27 Ekim 2014 Pazartesi

Tek Cümle, Çok Şey

"Bana kendimi oyalamak için iş verme, bana kendimi bulmak için meditasyon öğret!"

25 Ekim 2014 Cumartesi

Cevabı Aldım

Kafam son zamanlarda oldukça karışık. Pardon, yanlış söyledim: Yıllardır; yıllardır kafam çok karışık.

Bu durumu somut olarak aylar önce bir meditasyon sırasında duydum. İnsan kafasının karışıklığını duygusal olarak hissedebilir. Hayatının düzensizliğinden, gidişatından da görebilir. Ama ben, bunlardan farklı olarak, o meditasyon sırasında zihnimin deli gibi konuştuğunu duydum.

Hangi OSHO meditasyonunu yapıyordum hatırlamıyorum. Güneşli ve güzel bir gün olduğunu biliyorum gerçi. Son 'yatma-oturma' kısmında derin bir uykuya çökmüş olmalıyım ki zihnimin bıdıbıdıbıdı konuştuğunu duyup, onu sabırla biraz dinleyip uyandım. Zihnimden adeta ayrılmıştım; içimdeydi ama ben, onu dinleyen kişi, farklıydım. Kendi sesimin pek de tekin olmayan bir gevezelikle konuştuğunu duyuyordum.

Meditasyon bitişinde bunu oradakilerle ve meditasyon hocamla paylaştım. "Çok güzel bir gelişme!" dedi İtalyan meditasyon hocam "Ama herkese olur öyle!"

Son bir yıldır ise kafa karışıklığım genellikle iş ve kariyer konularında. İki gün önce eski işimden kendi isteğimle ayrılıp yeni işe girişim bu karışıklığı daha da bulamaçlandırdı kafamda.

'Persona' adı verilen maskeleri takıp kendimize kendimizden uzak olan kişilikler 'personality' oluşturmak. Zevksiz bir yaşam, gereksiz bir sıkıcılığı olan.

'Sevdiğin işi yapmalısın' denilen yaklaşımdan çok uzak olan bir yaklaşım bu. Ya sevdiğimiz iş yoksa?  Arbeit macht frei?

Hem bu sebeplerden dolayı cevap aramak için hem de Üsküdar'dan taşınmadan son bir kez ziyaret etmek için dün (Cuma günü) Aziz Mahmud Hüdayi türbesini ziyarete gittim.

Çıkışta etrafta şöyle bir turladım. Cuma günü vakit namaza yaklaşmakta olduğu için cami avlusu ve türbe etrafı tıklım tıklımdı. Yasin okuyanlar, dilenenler, satıcılar, samimi duacılar, ikircikli duacılar, tevhiddekiler, tevhide gelemeyenler, ölüler, diriler, kediler, köpekler hepsi oradaydı.

Herkesin mi kafası karışık?

Öğleye kadar izinliydim taşınma muhabbetlerim için. İşe doğru yola koyulurken seneler önce bir can sıkıntısı sonucu ziyaret ettiğim ve saatlerce muhabbet ettiğim türbenin etrafındaki esnaflardan birini gördüm. Eski balıkçılardan biriymiş; şimdi ise kitap, seccade, tespih, zemzem suyu falan satıyormuş.

Selamlaştıktan sonra biraz sohbet ettik. Gözlerimin içine bakarak konuşuyordu. 60 yaşındaymış ama 40 gibi gösteriyor. Nereden geldiyse konu tam da benim aradığım cevaba geldi: "İnsan önce maneviyatını düzeltmeli, maddi yaşam onun peşinden kolayca gelir" dedi kitapçı.

Onun maneviyat kelimesinden anladığı ile benim bu kelimeden anladığım şey yaşam tarzlarımız dolayısıyla korkunç derecede farklı olsa da o an bu cümleleri söylediğinde, nedense, sembol ve mana olarak benimle aynı şeyi paylaştığını anladım.

Basit bir cümleydi, herkes söyleyebilirdi, herhangi bir kitaptan okuyabilirdim bunu.

Ama söyleyen insanın o andaki manevi hali, benim zamanlamam (timing) ve Zeitgeist'in duruma uygun oluşu mükemmel bir bütün oluşturmuştu.

Haliyle ben de cevabımı almıştım. Veya hissetmiştim diyelim.

Kafamın karışıklığı ise hala geçmedi. Sanırım hiç geçmeyecek. Olsun.

