Alev Alatlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Alev Alatlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ağustos 2013 Cuma

2. Günlük

Bütün mesele blog yazarlığı olunca insan kendisini bir Marquez, bir Attila İlhan, bir Hesse, bir Elif Şafak hissetmiyor elbette, ama yine de, bir sorumluluk hissediyor. Güncel kalmasını istiyor blogun ve tabii ki her yazarın sahip olduğu benliğin getirdiği 'önce ben okunmalıyım, hep ben okunmalıyım, saksı değilim ben' gibi duygulara kapılabiliyor.

Yazacak çok konu var ve nazar değmesin ama taslaklar kısmında dolu yazı var.  Fakat nedense şimdi onları yayınlamak istemiyorum. Bazılarının üstünden bir kez daha geçmem lazım, bazıları içinse 'zeitgeist' uygun değil.

O yüzden, böylesine bir "günlük" yazısı bu sıcak ve nemli İzmir gününe daha uygun olacaktır.

Güzel ay Ramazan sona erdi, sonra bayram ettik hep beraber. Ne kadar değerlendirdik ki orucu sonrasında bayram yapabiliyoruz her insanın nefsine sorması gereken bir soru. Benim nefsim şöyle bir cevap veriyor ara sıra kendisini rahatsız ettiğimde: "Kusura bakma canım ama ne kıldığın namaz, ne tuttuğun oruç, ne de bildiğin din doğrusu değil. Hep yalan içindesin, hep hayal içindesin."

Bazen bu bayramları OSHO'nun meditasyon sonrası kutlama yapmasına benzetiyorum. Bir süre belli bir meditasyon yapılır, tabii insan benliğine ulaşırsa zaten bayramdadır, ama ulaşmasa bile 'kutla' denir. Kutla, sevin, çünkü güzel bir iş yaptın! Dolayısıyla, oruç tutma süreci sonrası bir kutlamadır bayram.

Yeni bir dernek açıldı İstanbul'da: Burç Fikir Sanat! Kendi deyişleriyle dernekten ziyade bir think-tank kuruluşu. Henüz emekleme aşamasında ama şu zamana kadar yaptığı etkinlikler de hiç yabana atılacak şeyler değil. Sitesine girerek dernek hakkında fikir sahibi olabilirsiniz. Hatta isterseniz gönüllü olarak çalışmalara katılabilirsiniz veya kendiniz bir etkinlik önerebilirsiniz. Oradaki insanların samimiyetlerini gördükten sonra zaten aklınızın bir tarafının hep burada kalacağına eminim.

Metin Bobaroğlu diye bir kişi var bu ülkede. Duyanınız var mı, göreniniz var mı, biliyor musunuz diye sormayacağım çünkü Metin Bobaroğlu öyle bir insan ki onu bir kere tanıyan hiç unutamaz. Mesela "Duydum ama hakkında pek bilgim yok" denemez, ya bilirsiniz ya bilmezsiniz.

"Niye bu kadar sert tanımlamaya girdin yahu" derseniz "Adam harika bir insan da ondan" derim.

Kendisi Anadolu Aydınlanma Vakfı'nın başkanı. Kadim bilgelik ve Anadolu Bilgeliği hakkında araştırmalar yapar ve konferanslar verir. Sitelerinde bilgiler var, ama yeterli değil. Örneğin Metin Bobaroğlu bir zamanlar ATV'de gazeteci Ayşe Acar ile beraber 'Aşure' adlı bir program yapmış. Anadolu'nun kadim bilgelikler için bir köprü olduğunu, bu bilgilerin aşure gibi harmanlandığını ve tatlandığını söyler Bobaroğlu.

Benim kendisinden ve programlarından haberim yoktu ama Tarih ve Kültür Araştırmaları Derneği'nin bir zamanlar düzenlediği Hikmet Atölyesi hocası Kubilay Aktaş bize Bobaroğlu'yu tanıttı ve programların cd arşivini verdi. Daha sonradan ben Metin Bobaroğlu'nun kitaplarını aldım, hepsini okudum, tekrar tekrar okudum ve okuyacağım.

Bu arada, Tarih Kültür Araştırmaları Derneği her sene Kubilay Aktaş ile beraber bu tür Hikmet Atölyesi'ni, şimdiki adıyla Parapsikoloji Atölyesi'ni düzenliyor. Bilgi almak isterseniz tık tık!

