiiiç haz etmediğim "oldies but goldies" Fransız usülü müzikler peşimizi bir türlü bırakamadı.
O Fransız uşakları ise her yeni bir şarkıya geçişte hep birlikte, sanki öncesinden anlaşmışlarçasına, "Oooo!" veya "Wiii" tarzı şarkıları çok beğendiklerini ima eden ünlem kelimeciklerini ağızlarından fışkırtıyorlardı. (Çok belli oldu mu bilmiyorum ama Fransızlara karşı garip bir önyargı var bende; küfür olarak mesela hala İsmail abimsi 'Sarkozy'i kullanıyorum.)
Şarabın verdiği lal, hem de ay hilal, zaman geçtikçe muhabbet güzelleşti; ben de alıştım Fransız müziklerine.
Bir kaç saat sonra, gerçek müziği o Fransızlar bulacaktı aslında:
Mekan sahibi, çok kibar bir kişilik, olan abimiz "Bence müziği değiştirelim" dedi ve başladı mekanda Tanju Okan şarkıları!
Bu sefer sıra biz Türklerdeydi. Özellikle bende! Fransızları kıskandırma zamanı gelip çatmıştı!
Lakin, bana gerek yoktu ki, Tanju Okan'ın insana garip mutluluklar, garip hüzünler, garip akşamlar, garip yalnızlıklar veren müziği oradaki tüm 'ecnebileri' kapsayıp kuşatmıştı.
Mekan çıkışında, Avustralyalı arkadaşımız yanıma gelip Tanju Okan'ın CDsini nereden bulabileceğini sordu. Dedim "O halde bir dahaki buluşmada sana hediye edeceğim, insanoğlu 'Tanju Okan'sız kalmamalı!" Yoksa 'an gelir' felaket olur.
Şimde ise şehir olarak İzmir'deyiz, aylardan Şubat, İzmir hiç almadığı yağmuru bu sene kabul etmiş, kimse karşı çıkamamış.
Hatta kimse o kadar karşı çıkamamış ki İzmir belediyecilik anlayışında bildiğimiz 'sıçmış,batırmış' ama haberimiz yokmuş. Aslında haberimiz varmış ama biz aptal gibi yokmuş gibi davranmışız bunca zamandır CHP İzmir belediyesine oy vererek.
Ama o gün hava güzellerden daha güzel. Eskiden bir sıfatı olan ama şimdi maalesef sıfatsız kalan İzmir Fuarı'na, İzmir'in 'neden hala var olduğunu anlayamadığım trafiğinden' kurtulup, cehennemden cennet bahçelerine kaçarmışçasına bir hışımla girdik.
Niye mi fuardaydık o gün? Eee, Tanju Okan çağırdı bizi! O gün İsmet İnönü Sanat Merkezi'nde 'Tanju Okan Şarkıları' vardı. Harika bir orkestra, harika bir solist, harika bir dinleyici kitlesi. Solist Tevfik Rodos adeta hepimizi büyüledi o mükemmel sesiyle.
Birbirinden garip ve neşeli süprizlerin de olduğu konserde, Tevfik Rodos bir anısını anlattı: Malum, bir İzmirli sanatçı olan Tanju Okan adına, onu anmak adına, onu tekrar hatırlatmak adına, yeniden Tanju Okan bilinciyle aydınlanmak adına İzmir'de bir konser düzenlemeyi düşünmüşler. (Geç bile kalınmış, değil mi?)
Tevfik Rodos şarkı çalışmalarına devam ederken, şarkıları ha bire dinlerken, bir gün kızı "Baba, tekrar şu şarkıyı çalsana" demiş arabadayken. Neymiş o şarkı? Her Akşam Vodka Rakı ve Şarap! Peki oğlu hangi şarkının çalınmasını istiyormuş o an? Kadınım!
Şimdi ise 'yine yeni yeniden' şehirlerin sultanı 'Aziz İstanbul'dayız. Ama tepeden bakmıyoruz, gayet mütevazı bir Taksim akşamındayız. Etrafta bu sefer 2 Fransız, 1 Bulgar, 3 Türk ve 2 Alman var. (Artık bir fıkra anlatayım bari yeter!)
Fransız kız Türkçeyi az buçuk öğrenmiş, bol bol küfür biliyor tabii ki. Alkolün de verdiği yetkiye dayanarak söylüyorum gayet şirin bir aksanla konuşuyor dilimizi. Ama dedim ya Fransızlardan pek hoşlanmam, o yüzden dikkat etmeye çalışıyorum çekilmemek için onun şirinliğine.