Cat Stevens'dan The Wind şarkısını dinledim yazı boyunca:


23 Ekim 2014 Perşembe

Bazen Geceleri

Bazen geceleri 'deprem oluyor laan!' diye uyanıyorum, bildiğin sarsılıyorum, bir acayip titriyorum. O heyecanla ışığı yakıyorum, lamba sallanıyor mu diye bakıyorum, telefonum cüzdanım nerede diye kontrol ediyorum, hemen aşağıya inmem gerekebilir diye. Sonra kendime geliyorum, bakıyorum kimseden ses seda yok, yavaşça yatağa geri dönüyorum. Ama kalbim hala küt küt atıyor.

Bazen geceleri uykuya yeni yeni dalmışken OSHO'yu görüyorum. Gülümseyerek bana bakıyor. Başını sallıyor onay verircesine. O heyecanla uyanıyorum, içimde garip bir huzur oluyor, kalbim yine küt küt atıyor.

Bazen geceleri uykumun en derin yerinde, ya da gecenin köründe, olağanüstü mistik rüyalar görüyorum. Biraz ürkerek uyanıyorum, gücüm yeterse rüyayı not alıyorum, bir sonraki gün mistik dostlarıma yorumlatmak için. Rüyayı gördükten sonra da, rüyayı yorumlatırken de kalbim küt küt atıyor.

Bazen geceleri genellikle esmer olan kızların nefeslerini dudağımda hissederek uyanıyorum. Bildiğin sarsılıyorum, bir acayip titriyorum. Neşeyle ona sarılarak uykuma geri dönüyorum. Kalbim küt küt atıyor.

Bazen geceleri hiç bir bok olmuyor, geceyi hissetmeden sabaha uyanıyorum. Kalbimin hala neden attığına şaşırıyorum.

Bu yazıda bana eşlik eden parça: System Of A Down/Chop Suey!


21 Ekim 2014 Salı

Üsküdar'dan Gider İken

Dört sene geçmiş üzerinden, yıllanmışız epeyce; zevksizlikler, endişeler, kırgınlıklar, sinir bozuklukları, umutsuzluklar, doyumsuzluklar hepsi burada yaşanmış. Ama bunca sene sonra bu yazıyı yazarken bu mekan hakkında elimde kalan şeye bakıyorum da en çok mutluluk yaşanmış.

Bir insandan ayrılmaktan daha çok yıkıyor beni bir yerden ayrılmak. İnsan anılarda kalıyor, anımsıyorsun, yad ediyorsun. Ama mekan insanı da içeriyor, insanın enerjisi mekanda takılıkalıyor. Elbette insan mekanı mekan yapıyor, insansız mekandan bize ne, ama ne bileyim işte, ayrılık beni hep hüzünlendiriyor.

Üsküdar'dan taşınma merasimim de hüzünlendirdi beni. Üniversite hayatımdan sonra girdiğim ilk işimden ayrılış haftam ile Üsküdar'daki evimden ayrılış haftamın aynı hafta olması iyice depresif hale soktu beni.

"Çiçeklerle konuşursan balkonunda birbirinden güzel çiçeklere sahip olursun" derlerdi, ben buna bizzat şahidim. Dualarla pişirilen yemeğin lezzetin ötesinde bir lezzete sahip olması gibi. Güzel düşünceler ile etkileşimde bulunduğun mekan da haliyle, gerçekten, büyük bir güzelliğe dönüşüyor. Asıl olan hayal, gerçek zannettiğimiz şey ise bu hayalin bir sonucu oluyor.

Üsküdar'daki bu evde aşık oldum, bu evde ayrıldım, burada hüzünlendim, burada sevindim. Bu evdeyken mezun oldum, bu evdeyken derslerim yüzünden ağır hayal kırıklığına uğradım. Bu evdeyken işe girdim, bu evdeyken işten ayrıldım. Burada öldüm, burada dirildim. Güzel dostlara burada da sahip oldum, burada da, yeri geldi, dostlarımı bırakmak zorunda kaldım. Burada kilo aldım, burada kilo verdim.

Hayatımda büyük öneme sahip olan, belki de sahipliğin ta kendisine, burada şahit oldum.

Burada umutlandım, burada umutsuzluğa kapıldım.

Dört sene Üsküdar'daki bu küçücük evimde epeyce büyüdüm, çok değiştim.

Değişimimde ve farkındalığımın artmasında elbette Boğaz'ın bekçilerinden olan sevgili Aziz Mahmud Hüdai Hazretleri'nin de büyük etkisi olmalı. Onun enerjisini de hep burada hissettim.

Hüzünlensem de ayrılıklardan, tek ben değilim bunu böyle yaşayan. Ayrılıklardan şikayet etmek insanların kozmik bir bilincinin ürünü. Ney'in güzel sesinin aslında bir şikayet olduğunu bildiğim halde, yine de, hüzünleniyorum işte.

"Her dem yeniden doğarız, bizden kim usanası" diyen Yunus Emre'nin peşinden cesaretle giderek yeni bir mekana, yeni insanlara, yeni olanaklara açılmak lazım.

Bakalım yeni ev ve yeni iş şimdiki bana ne getirecek? İzleyip göreceğiz.

Güzel ev sahipliğin için teşekkürler Üsküdar sahil'deki evim!
Bol bol geleceğim, önünden çokça geçerim, merak etme.

Bu yazıyı yazarken elbette Üsküdar'a Gider İken'i dinlemedim. Peki neyi dinledim?


23 Temmuz 2014 Çarşamba

Rakamla '3' Resim

 Kimileri bir Afrika atasözü diyor, kimileri Kızılderili dostlara ithaf ediyor. Yukarıda ise 'Platon dedi' diyorlar. Kim ne derse desin, feleklerden bir felek olan suyun akışı hepimizi sırılsıklam ediyor, farkında olmuyoruz. Aşk ile sarmaş dolaş olmadıkça da farkında olmayacağız.
 Tanrı hakkında konuşmak bir meslektir, din adamlığıdır; belki de bir akademisyendir, tanrı hakkında konuşur ve para kazanır. Tanrı ile konuşmak ise Nirvana'ya ulaşmaktır, Tur Dağı'na çıkıp onun sesini duymaktır, Kadir Gecesi'ndeki yıldızların kadrinden kat kat daha parlak olup bütün kainatı cem etmektir. Tanrı hakkında konuşan çoktur, Tanrı ile konuşan hemen hemen hiç yoktur.
Maksut Hulusi Efendi'den  "Surette kalmış nicesi, davayı hak eğlencesi. Dünyayı tutmuş pençesi, kalbinde yok aşktan nişan."  doğduğu gibi aşksız ilim ancak boş konuşmaktır. Son Komançi şeflerinden biri olan Quanah Parker'ın bu sözü konuşmak ile yapmak arasındaki farkı anlatır; eylem ile düşünce arasındaki farktır bu.

 Buddha'nın ayak izleri. Sadece bir kere bırakmamış izlerini Buddha, bir çok yerde büyüklü küçüklü izlerden bulunuyor. Hangi Buddha'nın izleri olduğu da meçhul! Sorun kimin bıraktığı değil, niçin ve nerede bıraktığı. Halbuki Siddhartha Gautama'nın kendisi değil miydi hiçliğe ulaşan? Hiçliğe ulaşmak için illa toprağa basmak mı lazım? 'Ayakların biraz yere bassın' der gibi. Belki de en üst çakranın aktive olması için en alt çakranın da güçlü olması lazım. 
Peygamberin gölgesi yoktur, resmi yoktur ama ayak izi vardır. Hızır bastığı yerlere hayy vererek etrafı yeşillendirir. Kim bilir nasıl bir adımdır o, ne kutsal insanı taşıyan bir ayaktır o!
Mevlana 'Bugün Ahmed benim, ama dünkü Ahmed değil' diyor. Her devrin bir Ahmed'i olduğu gibi. 'Ama dünkü Ahmed'in ayağının tozuyum' diye de ekliyor ve 'Onun yolunun toprağıyım.'
O topraktan nice ayaklar geçmiştir, hiçbirinin izi yok.

17 Temmuz 2014 Perşembe

Oruç Bozduran Konser: Neil Young!

Zahiren öğrenci olup olmadığımı bilemiyorum ama içten içe hep öğrenci hissediyorum kendimi. Hal böyle olunca, 10 TL'lik öğrenci biletiyle Neil Young ve Crazy Horse'u izlemek 'okuyom ben ya' modundan 'Helal olsun Vodafone Freezone'a' moduna geçişimi sağladı.

Bir kaç gün önce iş çıkışı bir iftar programına giderken Neil Young konserinin afişini görüp 'Ulan, şuna da bilet alamadık. Ramazan ramazan konser düzenlenir mi be!' diye iç geçiriyordum ve ufaktan sövüyorum konsere gidebileceklere.

Nasıl içimde kalmışsa, hemen bir gün sonra sevgili dostum E.'den bir telefon geldi: "Neil Young'a bilet var elimde, gelir misin?" Saat geç saatlerden bir saatti ve ben uykuya dalmak üzereydim. Malum, Ramazan'dayız; her akşama bir iftar planı yapılıyor, olmadı bazı günler tek başıma, kafamı ve kendimi dinleyerek, iftar yapasım geliyor. 'Şu an geç oldu, yarın erkenden sana haber vereceğim, uyumam lazım' mealinde cevap attım.