Neden Metin Bobaroğlu'nun programı sona erdi bilmiyorum ama bu günlerde Serdar Tuncer'in Habertürk'te programının sona erdirilmesi elbette bizleri üzdü. Yahu bu insanlar güzel insanlar, bilgili insanlar, toplumun onlara ihtiyacı var; üzmeyin bu insanları!

2.Günlük yazımda amacım bu insanları, bu dernekleri tanıtmak değildi çünkü onlar hakkında daha sonra uzun uzun yazılar yazacağım. Bu bir günlük yazısı haliyle başımdan geçenleri yazmalıyım:

Metin Bobaroğlu'nun Aşure programlarından birini yeniden izledikten sonra "Yahu artık Goethe'nin Doğu Batı Divanı eserini alıp okumalıyım." dedim. Bobaroğlu Goethe'nin kadim bilgelikle alakalı söylediklerini 'özet geçerek' anlatıyordu çünkü programının bir kısmında. Sohbet bu program, laf nereye gelirse onu zevk ediyorlar. Derken, o günler kitapçıya gitsem de Doğu Batı Divanı'na elim bir türlü gitmedi. Hatta gittim psikolojiyle alakalı bir başka kitap aldım ama Goethe'ninkini alamadım. Zamanı daha gelmedi deyip durdum kendime.

Daha sonradan bayram için ailemin yanına İzmir'e geldim. Bayram ziyaretleri derken üst kat komşumuz olan harika insanlardan Zehra teyzemiz bana zor konuştuğu halde birdenbire "Felsefe sever misin?" diye sordu. "Tabii ki" dedim. "O zaman şu raftaki ilk kitabı al, senin olsun" dedi. Kitaba bir baktım: Goethe ve İslam! Zehra teyze sonradan: "Tam sana göre bir kitap, çok seversin" demez mi, ben de içimden "Artık Goethe araştırmalarına başlamanın zamanı gelmiş demek ki" dedim. Güzel insanlardan biridir Zehra teyzemiz, Allah ona şifalar versin.

Gökhan Doktor'un hediye olarak bana gönderdiği kitaplardan biriydi Alev Alatlı'nın Beyaz Türkler Küstüler'i. Her zaman olduğu gibi kitabı benden önce bitirdi ama bir kaç gün önce ben de sona erdirdim kitabı. Yok arkadaş TUS'a hazırlanmış da, daha erken bitirebilirmiş de, o kadar hastanelerde nöbetlerdeymiş de... Aslında hepsi bahane! Ben de bugüne bugün bir tıp fakültesi süresi kadar sürede - hatta daha fazla sürede- mühendislik fakültesinde okumuş bir insanım, elbette kitabı geç bitirmeye hakkım var!

Alev Alatlı'yı severdim ama Gökhan Doktor daha çok sevdirdi bana Alatlı'yı. Beyaz Türkler Küstüler hakkında bir yazı yazasım var ama önce kitabı tekrar okuyasım var. Yani, çok beklersiniz! Nah!

Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlık eserine İspanyolca'sından başladım sonunda. Aslında Marquez'in ilk okuduğum kitabı 'Benim Hüzünlü Orospularım'ı asıl diliyle okumak isterdim daha önce ama nedense Cien Anos de Soledad daha ağır bastı. Kitabın bitmesi uzun sürer ama bu kitaba değer. Mis Putas Tristes zaten kısa bir kitap, daha sonra da okuyabilirim onu.

Uzun bir yazı oldu, bahsedecek çok şey var ama bu son zamanlarda bana en çok koyanı anlatayım da artık bitireyim:

Ramazan'dan hemen bir kaç gün önce Emin ile bir iddiaya girdik. Ramazan'ın sonunda Emin 80 kilodan 75 kiloya inecek ben ise 82 kilodan 78 kiloya inmiş olacaktım. Amacımız: Kilo vermek için birbirimizi gaza getirmemiz. Benim işim daha zor, malum oruç tutarken kilo vermek bir yana herkes Ramazan'da kilo alır. Son günler yaklaştı, benim İzmir'e dönme muhabbetim oldu, karar verdik bir hafta öncesinden tartılacaktık ama Jana sağ olsun, evdeki tartıyı başka yere götürmüş, yani ortak bir tartıda tartılamadık. Aynı baskülde tartılmamız gerek, hile yapmak yok çünkü ödül bi'büyük Yeni Rakı. Sonradan ben İzmir'e döndüm, hemen evde tartıldım ve sonuç: 78,9 kilo! Kazanamadım yani, Emin'i aradım o da hedefe ulaşamamış 2 kilo farkla. Ya(e)ni rakıyı bölüşeceğiz.

