21 Nisan 2013 Pazar

Yine Hüzün

Fotoğrafı görünce hemen çocuğun gözlerine bakıyorsun, o hayal ettiğin hüzünlü gözler yok çocukta; gözlerde bir boşluk var, biraz muziplik, biraz da 'bu fotoğraf çekimi bitse de dışarı çıkıp top oynasam' hevesi. Çocuk gergin.

Çocuklar ve yaşlılar seni hep hüzünlendirmiştir. Sen de zaten hep hüzünlenmeye yer arıyorsun ya, bu resme bakınca da üzülüyorsun. Dün gece Salacak sahilinde denize baktığında da hüzünlenmiştin. İki gün önce şarap içtiğinde de.

Resme tekrar geri dönüyorsun. İlk defa lisedeyken okuduğun şiiri hatırlıyorsun 'y'si düşmüş şairden:
Durakta üç kişi
adam, kadın ve çocuk

Adamın elleri ceplerinde
kadın çocuğun ellerini tutmuş

Adam hüzünlü
hüzünlü şarkılar gibi hüzünlü

kadın güzel
güzel anılar gibi güzel

Çocuk
güzel anılar gibi hüzünlü
hüzünlü şarkılar gibi güzel”
Şiiri tekrar okuyorsun, hep hüzün hep hüzün. Hüzün yine karşına çıktı diye yine hüzünleniyorsun. Olsun varsın, pişman değilsin. Dünya diyorsun, gülüyorsun çünkü klişeleşmiş bir cümleyi söyleyeceksin, Dünya mutlu olmak için buraya geldiğini zanneden ahmaklarla doludur. Sonra Peygamber'in sözünü hatırlıyorsun: “Benim bildiklerimi bilseniz az güler çok ağlardınız.”

Yine O'nun güzel bir sözünü anımsıyorsun: “Biz seni hakkıyla bilemedik!”

İkinci resme geçiyorsun: Yine bir çocuk! Budist! Dinliyor o deniz kabuğunu! Sessiz, sakin... Hani kulağına tutarsın da dalga seslerini duyarsın ya, sana bir şeyler anlatır ya.

Sahi en son ne zaman bir deniz kabuğunu dinledin? Ohoo, bayağı olmuştu! Bırak onu dinlemeyi, artık karşındaki insanı bile zar zor dinliyorsun, büyüdükçe diğerlerine olan katlanma oranın gitgide düşüyor. “Yeter ya, çok gereksiz konuşuyor” diyorsun sonradan başkasına, hem dedikodu yapıyorsun hem de ahmakça davranıyorsun çünkü o karşındaki de seni dinlemiyor.

Zihnin o kadar dolu ki, kulakların kafanı dinlemekten gerçek görevini yapamıyor: O resimdeki çocuk olup deniz kabuğunu dinleyemiyor. 

O geceyi hatırlıyorsun: Geceninkörü! Yaz mevsimi ama geceleri soğuk olur. Sen yine de şezlonga uzanmışsın, bir kaç saat öncesinde içtiğin biraların etkisinin temiz havayla geçeceğine inanıyorsun. Öyle de oluyor! Temizleniyorsun, hayallerden ve egolardan ve içindeki seslerden ve dışındaki seslerden ve isteklerden. O an anlıyorsun gelecek yokmuş, geçmiş bitmiş. Uyuyakalıyorsun, dalgaların sesi sana ninni oluyor, o an anlıyorsun: Gelecek yokmuş, geçmiş bitmiş.

İrkilerek uyanıyorsun, üşümüşsün ama mutlusun. Etrafına bakıyorsun, herkes uyuyakalmış. Tek başına değilsin ama yalnızsın.

Deniz med-cezirden dolayı yükselmiş, şezlongunun ayaklarına kadar gelmiş, terliğinin biri suyun içinde kalmış. Off, hava da soğuk! Hadi herkes uyansın! Eve gidelim, orada uyuyalım!

Yine başlıyor zihin konuşmaya, farkına varıyorsun. Olsun varsın, pişman değilsin, biraz üzüldün hepsi bu! Nasıl olsa, bir kaç saniyeliğine de olsa, denizi dinlemeyi başardın! Birkaç saniyeliğine de olsa kafandakiler sustu, O konuştu.

Hermann Hesse'yi hatırlıyorsun: Siddhartha! Oradaki dereyi, derenin O'na hocalık yapmasını. Aynı şey mi? Tabii ki hayır o üstad sen fakirsin! Yolunuz ayrı ama buluşacağınız nokta aynı!

İlk resme geri dönüyorsun: Resim niye karanlık? Kasvetli bir fotoğraf olmasını sağlamış çeken kişi. Karanlık niye kasvetlidir? Ahmet Haşim de mi öyle düşünüyor? 
"Akşam, yine akşam, yine akşam
Göllerde bu dem bir kamış olsam!"  
Ölümü anlatan bir resim niye Matisse'in resimleri gibi çok kırmızı ya da çok mavi değildir? Kim acaba diye düşünüyorsun siyahı karamsar bir renk olarak seçen?
Şu mesela ölümü anlatamaz mıydı? Resim mavi, o halde mekan Ege'de bir sahil kasabası. Resimdeki yalnızlık ve baş ağrısı? Ölüm dediğin o mu?

Sanmıyorum, çünkü ölüm yalnızlıktan kurtulup bütünlüğe ulaşmanın kapısıdır aslında.
 Peki şu? Yine kırmızı yine Matisse! Yine hüzün var diye düşünüyorsun, bu resimde ölüm yok, yalnızlık yok ama yine de hüzün var.

Hüzünden kurtuluş yok diyorsun! Hüzünden kurtulmak imkansızmış!

Nam-ı diğer kaptan Attila İlhan'ın söylediği gibi: "Elde var hüzün"müş!

Ah, o ilk resimdeki kadın! Bir kadın yalnız kalınca ne yapar? Kadının çocuğu ondan ayrı bir şey değildir ki yalnızlığı bir nebze hafifletsin!

Sezen Aksu'yu hatırlıyorsun: Bir Çocuk Sevdim'i ve 1945'i. O kadar çok dinledin ki bu şarkıları artık gördüğün her çocuğa bu melodilerle bakıyorsun. Olsun varsın, pişman değilsin, biraz üzüldün, hepsi bu.

Ah o çocuk! Olayın farkında değil, büyüyünce acısı çıkacak ama, psikolojik sorun diyecekler sonra büyükler.

Çocuk olmak güzel hem de hüzünlü! Güzellik ve hüzün zaten bu dünyanın amacı. Siyah renk de güzel, karamsarlık da güzel. Matisse de güzel Hesse de güzel. Savaş da güzel seviş de güzel. Deniz kabuğu da güzel insan da güzel.

Ama hep hüzünlü.

Ne dinlemedin ki?

17 Nisan 2013 Çarşamba

Yanlışa Balıklama Atlamak

Ey modern insanoğlu! Kendini çok akıllı sanıyorsun! Egonu hep en üstlerde tutmaya çalışıyorsun! Çok şey bildiğini düşünüyorsun ama çoğu zaman götü boklu bir hayvansın!

Doktor G. sağ olsun, az kalsın blogumun konusu Sertap Erener'in yeni albümü olacaktı ama artık başka bahara, bir çaresi bulunur elbet onu da yazarız!

Bu yazının konusu homoseksüellüktür. Eee, ne demüşler cenk etmeeee sevüş! Men buna inanıram!

Mevsimlerden kış, güneş yeni yeni doğuyor, zamanın nasıl geçtiğini anlamayan bizler Tanju Okan misali 'şerefe'lerimizle, 'prost'larımızla şarkılardan şarkı beğeniyoruz.

Yok, yanlış hatırladım, yukarıda bahsettiğim o günün sonlarıydı. Bir kaç saat öncesine dönersek eğer tam doğru zaman olacak.

İşte o zamanlar, masa başında muhabbet döndü dolaştı "Ne olacak bu Türkiye'nin hali"ne geldi. Hayır, hayır... Konu döndü dolaştı Türk insanına pek de örnek sayılamayacak olan bizlerin gayler hakkındaki görüşlerine geldi. Soranlar Alman, hesaba çekilenler biz zavallı Türkler.


Verdiğimiz cevaplar onları üzdü. Haliyle Almanlar üzüldü diye bizler de üzülmüş sayıldık.

O kadar üzüldüler ki handiyse ağlayacaklardı: "Bu kadar kapalı olduğunuzu düşünmüyordum!" Ama şarkılar izin vermedi. Ah bu şarkıların gözü kör olsun!

Nedenmiş? Merak ettik tabii: Meğersem en yakın arkadaşlarından biri gaymiş bu kızların.

Biz meramımızı anlatamadık, onlar bizim fikrimizi değiştiremedi; boş bir tartışma döndü dolaştı yine kadehler buluştu, dertler bir nebze unutuldu.

Neydi derdim(iz)?

Tamam, başa dönüyoruz! Çok geçmişe değil, üniversite yıllarımın başına; hani o saçları uzatma heveslisi olduğum yıllar, gereksiz müzik tutkusu, egomun tavana vuruşu, "küçük dağları olmasa da bir kaç tepenin yaratılmasında bir kaç kişiye yardım ettim" duygusu falan da filan...

Apaçık belli: Modern insanız, onlar basamağının birden büyük olduğu yüzyıllarda yaşıyoruz. Felsefe, siyaset bizden sorulur!

Anlatabiliyor muyum? İnsan yaşamında o 'salak' ve 'gereksiz' dönemlerden bir dönem içerisindeydim.

İşte o dönemler savunduğum bir düşünce: Gay'lik pekala normaldir! Doğada da vardır! Hangi yüzyılda yaşıyoruz yahudur! Hala bu tarz örümcek kafa insanlar yeryüzünde dolaşıyor mudur! Oldu, kitapları da yakarsınız siz şimdidir! Hayat bir rüyadır! Benim de Ermeni arkadaşlarım vardır! Hangi siyasi sistem tam manasıyla uygulanabilmiş kidir!

Yani, klişe üzeri rendelenmiş klişe parçacıkları! Afiyet olsun!

Aslında o zamanlar, bildiğiniz, sözlük anlamıyla modern insanın ta kendisiydim!

Neden sonra değiştim?

Çok yakından tanıdığım, biraz muhafazakar tarafından emin olduğum, pek de sevdiğim bir abimizin bir gün sofrada, konu artık nasıl oraya geldiyse, 'gaylerin çok normal olduğundan' bahsetmesi beni değiştirdi. O yaştaki adamın böyle düşünmemesi gerekiyordu; genç olan, modern olan, üniversite okuyan bizdik, ona ne oluyordu?

Konunun nasıl oraya geldiğini bence sormayın! Malum, rakı sofrasının kaçınılmaz konularından biri de dindir, İslamdır. Konu orada buraya geliyorsa, şurada konu buraya nasıl gelir? Hadi size içler dışlar çarpım sorusu!

İşte o günden sonra dedim ki insanoğlu bir yanlışa inanmış hayatına devam ediyor. Bu durum ne kadar normaldir vb. içimdeki soruların baskısına daha da dayanamayıp var olduğunu bildiğim ama hiç okumadığım bir kitabı gittim Üsküdar'dan aldım:

Homoseksüelliği Önleme Rehberi. Yazarları Amerikalı psikologlar Nicolosi'ler.

Merak etmeyin, kitaptan bölümleri yazıp zamanınızı almayacağım. Amacım böyle bir kitabın varlığını bilmeniz. Hatta Kaknüs Yayınları'ndan çıkmış bu alanda başka bir kitap daha var.

Niye bu kitabın varlığını bilmenizi istiyorum?

Çünkü, öyle bir gezegende yaşıyoruz ki bize bir 'şey' söyleniyor, sonra da üstüne bu doğrudur deniyor, biz zavallı insancıklarda hemen o 'şey'in üstüne balıklama atlıyoruz.

Bu konuda o 'şey' şu oluyor: Amerikan Psikiyatri Derneği eşcinselliği hastalıklar kategorisinden çıkarttı. Bilim bile bunu söylüyor, hala sen neyi iddia ediyorsun?

Hooop! Bırakın yemi, oltayı bütün halinde yutuyoruz haberimiz yok!

Halbuki, alanında bayağı tanınmış olan bu psikologlar tam tersini iddia ediyor. Kitap ise oldukça bilimsel! Hani öyle iddia edildiği gibi 'dinci' bir kitap değil, referanslı falan yani, ciks!

Hatta kitabın başlarında şuna benzer bir şey söylüyor yazar: " Burada amacımız eşcinselliğin çocukluk dönemi travmaları yüzünden oluşan tedavi edilebilir bir sorun olduğunu anlatmaktır buna karşı yürütülen oldukça büyük lobi faaliyetlerine karşı. Yoksa amacımız şununla sevişin bununla sevişmeyin tarzı bir ahlak polisliğine soyunmak değildir."

Hakikaten çok büyük bir faaliyet var bu konu hakkında. Mesele ha bire gündeme düşen Fatih Sultan Mehmet'in eşcinsel olması gibi. Yahu, bırakın Allah aşkınıza!

Veyahut doğada da eşcinsel eğilimlerin görülmesi gibi. Sanki doğada olunca pek normal bir şeymiş gibi. Desmond Morris'in İnsanat Bahçesi kitabı bu konuyu dolaylı olsa da ele almış bence. Fikir sahibi olunması için okunmalı.
İşte size girişten bir bölüm: "Under normal conditions, in their natural habitats, wild animals do not mutilate themselves, masturbate, attack their offspring, develop stomach ulcers, become fetishists, suffer from obesity, form homosexual pair-bonds, or commit murder. Among human city-dwellers, needless to say, all of these things occur."
Yanlış anlaşılmalara sebebiyet vermemek için bunu belirtmeyi uygun görüyorum:

Bu yazımda biraz esprili olaya yaklaşsam da bazısı arkadaşım olan kişiler belki 'hastalık' 'sorun' 'travma' cümleciklerime kırılabilirler.

Ama nasıl ben über süper sorunsuz bir insan değilsem, her tekil şahıs gibi sorunlarım varsa sizin de sorunlarınızdan biri bu ve bunu aşmanız gerekir.

OSHO'nun eşcinsel birine cevabı gibi: "Bu durum kesinlikle anormal bir şey değildir, bu durum kesinlikle günah değildir, bu durum kesinlikle ayıp değildir ama bu durum sizin cinsel gelişiminizde bir seviyede takılı kaldığınıza işarettir ve bu durumun aşılması lazımdır." Cümleler benim ama internette araştırırsanız buna çok benzer olduğunu göreceksiniz. Şimdi o paragrafı bulmaya üşendim!
Hatta şöyle de diyor OSHO: "It is just a social idea that something is wrong in it, but nothing is wrong in it. It is good at least that you feel attracted to somebody. So the first thing is to accept it; don't reject it, otherwise you will never be able to solve it. Through acceptance there is a possibility of its disappearance. The more you reject it, the more you will become attracted to boys, because whatsoever is rejected creates attraction. Live it out and it will disappear. Homosexuality is a necessary phase in the growth of a man or a woman."
Paragraf OSHO'nun "The book of man" kitabından alınmıştır.

Hadi öperler...

Ne dinledim:

9 Nisan 2013 Salı

Tasavvuf Sohbetleri

Uzuun zaman önceydi. Hatta o kadar önceydi ki bir odada iki kişi kaldığımız, fakir ama gururlu günlerimizdi. Henüz yıllanmamış hayallerimiz, hiç söz dinlememiş gençliğimiz, ağarmamış aydınlıklarımız, kireç tutmuş çaydanlıklarımız vardı. Samimi, rutubet kokan, tozlu ama Abidin Gubidin Dino'msu mutlu ve huzurlu, koyu, pis pastel renklere bürünmüş bir evde hüküm sürüyordu krallığımız.

Neden sonra kapitalizme yenik düştü bu bedenler, onu pek hatırlamıyorum! Hep bulanık hatıralar, sanki unutulmak istenmiş gibi...

Yuh! Blogda edebiyat yapmayı sevmem demiştim, yapanı da sevmem! Babasını da sevmezdim. Haa, anasının başımızın üzerinde yeri var!

Neden böyle bir girişle başladım bilmiyorum. Hah, hatırladım: İşte ben öyle bir krallıkta iken tanıştım onunla veyahut duydum ismini. Dedim ya, çok net değil hatıralar.

Evet, blogumun bu konusu Cemal Nur Sargut.

Doğru! Hani şu televizyon programlarına çıkıp çıkıp tasavvufu o zarif hareketleriyle, o latif ruhuyla, o huzur veren sesiyle anlatan kişi.


Gerçek isminin hakikaten Cemal Nur olduğuna dair şüphelerim hep oldu. Acaba dedim 'gerçek ismi mi' yoksa 'sonradan kendisine yakıştırılan isim mi?'

Doğuştan gelen isim ise isminin hakkını çok iyi vermiş. Yok eğer sonradan verilmişse ismi, bir insanı ancak bu kadar iyi anlatabilirsiniz derim.

Bir zamanlar bir hikaye okumuştum. Dede Korkut'un hikayelerindendi bunlar. İsim verilmez diyordu alınır. Eğer yiğitlik yaparsan ismin yiğit olurdu mesela. Şimdi düşünüyorum da ne derin hikayeymiş.

Hem 'Cemal'. Allah'ın güzel isimlerinden. Dikkat ederseniz celallenmiş halini çok az görürsünüz onda. Hem de 'Nur'. Kimin konuştuğuna dikkat ederseniz eğer...

Yukarıda bahsettiğim yıllar geçip gitmişti; insanoğlu biraz değişmişti. Biraz ama çok değil.

Derken bi telefon geldi, D. den. Hadi, diyordu, bu gün Cemal Nur Sargut'un konferansı varmış hep beraber gidelim oraya.

Yanlış hatırlamıyorsam Altunizade taraflarında bir yerlerdeydi. Gittik, güzel ve ferah bir salon, epey kalabalık, önlerden yer bulduk. Deniz Arcak da oradaydı; rahatsız etmeyecek bir selam vermiştim ona, big fan of you yeahh!

Şefik Can Hoca uyarlaması Mesnevi dersiydi, zamanın nasıl geçtiğini anlamadık. Tabii ki benim elimde notlar, çiziktirilmiş boş sayfalar, ucu bitmiş kalemler...

Çıkarken Cemal Nur Sargut bana konferansı beğenip beğenmediğimi sordu. "Çok güzel" olduğunu söyledim. Ama asıl duygularımı yansıtsaydım koşup zıplayıp dans ederek 'eureka eureka eureka' diye bağırıp durmam gerekirdi!

Aylar geçti, yıllar geçti, renkler soldu, gün kayboldu, İlhan Şeşen'e selam oldu, yeşil ufak bir kitabı bitirdim İzmir'deyken: Dinle! Hocamınızın sohbetler dizisi kitabı.

Sonra yattık kalktık, yattık kalktık hoop İstanbul'dayız. Amerikalı tasavvuf meraklısı arkadaşımız L. hocamızın sohbetlerini çok beğendiğini söylüyor. Hatta garip bir şekilde Türkçeyi çok iyi konuşuyor, sohbetleri dinleyebiliyor ya işte o zamanlar kıskançlık mı hayranlık mı öyle ortaya karışık bi duygu bulamacı oluşuyor bende!

L.'nin yakın zamanda Cemal Nur Sargut'un sitesini Facebook'ta paylaşmasıyla bende de bu siteyi paylaşma hırsı oluşuyor ve bu yazıyı yazıyorum.

Cemal Nur Sargut'un kitaplarının basıldığı harika bir yayınevi: Nefes Yayınevi

Sitenin sol kısmında yer alan video arşivine baktığınız zaman, göreceksiniz, tasavvuf derslerinden, Fususu'l-Hikem'e oradan kültür konferanslarına dair bir sürü dersler, konferanslar bulunuyor. Hatta şanslıysanız canlı yayını takip edebilir, daha da şanslıysanız bizzat gidip sohbetlerini hocamızın yanında dinleyebilirsiniz.

Aklıma sevgili arkadaşım Y. nin geçenlerde evdeyken söylediği geliyor: "Bu şirketler, iş, kapitalizm, yorgunluk, para hep maddi zevkleri ön plana çıkarıyor, bazen düşünüyorum, çok maddi alemde seyreden bir insan oldum, insan manevi tarafını da kuvvetlendirmeli, namaz kılsam falan, en azından, iyi olur..."

Hemen sonra Kadıköy'e gitmiştik, sanırım bi kaç bira içmiş olabiliriz...

Mesele, bu karmakarışık zamanlarda kendini bulmak için yapmamız gereken yegane şeylerden biri: Sohbet!

Bu okumakla zor olur, en iyisi O'nu dinlemek...

Tavsiye ediyorum, Nefes Yayınevi'ne girip sohbetleri izleyin. Elin Amerikalıları bile yapıyorken sen niye yapmayasın!

Neler neler dinledim:


6 Nisan 2013 Cumartesi

Futbol Zevki

Küçüklüğümde maç izleme tutkusuna sahip olanlara karşı büyük bir önyargı içerisindeydim. Büyüdüm, aradan seneler geçti, bakıyorum hala bir değişiklik yok: Ne bende ne de onlarda!

Bu yazıyı bu gün yazmamın sebebi nicedir tanıdığım bir arkadaşımın dün Fatih Terim'in yaptığı hareketlere acayip bir şekilde sinirlenmesidir. Umarım bu yazıyı okumaz da ufak da olsa bi darılma durumu yaşanmaz.

Darılma durumundan şu yüzden korkuyorum: Kendini spor klüplerine adayan bu tür insanların büyük bir duygusal problem yaşadıkları düşüncesindeyim; bu yüzden aniden, mantıksızca her şeye tepki gösterebilirler.

Tamam, kabul ediyorum: Büyük ihtimal benim de psikolojik bir problemim var ki bu spor sevdalıları bana çok garip geliyor hatta küçümsüyorum onları. Acaba zekalarından şüphem mi var birazcık? Ne pis adammışım ben de...

Şöyle anlatayım: Bir insanın niçin bir spor klübüne ve onun renklerine sempatisi olur? Bir insan neden tuttuğu takıma küfredilince anasına sövülmüş gibi bir hale bürünür?

Bu soruları hep bir yerlerde görmüşüzdür. Haliyle, cevapları da çoktaan verilmiştir denilebilir ama ben göremedim.

Benim teorim şu yönde: İlkçağlardan kalma bir psikolojik travma!

İnsanoğlu hayatı anlamlandıramayınca, egosunu tatmin etmek ve zihninde dolaşan binlerce cevapsız soru(n)dan kurtulmak için, en azından onları bir anlığına da olsa unutmak için, kendini eğlendirme yönleri bulur.

Romalılar zamanında bu olimpiyat oyunlarıydı, arena dövüşleriydi. İnsanlar giderdi ve izlerdi.

Bakın, arenada dövüşmek başka onu izlemek başka! Dövüşmek bir anlamda izlemekten daha mantıklı. Yani o durumda aktifsin, zihnini savuşturmuyor, aksine 'o an'ın içindesin.

Spor yapmakta bunla alakalı! O zamanki olimpiyatlarda koşucu olmak başka, onları izlemek başka. İzlerken aptallaşırsın, yaparsan gelişirsin.

Geçmiş ve gelecek gibi... Geçmişe takılan insanlar, nostalji takıntıları, geçmişte yaşayanlar veyahut gelecek hayallerinde gezen insanlar, bu günün işini yarına bırakanlar, olmamış zamanları düşünerek depresyona girenler... Bunların hepsi hayallere takılı olmaktan kaynaklanır, bağlanırsın, hele de alışkanlık haline geldikten sonra, Allah korusun, manen ve madden hastalanırsın.

O yüzden 'an'da olan yaşayandır denir ya... O anda hayal yoktur, gerçek vardır, Hak vardır.

Ama insanoğlu hayallerde gezme alışkanlığından, vesveselerinden, narsistliklerinden, enaniyetlerinden hiç ama hiç kurtulamamış, o yüzden hep ama hep takıntılı yaşamıştır.

Takıntılar: Seks, futbol, televizyon, para, şöhret, teknoloji, din, siyaset... ekle babam ekle...

Oha, futboldan bahsederken konu nereye geldi!

Yani şunu diyorum: Sen futbolu seviyorsan sadece oyna, oynarken belki gerçeği bulursun ama 'o yirmi iki kıllı adamın ne harika şutlar çektiğini izlemek için koltuğuma oturup arkadaşlarımla iki bira yuvarlayayım' dersen gerçeği bulamazsın. Tabii ki maksat arkadaşlıksa eyvallah ama ya değilse?

O zaman gülünç durumda kalırsın ama farkında olmazsın; takıntı böyle bir şey.

Ne dinlemedim ki?

1 Nisan 2013 Pazartesi

Alkol Yasağı ve Saatlerin Şakası

Bu senenin bir Nisan şakası herhalde dün yapıldı: Saatlerin bir saat ileri alınması! Hala o uyuyamadığım bir saatin acısını çekiyorum. Uykuuu biraz uykuuuu bütün isteğim buydu! Duyguya gerek yok! Hele de bu vize döneminde hiç!

Dün gittiğim 'sabah' kahvaltısına geç kalmamak için saatimi normal kalkmam gereken saate ve bir saat öncesine kurdum ki olur ya, telefon 'otomatikman' kendini ayarlamaz, geç kalırız.


O yüzden, uyandığımda, uyku sersemliğimin gazabı yüzünden, saate bakıp basit matematik işlemlerini yapamadım, pes ettim ve arkadaşı aradım: "Yaaa şu an saat kaç?" Halbuki bırak ilk okul bir matematik problemlerini duvardaki guguklu saate baksam bütün iş çözülecek ya, neyse ya ben bişi demiyorum.


Her sene olur bu muhabbetler: "Ayol saati ayarlamamışım, yok telefon kendi kendine ayarlanmış haberim yokmuş, hocam saatin azizliğine uğradım sınava bu yüzden giremedim" gibi...

Ne zaman sona erecek bu sistem o da ayrı bir muamma! Her defasında, bu sefer saatler son kez ileri/geri alınacak diye haberler çıkmıyor mu?

Bir de benim ayrıca merak ettiğim bi husus var: Bu ayarlamalara kim karar veriyor? T.C. içerisinde gerçekten 'Saatleri Ayarlama Enstitüsü' mü var? Ya da mesela meclis mi karar veriyor bu duruma, son söz Tayyip Erdoğan'a mı ait yani?


Dedim ya o bir saatimi geri istiyorum, belki problem saatlerde değil bahar yorgunluğumdadır. Bu ne böyle hep uyku hep uyku istemek yahu?

Bir Nisan Pazartesine denk geldi böylece Pazartesi Sendromu oldu mu herkese 2013'ten bir kapak! Gerçi yıllardır öğrenci olduğumdandır bir türlü yaşayamadım şu sendromu, çok merak ediyorum.

Bence tek sendrom vardır o da sabah sendromu. Benim için her gün erken kalkmak bi kıyımdır, felakettir!

Yatılı okulda kalırken orada bulunan hocanın bize uyanmamız için kızarken dediği gibi: "Akşam yatmıyonuz, sabah kalkmıyonuz!" Ben buna kısaca boş gençlik sendromu diyorum, o da artık başka yazının konusu olsun. Yoksa, konu konuyu açar, burada sabaha kadar yazarım vallahi!

Bir Nisan hem Game of Thrones'un hem de Leyla İle Mecnun'un günüydü. Walking Dead ise sezon finali yapıyormuş ama onu izlemiyorum.

Game of Thrones'u sabahleyin kahvaltı yaparken izlemiştim büyük bir heyecanla. Elbette pek umduğumu bulamadım ama ne zaman tamamen bir bölümünden süper bi biçimde memnun olunuldu ki?

Leyla ile Mecnun'u ise öyle güzel güzel çayımı koyup diziyi izlemeye başlamışken, tam o anda, jenerikin bitip de dizinin başladığı o anda arayan G. yüzünden ve ondan hemen sonra arayan Y. yüzünden ve dizinin benim gibi fanı olan bi kaç 'gereksiz' arkadaşın ha bire "aaa çok iyiydi şu espri zuhahahah" diye aramaları yüzünden izleyeMEdim. Başından 15 dakika tamamen gitti ve aralar zaten telefonlarla kesinilip durdu/duruldu/durduruldu/dalgalandı da duruldu/en son sana vuruldu...

Gerçi bu yazıyı okuduktan sonra G. arayıp der 'önce sen beni aradıydın' diye. İşte, Leyla ile Mecnun izlerken kimse beni aramasın diye önceden o işleri hallediyorum ki rahatsız edilmeyeyim!  Doktoooor doktoooor! Oynatmaya az kaldı!

Bu vize haftalarında bizim başımıza bu harika dizileri saran hükümeti protesto ediyorum!

Her şeyi hükümete yıkıyoruz ya bunun da suçlusu AKP amına koyim partisi!

Bu sefer de Kadıköy'de içki yasaklanıyor kampanyasıyla devrim yapılmaya çalışılıyor a dostlar! Ama tabii ki bu kez odak noktası Kadıköy belediyesi ve başkanı Selami Öztürk. Kadıköy'de İçki Yasağı Yok diye bir yazı koyulmuş bloga, okunulup olay nedir tamamen öğrenilmeli.

Geçen Kadıköy'e hadi bişeyler içelim diye gittiğimizde elimizde biralarla öyle sokak ortasında takılmıştık, üstelik kalabalık bi grup olmamıza rağmen kimse "Kardeşim içemezsiniz bu yasssak, rahatsız oluyoruz" demedi.

Ama ve lakin her Türk insanının canı gönülden bildiği gibi biz Türkler içmeyi çok beceremiyoruz. Galata civarlarında buna benzer olaylar yaşandı, şimdi ise Kadıköy sakinlerinden bazılarının sanırım bardağı taşmış.

En son İzmir'e gittiğimde karşı komşumuzun arabası paramparça olmuştu o civardaki sarhoşlar yüzünden. Muhitimizde çok kaliteli barlar var ama her ne oluyorsa geç saatlerden sonra insanlar azıtabiliyor. Bunu muhafazakar insanlardan ziyade içki içen, partilere giden, kendisi de bir zamanlar azıtmış/azıtabilmiş insanlar daha iyi bilirler, olabilecekleri.

Tabii bunun engellenmesinin sebebi insanların daha çok bilinçlenmesi mi yoksa barları ve tekelleri daha erken kapatmak mı bilemeyeceğim.