Sabah ilk işim akşama iftar planı yaptığım iki arkadaşıma haber vererek buluşmayı iptal etmek oldu. Ofis çıkışı direkt eve geçtim, hava yağmurlu olduğundan üstüme kapüşonlu bir şey alarak vapurla Kabataş'a geçtim.

Tek duam konser anında yağmurun şakır şakır yağmasıydı. Hani böyle dibine kadar ıslanmak istedim. Etraftaki herkes sırılsıklam olsun, kızların ince bluzlarından memeleri görünsün, 'hey hey, my my' çalınsın, gül memeler çağlasın istedim.

Çok mu şey istemişim?

Evet, belki meme görmedim (Durdurun uçağı inecek var!) ama yağmur yağdı mı yağdı. Gözlerimi kapattım, ince ince göndermeler yapan Mikail sağ olsun, mızıkasıyla kulaklarımı gülümseten Mr. Young sağ olsun, adeta kendimden geçtim. Sahne ışıkları kimi zaman şimşek gösterilerinin ihtişamının altında kaldı. Yani, sahne ışıkları olmasa bile gökyüzünün hareketleri yeterdi. 'Free water' ise hikayenin en heyecanlı kısmıydı.

Bu arada, Teksaslı olduklarını belirtmekten bıkmayan Midlake'in bu kadar güzel olduğundan haberim yoktu.

'Her Ramazan canım soğuk bir bira çeker ama bu sefer hiç alkol kullanmak istemedim' diyordum kendi kendime. Bir kaç kez iki yetmişlik içmenin kıyısından döndüm. Ama en çok zorlandığım an bu konserde oldu. Utanmasam 'bir yudum ver lan' diye yanımdakilere çemkirecektim.

Ayıp yahu! Ramazan'da konser mi olur!

Korkmayın, korkmayın; orucumu bozmadım.
Bir şeyler yedik. Ama iyi yedik, gitara doyduk!

Anadolu Rönesansı

"Bir üniversite kürsüsüne Einstein,  Stephen Hawking, Newton, Pascal, Galile, Heisenberg toplansa ne olurdu?" diye yazmışlar çok da kalabalık olmayan bir mail grubuna. "Nedir yahu bu?" diyerekten açtım maili.

Devamı şöyleydi:

"Fizik bilginlerinin aynı dönemde aynı kürsüye toplanması ne kadar olağan dışı ise 13. Yüzyılda Anadolu’da toplanan bilgelerin bir araya gelmesi de aynı şekilde olağan dışıydı; Endülüslü büyük bilge İbni Arabi, Pir Mevlana, Hünkar Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre, Saadettin Konevi, Şemsi Tebrizi, Ahi Evran ve Şeyh Edebali."

Bunlar benim tanıdığım cümlelerdi. Kim atmış, niye atmış derken Anıl Yılmaz'ın yönettiği ve Hakan Tüner'in metin yazarlığını yapıp yardımcı yönetmen koltuğuna oturduğu acayip güzel bir belgeselin tanıtımını yaptıklarını gördüm. Cümleler filmden alıntıydı.

Halbuki ben belgeseli Üsküdar'da ilk elden izlemiş, daha sonra DVD'sini alıp, bir kez daha izleyip sonra gönüllerinin güzelliğinden emin olduğum bir kaç dostuma da izlettirmiştim. Bununla da kalmayıp memleketime DVD'yi göndermiştim. Eminim oralardan da bir yerlere, bir zincirleme reaksiyon, gitmiştir; birileri hep izlemiştir.

O zamanların toprakları, o zamanların ruhu (Zeitgeist), o zamanların mistik insanları. Kalpleri ile akıllarını birleştirmişler, üstüne bir de kendi benliklerini ekleyince ortaya güzel bir karışım çıkmış. Hepsi en güzel insanlardan olmuşlar. Güzeli seven ise onları hep sevmiş. O yüzden, sanırım, bizler onları sevmekten hiç vazgeçmeyeceğiz.

O yüzden iki gün önce iftar yaptığım masada gönlü güzel kendisi güzel Meksikalı bir genç hanım ülkesinde bereketli bir sufi çemberi içindeydi. O yüzden üç gün önce şirin bir İtalyan teyzemiz yaşına başına bakmadan mürşidinin peşinden gidiyordu. O yüzden dört gün önce Amerikalı bir dostuma gördüğüm bir rüyayı anlatırken, beraber yemek yediğimiz çok tatlı bir Alman arkaşımla meditasyon yaparken duyumsadığımız o narin enerjinin aynısını hissedebiliyordum. O yüzden beş gün önce Pakistan'dan bir arkadaşım dijital ortamın soğutucu uzaklığına karşın mutluluk dolu bir mesaj atabiliyordu. O yüzden tam altı gün önce - tamam ya tamam bu kadar düzenli değil, ama hepsi yakın zamanlarda oldu, valla!- bir büyük rakıyı beraber bitirebiliyorduk Zorba The Buddha olma yolunda ilerleyen bir dostumla. Ne varsa bu Türklerde var!

Herkes bir şekilde o kutlu insanları hissediyormuş. Farklı milletlerden de olsa, farklı dilleri de konuşsa. Hepsi birmiş, tekmiş.

O kutlu insanların belgeselini youtube'a koymuşlar.

Herkese ulaşsın istemiş olmalılar.

İçerisinde zaten o büyük insanlar var: Cemal Nur Sargut, Metin Bobaroğlu, Aşık Kemter Dede, Mehmet Genç, Ömer Tuğrul İnançer...

Olaya bakın: Büyük insanlar kutlu insanları anlatıyor. Bunu kimse kaçırmak istemez. Ruhun istemez!

Buyrun buradan...  Kendinize hoşgeldiniz!

14 Temmuz 2014 Pazartesi

Benim Fikrim Bana, Senin Fikrin Sana

Cumhurbaşkanlığı seçimi yaklaştıkça yakın zamana kadar multi-politik ama şimdi dupduru apolitik olan ben düzeyli bir fikre sahip olabilme hayalinin ihtişamıyla düşüncelerine önem verdiğim dostlarıma teker teker yapışıp soruyorum:

"Ya sen ne düşünüyorsun?"
"Elbette bu adam gitmeli! Öbürünün zaten ne mal olduğu belli. Balık baştan kokuyor."
"Sence Ekmeleddin yakıştı mı?"
"Evet. Bence de bilgili, kültürlü, nazik bir adam ama siyaset böyle nonoşların işi mi?"
"Hayır yaa, yanlış anladın, nonoş derken öyle demek istemedim.
"Siyasetçi dediğin biraz pragmatist olmalı, biraz bağıra çağıra konuşmalı, çok ama çok yalancı olmalı, değil mi?"
"Tabii, tabii...Her şeyin doğrusunu sen biliyon zaten, benimkisi burada eften püften palavra!"
"Bak, döverim seni. Vatanı kimin daha çok sevdiğini kimse bilemez!"

Herkesin ağzına pelesenk olmuş şeylerden biridir bu: Siyaset ve politika insanları birbirinden uzaklaştırır. Siyaset yalancının işidir. Bir zamanlar bir yerlerde bir Bektaşi fıkrasının söylediği gibi:

Adamın teki ağlaya zırlaya Bektaşi'nin yanına geliyor.
"Hocam, benim çocuk her gün bir kamyon dolusu yalanlar söylüyor. Ne yapsam boş! Dayak kötek hak getire! Sizde çare çoktur, benim durumuma da bir çare bulsanız?!"
Bektaşi cevap veriyor:
"Yapılacak tek bir şey var: Sal çocuğunu siyasete. Mebus olur, nazır olur, hayatı kurtulur!"

Eskidendi, çok eskiden milletvekili olan tonton dedeyi ziyaret ettiğimizde durup dururken bana dediği şeyi hiç unutamıyorum: "Sakın siyasete bulaşayım deme çocuk, siyaset yalancıların işidir!" Halbuki, kendisi siyasete oldukça 'fake' atmış bir kişilikti.

Paradoksal bir durum bu. Bir yalancı yalan söylemenin yanlış olduğunu söylüyor. O zamanlar anlamamıştım ama OSHO'da buna benzer şeyler söyleyince tonton dedenin o an bana yalan söylemediğini anladım.

Derler ya, bozuk saat bile arada sırada doğru zamanı gösterir diye. Bizimkisi de o hesap.

Radikal bir devrimci isen der OSHO başarılı olamayacaksın. Çünkü tek devrim vardır o da içindeki devrimdir, spiritüel devrimdir.

Peygamberin büyük ve zorlu bir savaştan sonra sahabelere "Küçük savaş bitti, şimdi büyük savaş başladı. Nefs ile savaş!" demesi gibi.

Sezen Aksu'nun "Savaşma seviş!" demesi gibi.

Aşk ile yapınca olur...
Aşk olsun!