Bana koyan bu olmadı tabii: Dün kardeşim uçağa bineceği için bavulunu tartıya koyarken ben de kendi kiloma baktım: 82! Nasıl olur? Kilo almışım! Ah tatlılar ah! Bir sonraki gün Emin'den adeta hissetmiş de dalga geçmek için yazmış olduğu mesaj: "75 oldum!

Son bir şey daha var lan, az okuyun: Bu yazıyı aslında iki gün önce yazmıştım, boş boş otururken, zamanı doldurayım diye. Ama bundan bahsetmem lazım: Dün gece televizyonda Dedemin İnsanları filmine denk geldik, izlememiştim, oturdum izledim ve adeta şiştim. Ağlamamak için kendimi öyle kastım ki biraz daha beklesem patlayabilirdim. Sonra elbette dayanamadım. Bir tarafı Yunanistan-Makedonya göçmeni olan bir aileden gelmek, kendi ailemin bize anlattıkları, filmin samimiyeti, oyuncuların mükemmelliği... Hepsi aynı anda geldi üstüme.

Hatta son sahnelerde Ozan karakteri Yunanistan'a gittiğinde herkesin ona "Biz dostuz!", "Kardeş Türkiye" gibi laflar etmesini ve bol bol kahve ikram etmesini bazıları abartılı bulduğunu söylemiş. İnterrail yaparken ben de Yunanistan'da hemen hemen aynı şeyi yaşadım. Türkiye dedim mi "Komşiii" lafını "Dost"  lafını üstelik Türkçe olarak duydum.

Yunanistan hikayemi, küçüklüğümden gelen Ege ve Yunanistan sevdamı, Yunan mitolojisi çalışmalarımı, Yunan Konsolosluğu'nda Yunanca öğrenme krizimi, Yunan Konsolosluğu'nda çalışan elemanların niçin bizim aileyi sevmediğini bu bayram kahvaltısında dayımdan öğrendiğimi ve gülmekten krize girdiğimi yakın zamanda yazacağım. Ama şimdiden söylüyorum: Yunanlılar bizi ne kadar engellerse engellesin, ben Yunancayı sökeceğim ulan!

24 Mart 2013 Pazar

Yine Yeni Yeniden

Mart da bitiyor artık, halbuki Martlar pek bitmezdi, daha uzun sürerdi ama bu sefer hemencecik bitti. Demek ki güzel geçti!

Kediler çoğaldı yine, yalnız kediler mi? Hayır tabii ki... Hemen hesap yapalım: Mart ayında çocuk yapma kararı alıp yiyişen insanoğullarının çocukları Yay ya da Oğlak burcu olacak.

Yay burcu iyidir, Kova ile iyi anlaşır, enerjiktirler ve biraz - biraz mı, bence bayağı- patavatsızdırlar. Oğlak burçları ise tam kariyer insanlarıdır, Yengeç burcunun zıt burcudur; bu yüzden Oğlakları tam sevemem. Hayır, Yengeç burcu değilim ama Yengeç'i severim.

Mesela Yengeç kadınları genelde güzel olur. Böyle Ay gibi, nur-yüzlü-gene parlarlar, o sebeple Yengeç burcuna karşı özel bir sempatim var.

Bu muhabbete niye girdim açıklayayım hemen: Geçenlerde, Kadıköy'de otururken, sofralar anason kokarken, söz döndü dolaştı sofradaki insanların doğum günlerine geldi. Amerikalı arkadaş, ben doğum günümü söyledikten sonra bana bir şeyler dedi ama tek kelime anlamadım- aslında ingilizcem bayağı yeterlidir ama o an hiç bişi anlamadım! Tabii çaktırmadım, her Türk insanının yaptığı gibi hafif bir gülümsemeyle diyaloğu geçiştirdim. Yanımda oturan bir diğer arkadaş benim anlamadığımı idrak etmiş olacak ki eğilerek durumu bana açıkladı. Şöyle diyormuş Amerikalı: "Senin doğum günü tarihinde, yıllar önce, beni yapmışlar" Yani, kadın usanmamış hesaplamış kendisinin ana rahmine düştüğü tarihi bulup çıkarmış! Yuf! (Bu arada, "yapmışlar" falan yazdım ya başka türlü açıklayamadım ama siz anladınız paragrafın ana fikrini)

Bu yazı Mart ayının son yazısıdır. Bu ay bloguma giren havvakızlarına, ademoğullarına ve dostoğullarına selam olsun!