Bir hafta önce yine Kadıköy'deyken, saat iki buçuk gibi, ben artık evime dönmeye karar vermişken arkadaşlar eve gidip içmeye devam kararını verdiler ama bira satan yer bulamadılar. (Ben de bu arayışın bir kısmına tanık oldum ama sonra eve döndüm) Sonradan anlatılanlara göre bi kaç bira alıp eve dönmek onların yarım saatine mal olmuş.

Mekan Kadıköy çarşı! Saat iki buçuk! Gece alemi için çok erken bir saat ve alkol satacak yer yok, mekanlar zaten ikiden sonra kapanıyor! Eeee nereye sıçacak bu millet!?

Elbette bendeniz buna bir çözüm buldum: Üsküdar'da yaşamak! Bazılarının dediği gibi Üsküdar'da içki satışı yasak değildir, oturduğum yere beşer dakika uzaklıkta iki tekel var ve hemen hemen sabaha kadar açıklar. Ama Üsküdar'da böyle 'azıtma' vukuatları oluyor mu? Ben hiç rastgelmedim!

Üstadın dediği gibi önce esnaf izin vermeyecek, esnaf dikkat ederse hiç sorun çıkmaz! Erdal baggalın dediği gibi "Alışverişi süpermarketten yaparsın ama cenazene bakkal gelir!"

Yani diyorum ki önce orada yaşayan halk önemli. Orada yaşayanlar rahatsız oluyorsa, paşa gönlün bilir, evinde otur zıkkımlan mesela!

Zaten bu alkol fiyatlarıyla daha ne kadar zıkkımlanabiliriz onu da ateistler düşünsün!

Bazen yasaklar işe yarıyor: Sigara yasağı mesela. Hele de benim gibi vapurlarda içeriye giremeyen biri için über süper bir olay bu yasak. Oh mis! Kimse o boğazın tadını çıkarırken bana engel olmuyor.

Mesela geçen Pazar günü! Sahilde kafede arkadaşlarla oturmuşuz denizin ve güzel havanın tadını çıkarıyoruz. Tam önümüzdeki masada pörsümüş ciltleriyle iki adet yaşlıca kadın oturmakta ve sigaralarını pöfürdetmekteler. Rüzgar tanrısı Hermes sağ olsun bütün duman arka taraftaki bizlere gelmekte. Ama öyle bi zehir gelmekte ki bize sanki kadın sigarayı değil de kendisini yakmış ve kendi kendini içiyor. Ne mi yaptık? Hiç! Çünkü kalkıp başka tarafa geçebilirdik, gerçi geçmedik diğer tarafa, oturduk bütün sigaraları biz de içtik!

Küçük bir anı aklıma geldi anlatayım da yazıyı bitireyim artık. Sevgili dost F. nin şöyle bir anısı olmuş. Bir gün, her zaman uyumayı seven dolayısıyla her zaman geç kalan beni beklerken sahilde bankların birine oturmuş takılıyor. Derken yanına bir adam gelmiş, sigara paketini cebinden çıkarmış, otomatik bir biçimde kendisi yakarken yanında oturan F. ye de uzatmış sigarayı.

Öyle ya, çakmak isterken kibarlaşan, sigara yakarken ayıp olmasın diye karşısındakine sunan bir milletiz.

Neyse, F. de racona uyarak kibar bir şekilde teklifi reddettikten kısa bir süre sonra adama dönüp: "Beyfendi, sizce birine sigara uzatmanız yeterince ayıp değil mi?" demiştir. Adam tabii ki önce dumur! Sonradan haklısın, zararlı ama alışkanlık falan bir şeyler gevelemiş adam. Hatta diyalog öyle bi duruma gelmiş ki adam F. nin zekasına ve düzgün ahlakına hayran kalmış, benim de kızım üniversitede, bence tanışın noktasına getirmiştir muhabbeti.

Yani diyorum ki bilinçaltımız berbat! Alkol diyoruz yasaklanıyor diyoruz özgürlük diyoruz ama alkolü anormal bir şey olarak addetmiyoruz. Sigara yasağı diyoruz, serbestlik diyoruz, istediğim yerde içerim bana ne diyoruz ama sigaranın anormal bir şey olduğunu unutuyoruz.

Yani diyorum ki bilinçaltımız berbat! Sıçayım bilinçaltlarımıza! Bizden bi bok olmaz!

Neler dinlemedim ki!