Derken bir arkadaş yan taraftan kıza soruyor: "En sevdiğin Türkçe şarkı hangisi oldu peki?"
Ne dese beğeniriz: "Her Akşam Vodka Rakı ve Şarap!" ve "Benim en iyi dostum içkim sigaram!" Hatta başlıyor söylemeye, biz de eşlik ediyoruz elbette.
'Ah ulan kızlar' dedim Attila İlhanvari bir sesimle, içimden. 'Demek ki kızlara yazılmış şarkılar bunlar, tam tersini düşünürken halbuki'
Ah ulan kızlar! Ah ulan Tanju Okan! Ah ulan şarkılar! Ah!
Bu yazıyı yazarken neler dinlediğimi herhalde merak etmezsiniz ama yine de bir kaç örnek koyayım:
Demiş ya Nam-ı Diğer Kaptan Attila İlhan: "Şarabın gazabından kork, çünkü fena kırmızıdır, kan tutar, tutan ölür."
Doğru kan tuttu resmen ama şaraptan değil çünkü bütün gece benim hiiiç ama hiiiç haz etmediğim "oldies but goldies" Fransız usülü müzikler peşimizi bir türlü bırakamadı.
O Fransız uşakları ise her yeni bir şarkıya geçişte hep birlikte, sanki öncesinden anlaşmışlarçasına, "Oooo!" veya "Wiii" tarzı şarkıları çok beğendiklerini ima eden ünlem kelimeciklerini ağızlarından fışkırtıyorlardı. (Çok belli oldu mu bilmiyorum ama Fransızlara karşı garip bir önyargı var bende; küfür olarak mesela hala İsmail abimsi 'Sarkozy'i kullanıyorum.)
Şarabın verdiği lal, hem de ay hilal, zaman geçtikçe muhabbet güzelleşti; ben de alıştım Fransız müziklerine.
Bir kaç saat sonra, gerçek müziği o Fransızlar bulacaktı aslında:
Mekan sahibi, çok kibar bir kişilik, olan abimiz "Bence müziği değiştirelim" dedi ve başladı mekanda Tanju Okan şarkıları!
Bu sefer sıra biz Türklerdeydi. Özellikle bende! Fransızları kıskandırma zamanı gelip çatmıştı!
Lakin, bana gerek yoktu ki, Tanju Okan'ın insana garip mutluluklar, garip hüzünler, garip akşamlar, garip yalnızlıklar veren müziği oradaki tüm 'ecnebileri' kapsayıp kuşatmıştı.
Mekan çıkışında, Avustralyalı arkadaşımız yanıma gelip Tanju Okan'ın CDsini nereden bulabileceğini sordu. Dedim "O halde bir dahaki buluşmada sana hediye edeceğim, insanoğlu 'Tanju Okan'sız kalmamalı!" Yoksa 'an gelir' felaket olur.
Şimde ise şehir olarak İzmir'deyiz, aylardan Şubat, İzmir hiç almadığı yağmuru bu sene kabul etmiş, kimse karşı çıkamamış.
Hatta kimse o kadar karşı çıkamamış ki İzmir belediyecilik anlayışında bildiğimiz 'sıçmış,batırmış' ama haberimiz yokmuş. Aslında haberimiz varmış ama biz aptal gibi yokmuş gibi davranmışız bunca zamandır CHP İzmir belediyesine oy vererek.
Ama o gün hava güzellerden daha güzel. Eskiden bir sıfatı olan ama şimdi maalesef sıfatsız kalan İzmir Fuarı'na, İzmir'in 'neden hala var olduğunu anlayamadığım trafiğinden' kurtulup, cehennemden cennet bahçelerine kaçarmışçasına bir hışımla girdik.
Niye mi fuardaydık o gün? Eee, Tanju Okan çağırdı bizi! O gün İsmet İnönü Sanat Merkezi'nde 'Tanju Okan Şarkıları' vardı. Harika bir orkestra, harika bir solist, harika bir dinleyici kitlesi. Solist Tevfik Rodos adeta hepimizi büyüledi o mükemmel sesiyle.
Birbirinden garip ve neşeli süprizlerin de olduğu konserde, Tevfik Rodos bir anısını anlattı: Malum, bir İzmirli sanatçı olan Tanju Okan adına, onu anmak adına, onu tekrar hatırlatmak adına, yeniden Tanju Okan bilinciyle aydınlanmak adına İzmir'de bir konser düzenlemeyi düşünmüşler. (Geç bile kalınmış, değil mi?)
Tevfik Rodos şarkı çalışmalarına devam ederken, şarkıları ha bire dinlerken, bir gün kızı "Baba, tekrar şu şarkıyı çalsana" demiş arabadayken. Neymiş o şarkı? Her Akşam Vodka Rakı ve Şarap! Peki oğlu hangi şarkının çalınmasını istiyormuş o an? Kadınım!
Şimdi ise 'yine yeni yeniden' şehirlerin sultanı 'Aziz İstanbul'dayız. Ama tepeden bakmıyoruz, gayet mütevazı bir Taksim akşamındayız. Etrafta bu sefer 2 Fransız, 1 Bulgar, 3 Türk ve 2 Alman var. (Artık bir fıkra anlatayım bari yeter!)
Fransız kız Türkçeyi az buçuk öğrenmiş, bol bol küfür biliyor tabii ki. Alkolün de verdiği yetkiye dayanarak söylüyorum gayet şirin bir aksanla konuşuyor dilimizi. Ama dedim ya Fransızlardan pek hoşlanmam, o yüzden dikkat etmeye çalışıyorum çekilmemek için onun şirinliğine.
Derken bir arkadaş yan taraftan kıza soruyor: "En sevdiğin Türkçe şarkı hangisi oldu peki?"
Ne dese beğeniriz: "Her Akşam Vodka Rakı ve Şarap!" ve "Benim en iyi dostum içkim sigaram!" Hatta başlıyor söylemeye, biz de eşlik ediyoruz elbette.
'Ah ulan kızlar' dedim Attila İlhanvari bir sesimle, içimden. 'Demek ki kızlara yazılmış şarkılar bunlar, tam tersini düşünürken halbuki'
Ah ulan kızlar! Ah ulan Tanju Okan! Ah ulan şarkılar! Ah!
Bu yazıyı yazarken neler dinlediğimi herhalde merak etmezsiniz ama yine de bir kaç örnek koyayım:
Bu ne lan?
attila ilhan,
best,
fransız,
ismet inönü,
izmir,
Kadıköy,
rakı,
sanat,
şarap,
şarkı,
tanju okan,
tevfik rodos,
vodka
10 Mart 2013 Pazar
Hikmet Akademisi
Bu ahir zamanda modalardan moda, hobilerden hobi beğeniyoruz. Şöyle açıklayayım: Geçenlerde bir arkadaş CVsinde bulunacak hobi kısmını biraz daha geliştirmek istediği için hobi mağazalarına gidip etrafı şöööyle bi taramıştır ve hangi hobiyi yapmak istediğini bulmuştur. Evet, karakalem çalışmaları!
Peki, bu arkadaş resim çizme konusunda biraz bile olsa yetenekli midir? Pek sanmıyorum. Belki yetenekli olabilirdi ama çizdiği tek şey, küçükken, fil yutmuş boa yılanı resmiydi. Tabii biraz daha kasarsa "baobab" ağaçlarını çizebilir diye umuyorum. (Bayağı sallamasyon oldu bu son cümleler ama siz anladınız ne demek istediğimi)
Ne kadar çok hobi var yapılması gereken, keşke hepsine zaman ve yetenek yetse.
Bazen "Aaa! Şunu da öğreneyim! Oha! Şunun da kursu açılmış hemen gideyim" diyorum ve bazenler çoğalıyor bazen.
Dedim ya ahir zaman bu; kafalar karışık, herkes bir şekilde delirmiş, dünya uçmuş, herkes problemli, sorunlu! Bu 'garip' zamanlarda hangi işin hangi hobinin insana tam manasıyla uyduğunu bulmak aslında zor. Bu yüzden arkadaşıma hak veriyorum. "Yeteneğim belki vardır ama benim haberim yoktur" diyerekten, tek tek basaraktan bade süzerekten, kendisine hobi bulmaya çalışıyor.
Bu yazının konusu ise insanın kendisini bulmasına yardım edecek olan bir dernek ve onun yakın zamanda bizlere sunduğu harika bir kurs! Hikmet Akademisi!
Derneğin ismi Tarih ve Kültür Araştırmaları Derneği.
Mottosunda dediği kesinlikle doğrudur: Türkiye'nin en çok etkinlik düzenleyen sivil toplum kuruluşu. Etkinliklerden bir kaç örnek vermek isterdim ama bence siteye girin adamakıllı bakın! (Evet, üşendim aslında, aferin yakaladınız beni)
Bu ay bizlere sunulan yeni etkinliklerinden bence en überi süperi Hikmet Akademisi olmuştur. Yaklaşık 2800 saat sürecek olan bir multi-akademi!
Peki neden bu etkinliği öneriyorum? Çünkü bu etkinlik insanın tamamıyla ruhunu etkileyecek, bilinci geliştirecek ve insanın aslında kim olduğunu bulmasına yardım edecek, insanı bir aşama bir level daha yükseltecek bir dizi derslerden oluşuyor.
Bence Tarih ve Kültür Araştırmaları Derneği'ne iyi bir göz atın. Oradan size uygun olduğunu düşündüğünüz kurslara, etkinliklere katılın; hiç belli olmaz belki sizinde mesela yazarlığa mesela resme mesela ebru sanatına mesela hitabete bir yeteneğiniz vardır ve şu ana kadar farkına varamamışsınızdır.
Hikmet Akademisi ise zaten insan fıtratına en uygun etkinlik olduğundan hiç düşünmeden katılmanızı tavsiye ederim.
Bu derneğin bana kattıkları hakkında yazmak istiyorum ama başka bir zamana artık.
Bu yazıyı yazarken neler dinledim ya da neleri dinlerken bu yazıyı yazdım:
Peki, bu arkadaş resim çizme konusunda biraz bile olsa yetenekli midir? Pek sanmıyorum. Belki yetenekli olabilirdi ama çizdiği tek şey, küçükken, fil yutmuş boa yılanı resmiydi. Tabii biraz daha kasarsa "baobab" ağaçlarını çizebilir diye umuyorum. (Bayağı sallamasyon oldu bu son cümleler ama siz anladınız ne demek istediğimi)Ne kadar çok hobi var yapılması gereken, keşke hepsine zaman ve yetenek yetse.
Bazen "Aaa! Şunu da öğreneyim! Oha! Şunun da kursu açılmış hemen gideyim" diyorum ve bazenler çoğalıyor bazen.
Dedim ya ahir zaman bu; kafalar karışık, herkes bir şekilde delirmiş, dünya uçmuş, herkes problemli, sorunlu! Bu 'garip' zamanlarda hangi işin hangi hobinin insana tam manasıyla uyduğunu bulmak aslında zor. Bu yüzden arkadaşıma hak veriyorum. "Yeteneğim belki vardır ama benim haberim yoktur" diyerekten, tek tek basaraktan bade süzerekten, kendisine hobi bulmaya çalışıyor.
Bu yazının konusu ise insanın kendisini bulmasına yardım edecek olan bir dernek ve onun yakın zamanda bizlere sunduğu harika bir kurs! Hikmet Akademisi!
Derneğin ismi Tarih ve Kültür Araştırmaları Derneği.
Mottosunda dediği kesinlikle doğrudur: Türkiye'nin en çok etkinlik düzenleyen sivil toplum kuruluşu. Etkinliklerden bir kaç örnek vermek isterdim ama bence siteye girin adamakıllı bakın! (Evet, üşendim aslında, aferin yakaladınız beni) Bu ay bizlere sunulan yeni etkinliklerinden bence en überi süperi Hikmet Akademisi olmuştur. Yaklaşık 2800 saat sürecek olan bir multi-akademi!
Peki neden bu etkinliği öneriyorum? Çünkü bu etkinlik insanın tamamıyla ruhunu etkileyecek, bilinci geliştirecek ve insanın aslında kim olduğunu bulmasına yardım edecek, insanı bir aşama bir level daha yükseltecek bir dizi derslerden oluşuyor.
Bence Tarih ve Kültür Araştırmaları Derneği'ne iyi bir göz atın. Oradan size uygun olduğunu düşündüğünüz kurslara, etkinliklere katılın; hiç belli olmaz belki sizinde mesela yazarlığa mesela resme mesela ebru sanatına mesela hitabete bir yeteneğiniz vardır ve şu ana kadar farkına varamamışsınızdır.
Hikmet Akademisi ise zaten insan fıtratına en uygun etkinlik olduğundan hiç düşünmeden katılmanızı tavsiye ederim.
Bu derneğin bana kattıkları hakkında yazmak istiyorum ama başka bir zamana artık.
Bu yazıyı yazarken neler dinledim ya da neleri dinlerken bu yazıyı yazdım:
Bu ne lan?
dernek,
ebru,
hikmet akademisi,
hitabet,
hobi,
istanbul,
izmir,
kurs,
küçük prens,
resim,
sivil toplum,
tarih ve kültür araştırmaları derneği,
yazarlık,
yetenek
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