Malum, Selim İleri'nin yeni kitabı çıktı: Mel'un Bir Us Yarılması. Gerçi daha henüz Halide Edip'in Yolpalas Cinayeti'ni bitirdim, hemen ardına yeni bir romana başlamak istemiyorum ama sanırım ilk okuyacağım kitaplardan biri bu olacak bu Nisan ayında. Fazla söze gerek yok, o Selim İleri!

Geçenlerde Kitapyurdu'nda surf yapar iken(!) 'Çok Satanlar' kısmında sevgili hocam Kubilay Aktaş'ın yeni kitabı Celcelutiye'yi gördüm. Kitabı çoktaaaan alıp biraz incelemiştim ama daha adamakıllı başlamadım. (Aslında amacım Selim İleri'den önce bu kitabı okumaktı ama şimdi ne yapacağımı bilemiyorum. Çok ikilemde kaldım ey ahali, yardım edin!) Harika bir kitap olduğuna eminim, tavsiye ederim! Hele de bir önceki kitabı Simya tadından yenmeyecek enfes bir kitaptı, tekrar tekrar tekrar, yine yeni yeniden okunmalı!

Feridun Düzağaç'ın yeni albümü Flu, bildiğiniz gibi, piyasada. F.D. bizleri bu kadar bekletmişken, bizlerde sabır gösterip bu kadar beklemişken, e artık, albümü almak gerek olduğunu düşünüyorum. İki gün önce, benim gibi F.D. hayranı olan bir arkadaşıma albümü nasıl bulduğunu sordum, çok beğenmediğini söyledi. Bilemeyecem artık, ben bayıldım yine, o kısaca F.D.

Derken, geçenlerde Alev Alatlı yeni kitabını, nihayet, çıkardı! Or'da Kimse Var Mı'nın beşinci kitabı: Beyaz Türkler Küstüler. Zaten Alev Alatlı'yı takip edenler, uzun zamandan beridir kitabın ismine ve konusuna az buçuk hakimdiler ama şimdi kitabı alıp tamamıyla neden bahsettiğini anlamanın zamanı. Dostum Doktor G. kitabı çoktaaaan sipariş etmiş, öyle dedi, zaten büyük ihtimalle kitabı benden önce bitirecek, haliyle onunla yarışmanın bir manası yok; ben henüz kitabı almadım, önce o bitirsin bakalım!

Bu yazıyı yazarken ne dinledim:

6 Mart 2013 Çarşamba

Kelebeğin Rüyası ve Yozlaşmak

Sevgili ademoğulları ve havvakızları! Ahir zamanda yaşamak ne kadar zor değil mi? Hep bi kimlik arayışı ama neticede hep bir kafa karışıklığı. Öyle bir çağ ki  hangi dili kullanıyoruz o da artık belli değil. Kültür mü? Hangi kültür? Kaldı mı ondan hiç?

Hep bi yozlaşma, hep bi yozlaşma anacıım!


Bilimsel bir araştırmaymış, İsveçli bilim'kadın'ları keşf etmiş: Dedelerimizin, taa o zamanlar, ömür boylarınca aldıkları uyaran -bilgi- sayısını bizler, aciz kullar, günümüzde bir günde, evet evet yanlış duymadınız, bir günde alıyormuşuz.

Oynatmaya az kaldı doktorum nerde modu artık default olarak bize yerleştiriliyormuş anlayacağımız.

İşte bütün bunların hepsi seks! Amaaan, bütün bunlar tüketim alışkanlıklarımızın değişmesinden kaynaklanıyor olabilir. Hani bence öyle yani. Sizi bilemem.... bence....


Değişen tüketim alışkanlıklarımızdan biri de sanattaki tüketim çılgınlığımız ki bu da yazımızın ana konusu. Hani soran olursa diye söylüyorum.


Malum, artık herkes,nasıl oluyosa, hep bi oyunculuk hevesine sahip. Castingler gırla gidiyor, herkesin oyunculuk hakkında bir bildiği var. Reklam çekimlerine gidiyorsunuz, bi bakıyosunuz içeride milyonlarca oyuncu adayı! Herkes yetenek yetenek sıralanmış, herkes bi hipster, bi bıyık, bi 'We are young' bi kızıl saç, bi tatuaje, bi perçem perçem, bi rasta misali aman Allahım! Dünya'da sanata meyilli ne çok insan varmış!


Dünya dedim, dikkatli okuyucularımın o 'balıkçıl' gözlerinden eminim ki kaçmamıştır. Dünya dedim çünkü bu oyunculuk ve ünlü olma furyası yakında Amazon'da ha bire "İşte medeniyetten uzak bir kabile daha keşfedildi" diye bizlere lanse edilen o insanlara bile sıçrayacak. Sonra onlar da sıçacak! Eee, boşaltım canlıların ortak özelliğiydi, değil mi?


Hal böyle olunca, üniversite okuyan zengin veya diğerlerinin deyişiyle 'piç' gençlik Caddebostan sahilinde oyunculu olma heveslisi olabiliyorlar. Para var, huzur var, tip desen zaten zenginlikten gelen bi asiliyet az çok var, boş zaman ise istemediğin kadar! Eee? Bu adamlar ne yapsın? Girsin bi kaç dandik şirkete de plaza kaşarı mı olsun? Boş durmak ise sosyal çevreden insanı giderek uzaklaştırıyor. Ne kaldı geriye? Oyuncu ya da şarkıcı! Bu devirde ya popçu ya topçu olucan misali.


İnsan nefsine ünlü olmak hep harika bir şeymiş gibi gelmiştir. Halbuki bilseniz kendinizin aslınada kim olduğunu! Halbuki bilseniz zihniniz boş boş çöplerle şeylerde dolu olduğundan bir zaman şöyle bi oturup kalbinizi dinlemeniz- beyninizi, zihninizi değil- gerektiğini.


Konu nasıl buraya geliyor anlayabilmiş değilim vallahi. Ama yazmamdaki amaç aslında sanattaki bu yozlaşmanın sadece amatör-piç oyuncuların kafalarındaki sanat tanımının bozulması değil bildiğimiz basbayağı aktörlerin,sanatçıların sanatı artık tüketim malzemelerine dönüştürme çabalarıdır.


Hilmi Yavuz sağ olsun, bu gün Zaman Gazetesi'ne yazdığı yazı beni epey düşündürdü. Sinir etmedi; sadece düşündürdü. Kelebeğin Rüyası'nda Necatigil'i oynayan 'üstad' Yılmaz Erdoğan'ın gerçekte dersine iyi çalışmadığını söylüyordu yazısında sevgili hocamız Hilmi Yavuz. Yazı burada: http://www.zaman.com.tr/hilmi-yavuz/behcet-necatigil-kelebegin ruyasinda_2061537.html


Sinema artık öyle bir araç olmuştur ki tarihte aslında öyle olmamış olayları sanki öyleymiş gibi göstermeye çalışmakta ve bizleri görselliğiyle, müziğiyle olayların gerçek olduğuna ikna etme hevesindedir. 


Ne mi demek istiyorum aslen. Şunu: Truva'yı nasıl bilirdiniz? Filmlerden. Spartalılar kimlerdir? O filmi de izledik değil mi? Karagöz Hacivat aslen kimlerdir? Filmlerimize bakarsak -Haluk Bilginer, Beyazıt Öztürk çok iyi oynamıştı- bence anlarız. Amerika Amerika sen ne kutsal bir ülkesin sen öyle! Filmlerden öyle olduğunu hadi bizler yutmasak da oradaki halk pekala bütün bunlara ikna oluyor.


 Kanıt mı istiyorsun? Alev Alatlı bu kitabı boşuna yazmamış: Hollywood'u Kapattığım Gün


Her ne kadar Yılmaz Erdoğan benim için gerçekten büyük üstad ise şu durumda büyük ayıp etmiş oluyor. Oyunculuk dediğin nedir? Bir dönemi tanıtacaksan, giysileri falan adamakıllı hazırlamışsan temsil ettiğin kişiliğin de hakkını vereceksin.

İşte tüketim dediğim budur: Görselliğe hem sahneler bakımından hem de oyuncular bakımından aşırı özen gösterilmiş ama arka planda büyük tehlike: Tarihle oynayan ve adeta izleyicilerle ve izleyecek olanlarla dalga geçmek.

Bilmiyorum ama yozlaşma tehlikesinin farkında mısınız? 

Bu yazıyı yazarken ne dinledim veyahut bu şarkıları dinlerken bu yazıyı yazdım: