OSHO etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
OSHO etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Temmuz 2014 Pazartesi

Benim Fikrim Bana, Senin Fikrin Sana

Cumhurbaşkanlığı seçimi yaklaştıkça yakın zamana kadar multi-politik ama şimdi dupduru apolitik olan ben düzeyli bir fikre sahip olabilme hayalinin ihtişamıyla düşüncelerine önem verdiğim dostlarıma teker teker yapışıp soruyorum:

"Ya sen ne düşünüyorsun?"
"Elbette bu adam gitmeli! Öbürünün zaten ne mal olduğu belli. Balık baştan kokuyor."
"Sence Ekmeleddin yakıştı mı?"
"Evet. Bence de bilgili, kültürlü, nazik bir adam ama siyaset böyle nonoşların işi mi?"
"Hayır yaa, yanlış anladın, nonoş derken öyle demek istemedim.
"Siyasetçi dediğin biraz pragmatist olmalı, biraz bağıra çağıra konuşmalı, çok ama çok yalancı olmalı, değil mi?"
"Tabii, tabii...Her şeyin doğrusunu sen biliyon zaten, benimkisi burada eften püften palavra!"
"Bak, döverim seni. Vatanı kimin daha çok sevdiğini kimse bilemez!"

Herkesin ağzına pelesenk olmuş şeylerden biridir bu: Siyaset ve politika insanları birbirinden uzaklaştırır. Siyaset yalancının işidir. Bir zamanlar bir yerlerde bir Bektaşi fıkrasının söylediği gibi:

Adamın teki ağlaya zırlaya Bektaşi'nin yanına geliyor.
"Hocam, benim çocuk her gün bir kamyon dolusu yalanlar söylüyor. Ne yapsam boş! Dayak kötek hak getire! Sizde çare çoktur, benim durumuma da bir çare bulsanız?!"
Bektaşi cevap veriyor:
"Yapılacak tek bir şey var: Sal çocuğunu siyasete. Mebus olur, nazır olur, hayatı kurtulur!"

Eskidendi, çok eskiden milletvekili olan tonton dedeyi ziyaret ettiğimizde durup dururken bana dediği şeyi hiç unutamıyorum: "Sakın siyasete bulaşayım deme çocuk, siyaset yalancıların işidir!" Halbuki, kendisi siyasete oldukça 'fake' atmış bir kişilikti.

Paradoksal bir durum bu. Bir yalancı yalan söylemenin yanlış olduğunu söylüyor. O zamanlar anlamamıştım ama OSHO'da buna benzer şeyler söyleyince tonton dedenin o an bana yalan söylemediğini anladım.

Derler ya, bozuk saat bile arada sırada doğru zamanı gösterir diye. Bizimkisi de o hesap.

Radikal bir devrimci isen der OSHO başarılı olamayacaksın. Çünkü tek devrim vardır o da içindeki devrimdir, spiritüel devrimdir.

Peygamberin büyük ve zorlu bir savaştan sonra sahabelere "Küçük savaş bitti, şimdi büyük savaş başladı. Nefs ile savaş!" demesi gibi.

Sezen Aksu'nun "Savaşma seviş!" demesi gibi.

Aşk ile yapınca olur...
Aşk olsun!

16 Ağustos 2013 Cuma

2. Günlük

Bütün mesele blog yazarlığı olunca insan kendisini bir Marquez, bir Attila İlhan, bir Hesse, bir Elif Şafak hissetmiyor elbette, ama yine de, bir sorumluluk hissediyor. Güncel kalmasını istiyor blogun ve tabii ki her yazarın sahip olduğu benliğin getirdiği 'önce ben okunmalıyım, hep ben okunmalıyım, saksı değilim ben' gibi duygulara kapılabiliyor.

Yazacak çok konu var ve nazar değmesin ama taslaklar kısmında dolu yazı var.  Fakat nedense şimdi onları yayınlamak istemiyorum. Bazılarının üstünden bir kez daha geçmem lazım, bazıları içinse 'zeitgeist' uygun değil.

O yüzden, böylesine bir "günlük" yazısı bu sıcak ve nemli İzmir gününe daha uygun olacaktır.

Güzel ay Ramazan sona erdi, sonra bayram ettik hep beraber. Ne kadar değerlendirdik ki orucu sonrasında bayram yapabiliyoruz her insanın nefsine sorması gereken bir soru. Benim nefsim şöyle bir cevap veriyor ara sıra kendisini rahatsız ettiğimde: "Kusura bakma canım ama ne kıldığın namaz, ne tuttuğun oruç, ne de bildiğin din doğrusu değil. Hep yalan içindesin, hep hayal içindesin."

Bazen bu bayramları OSHO'nun meditasyon sonrası kutlama yapmasına benzetiyorum. Bir süre belli bir meditasyon yapılır, tabii insan benliğine ulaşırsa zaten bayramdadır, ama ulaşmasa bile 'kutla' denir. Kutla, sevin, çünkü güzel bir iş yaptın! Dolayısıyla, oruç tutma süreci sonrası bir kutlamadır bayram.

Yeni bir dernek açıldı İstanbul'da: Burç Fikir Sanat! Kendi deyişleriyle dernekten ziyade bir think-tank kuruluşu. Henüz emekleme aşamasında ama şu zamana kadar yaptığı etkinlikler de hiç yabana atılacak şeyler değil. Sitesine girerek dernek hakkında fikir sahibi olabilirsiniz. Hatta isterseniz gönüllü olarak çalışmalara katılabilirsiniz veya kendiniz bir etkinlik önerebilirsiniz. Oradaki insanların samimiyetlerini gördükten sonra zaten aklınızın bir tarafının hep burada kalacağına eminim.

Metin Bobaroğlu diye bir kişi var bu ülkede. Duyanınız var mı, göreniniz var mı, biliyor musunuz diye sormayacağım çünkü Metin Bobaroğlu öyle bir insan ki onu bir kere tanıyan hiç unutamaz. Mesela "Duydum ama hakkında pek bilgim yok" denemez, ya bilirsiniz ya bilmezsiniz.

"Niye bu kadar sert tanımlamaya girdin yahu" derseniz "Adam harika bir insan da ondan" derim.

Kendisi Anadolu Aydınlanma Vakfı'nın başkanı. Kadim bilgelik ve Anadolu Bilgeliği hakkında araştırmalar yapar ve konferanslar verir. Sitelerinde bilgiler var, ama yeterli değil. Örneğin Metin Bobaroğlu bir zamanlar ATV'de gazeteci Ayşe Acar ile beraber 'Aşure' adlı bir program yapmış. Anadolu'nun kadim bilgelikler için bir köprü olduğunu, bu bilgilerin aşure gibi harmanlandığını ve tatlandığını söyler Bobaroğlu.

Benim kendisinden ve programlarından haberim yoktu ama Tarih ve Kültür Araştırmaları Derneği'nin bir zamanlar düzenlediği Hikmet Atölyesi hocası Kubilay Aktaş bize Bobaroğlu'yu tanıttı ve programların cd arşivini verdi. Daha sonradan ben Metin Bobaroğlu'nun kitaplarını aldım, hepsini okudum, tekrar tekrar okudum ve okuyacağım.

Bu arada, Tarih Kültür Araştırmaları Derneği her sene Kubilay Aktaş ile beraber bu tür Hikmet Atölyesi'ni, şimdiki adıyla Parapsikoloji Atölyesi'ni düzenliyor. Bilgi almak isterseniz tık tık!

Neden Metin Bobaroğlu'nun programı sona erdi bilmiyorum ama bu günlerde Serdar Tuncer'in Habertürk'te programının sona erdirilmesi elbette bizleri üzdü. Yahu bu insanlar güzel insanlar, bilgili insanlar, toplumun onlara ihtiyacı var; üzmeyin bu insanları!

2.Günlük yazımda amacım bu insanları, bu dernekleri tanıtmak değildi çünkü onlar hakkında daha sonra uzun uzun yazılar yazacağım. Bu bir günlük yazısı haliyle başımdan geçenleri yazmalıyım:

Metin Bobaroğlu'nun Aşure programlarından birini yeniden izledikten sonra "Yahu artık Goethe'nin Doğu Batı Divanı eserini alıp okumalıyım." dedim. Bobaroğlu Goethe'nin kadim bilgelikle alakalı söylediklerini 'özet geçerek' anlatıyordu çünkü programının bir kısmında. Sohbet bu program, laf nereye gelirse onu zevk ediyorlar. Derken, o günler kitapçıya gitsem de Doğu Batı Divanı'na elim bir türlü gitmedi. Hatta gittim psikolojiyle alakalı bir başka kitap aldım ama Goethe'ninkini alamadım. Zamanı daha gelmedi deyip durdum kendime.

Daha sonradan bayram için ailemin yanına İzmir'e geldim. Bayram ziyaretleri derken üst kat komşumuz olan harika insanlardan Zehra teyzemiz bana zor konuştuğu halde birdenbire "Felsefe sever misin?" diye sordu. "Tabii ki" dedim. "O zaman şu raftaki ilk kitabı al, senin olsun" dedi. Kitaba bir baktım: Goethe ve İslam! Zehra teyze sonradan: "Tam sana göre bir kitap, çok seversin" demez mi, ben de içimden "Artık Goethe araştırmalarına başlamanın zamanı gelmiş demek ki" dedim. Güzel insanlardan biridir Zehra teyzemiz, Allah ona şifalar versin.

Gökhan Doktor'un hediye olarak bana gönderdiği kitaplardan biriydi Alev Alatlı'nın Beyaz Türkler Küstüler'i. Her zaman olduğu gibi kitabı benden önce bitirdi ama bir kaç gün önce ben de sona erdirdim kitabı. Yok arkadaş TUS'a hazırlanmış da, daha erken bitirebilirmiş de, o kadar hastanelerde nöbetlerdeymiş de... Aslında hepsi bahane! Ben de bugüne bugün bir tıp fakültesi süresi kadar sürede - hatta daha fazla sürede- mühendislik fakültesinde okumuş bir insanım, elbette kitabı geç bitirmeye hakkım var!

Alev Alatlı'yı severdim ama Gökhan Doktor daha çok sevdirdi bana Alatlı'yı. Beyaz Türkler Küstüler hakkında bir yazı yazasım var ama önce kitabı tekrar okuyasım var. Yani, çok beklersiniz! Nah!

Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlık eserine İspanyolca'sından başladım sonunda. Aslında Marquez'in ilk okuduğum kitabı 'Benim Hüzünlü Orospularım'ı asıl diliyle okumak isterdim daha önce ama nedense Cien Anos de Soledad daha ağır bastı. Kitabın bitmesi uzun sürer ama bu kitaba değer. Mis Putas Tristes zaten kısa bir kitap, daha sonra da okuyabilirim onu.

Uzun bir yazı oldu, bahsedecek çok şey var ama bu son zamanlarda bana en çok koyanı anlatayım da artık bitireyim:

Ramazan'dan hemen bir kaç gün önce Emin ile bir iddiaya girdik. Ramazan'ın sonunda Emin 80 kilodan 75 kiloya inecek ben ise 82 kilodan 78 kiloya inmiş olacaktım. Amacımız: Kilo vermek için birbirimizi gaza getirmemiz. Benim işim daha zor, malum oruç tutarken kilo vermek bir yana herkes Ramazan'da kilo alır. Son günler yaklaştı, benim İzmir'e dönme muhabbetim oldu, karar verdik bir hafta öncesinden tartılacaktık ama Jana sağ olsun, evdeki tartıyı başka yere götürmüş, yani ortak bir tartıda tartılamadık. Aynı baskülde tartılmamız gerek, hile yapmak yok çünkü ödül bi'büyük Yeni Rakı. Sonradan ben İzmir'e döndüm, hemen evde tartıldım ve sonuç: 78,9 kilo! Kazanamadım yani, Emin'i aradım o da hedefe ulaşamamış 2 kilo farkla. Ya(e)ni rakıyı bölüşeceğiz.

Bana koyan bu olmadı tabii: Dün kardeşim uçağa bineceği için bavulunu tartıya koyarken ben de kendi kiloma baktım: 82! Nasıl olur? Kilo almışım! Ah tatlılar ah! Bir sonraki gün Emin'den adeta hissetmiş de dalga geçmek için yazmış olduğu mesaj: "75 oldum!

Son bir şey daha var lan, az okuyun: Bu yazıyı aslında iki gün önce yazmıştım, boş boş otururken, zamanı doldurayım diye. Ama bundan bahsetmem lazım: Dün gece televizyonda Dedemin İnsanları filmine denk geldik, izlememiştim, oturdum izledim ve adeta şiştim. Ağlamamak için kendimi öyle kastım ki biraz daha beklesem patlayabilirdim. Sonra elbette dayanamadım. Bir tarafı Yunanistan-Makedonya göçmeni olan bir aileden gelmek, kendi ailemin bize anlattıkları, filmin samimiyeti, oyuncuların mükemmelliği... Hepsi aynı anda geldi üstüme.

Hatta son sahnelerde Ozan karakteri Yunanistan'a gittiğinde herkesin ona "Biz dostuz!", "Kardeş Türkiye" gibi laflar etmesini ve bol bol kahve ikram etmesini bazıları abartılı bulduğunu söylemiş. İnterrail yaparken ben de Yunanistan'da hemen hemen aynı şeyi yaşadım. Türkiye dedim mi "Komşiii" lafını "Dost"  lafını üstelik Türkçe olarak duydum.

Yunanistan hikayemi, küçüklüğümden gelen Ege ve Yunanistan sevdamı, Yunan mitolojisi çalışmalarımı, Yunan Konsolosluğu'nda Yunanca öğrenme krizimi, Yunan Konsolosluğu'nda çalışan elemanların niçin bizim aileyi sevmediğini bu bayram kahvaltısında dayımdan öğrendiğimi ve gülmekten krize girdiğimi yakın zamanda yazacağım. Ama şimdiden söylüyorum: Yunanlılar bizi ne kadar engellerse engellesin, ben Yunancayı sökeceğim ulan!

2 Haziran 2013 Pazar

Gurbet

Bazen düşünürsün: Acaba doğduğu yere yıllar sonra tekrar yüzen balıklar hiç gurbet özlemi çeker mi? Her mevsim, mütemadiyen, göç eden kuşlar hiç arkalarında bıraktıkları yeri özler mi? Yurtların yatakhanesinden nefretle kaçan şaşkın öğrenciler, yıllar sonra büyüdüklerinde, o günleri yad edeceklerini hiç akıllarına getirdiler mi? Anne karnından henüz çıkan bebek acaba tekrar geri dönmeyi ister mi? Taksim Gezi Parkı'ndan sökülecek ağaçlar gün gelir eski köklerinin gurbetini çeker mi?

Hz. Mevlana aklına geliyor, onunla Hz. Şems'in dostluğunu bile çekemedi bu halk! Hz. İsa'yı çarmıha geren bir topluluk! İnsanların en yücesi Hz. Muhammed'i taşlayan bir grup! OSHO bile sakin sessiz bir ülkede yaşayamadı!

Kim akıllı, kim deli? Necip Fazıl'ın Çile şiirinde dediği gibi "Al sana hakikat, al sana rüya! İşte akıllılık, işte sarhoşluk!"

Akıllı ile deliyi, hakikat ile rüyayı, akıllılık ile sarhoşluğu karıştırıyorsun! Bu yüzden gurbettesin, bu yüzden özlemdesin, bu yüzden gerçeklerden kaçıyor hayallerde yaşıyorsun!

Gurbet, gariplerin yaşayışıdır, hüzünlüdür. Hüzünlü gurbettir!

Mesnevi'den söyleneni düşünüyorsun:
"İşit neyden nasıl hikayet eder; durmuş ayrılıktan şikayet eder."
Hemen hemen, kaldırımların kara sevdalı eşi Necip Fazıl da aynısını söylüyor, hoşuna gidiyor, gülüyorsun:
"Ben gurbet rüzgarının üflediği kamışım...
Bir su başında mahzun, yapayalnız kalmışım."
Bir zamanlar İlhan Şeşen dinliyordun, sonra Zara'dan da dinledin, o zamanlar yine gurbette idin: 
"Ben bir gurbet türküsünde, akşamın mavi örtüsünde
Öyle durdum bekliyordum geçmeyenler köprüsünde
Ten kokunu duyuyordum, yolların saç örgüsünde.
Ah şu eller eller eller, gurbet eller, yetti gayrı
Birbirini çok sevenler, böyle durmaz ayrı ayrı.
Sen bir yerde ben bir yerde, ayrı düştük aynı yerde.
Senden önce bilmiyordum, şimdi düştüm ben bu derde.
Gurbet olmuş, sıla olmuş, ayrılık var, var ya sende."
Peki, ya o her an gözleri ıslak sarışın kadının masa başında söylediği şey hüzünlü değil miydi? Hep gidişlerden dem vuruyordu, gurbetten bahsediyordu ve bakışlarını kaçırıyordu:
"Sonu yine özlem yine özlem.."
Kuzeyin oğlu Volkan Konak'ın yana yakıla söylediği değil miydi gurbet?
"Ah gurbet zalım gurbet ağlatırsın adamı!
Gözümde yaş kalmadı, bıraksana yakamı!"
Yapar bunu özlem, bilirsin! Bir kaçışın gurbet olduğunu gittiğin yerde ağlayınca anlarsın!

Yine de serüvenciliktir gurbet! Bir maceraya atılmaktır, sonunda da yorulmaktır ve ağlamaktır ve özlemektir. Herhalde bunu biliyordu ki nam-ı diğer kaptan Attila İlhan o harika, korku ve gurbet ve klor kokan 'Yorgun Serüvenci' şiirini yazmıştı daha gencecik iken, hapiste gurbette iken:
"Kadehini kaldır on sekiz, bir daha kaldır
Yıkılsın bu temmuz bırak ayaklarına
Kafesinden çıkar yürek diye taşıdığını
Köprülerini at, gemilerini batır
Elllerini ellerimin üstüne koy on sekiz
Sen de bir ıslık uydur devrik ıslığıma
Ömrümüzü bir suç gibi ayarlamadık mı
Ağır bir hüküm giyer gibi öleceğiz"
Ne denilirse denilsin, kim söylerse söylesin, Attila İlhan gurbetin ve kaçısın hep var olacağını biliyordu. Zaten bu yüzden yazdı 'Abbas Yolcu'yu, 'Büyük Yolların Haydudu'nu, 'Sokaktaki Adam'ı.

Sonra sözü Sezen Aksu aldı ve 'Ayrılıklar Bitmez' dedi, şarkıların şarkısı 'Firuze'den sonra:
"Ve ayrılıklar bitmez öğütür
Ve gölgeler siner ömrüne kaçarak kendinden"
Neden sonra Küçük Serçe 'Yok, olamaz dur, dur gidemezsin, gözlerim rengi dur bulutlara dönemezsin' dese de, öncesinde söylediği gibi ayrılıklar adamı öğütür. Bunu sen de çok iyi biliyorsun: Her gidişte daha da bilendin, her dönüşte hep bir farklı döndün.

OSHO'yu hatırlıyorsun, onun sözünü:
"Her çocuk cennetten bir gün kovulacaktır, bu büyümek ve gelişmek için gereklidir. Büyümek acı verir. Herkes onu tekrar kazanmak için kaybetmek zorundadır. Bu sayede insan bilinçli bir şekilde onu tekrar kazanacaktır."
Demek ki gurbet ve özlem büyümek için insanoğlunun çekmesi gereken bir acıymış, ağlatırmış ama sonu tatlıymış. Zaten bu yüzden üstad Necip Fazıl 'Kavuşmak'ı yazmış:
"Ne görsem, ötesinde hasret çektiğim diyar;
Kavuşmak nasıl olmaz, madem ki ayrılık var?"
ama 'Anneme mektup' şiirinde şöyle de demektedir:
"Ben bu gurbet ile düştüm düşeli,
Her gün biraz daha süzülmekteyim.
Her gece, içine mermer döşeli,
Bir soğuk yatakta büzülmekteyim."
Herkes gurbet hakkında bir şey söylemiş, gurbet için nice türküler yakılmış, herkes gurbeti çekmiş.

"Gurbet elde hasta düştüm ağlarım"ı söyleyen Orhan Baba'ya da,  

"Gurbette ömrüm geçecek, bir daracık yerim de yok, oturup derdim dökecek, bir vefali yarim de yok." diyen Zeki Müren'e de,  

"Ben bir küçücük sevdalı kuştum, aklım ermedi ellere uçtum." diyen Bilge Özgen'e de,

"Gurbete kaçacağım o lacivert ülkeye" diyen Yeni Türkü'ye de selam olsun!

"Dinliyorum ruhumu gurbetten usanmışım,
Ben bu daüssıla'ya dayanırım sanmıştım...
Her yeri vatan saymada meğer aldanmışım,
Herkesle hemdem olacağıma inanmıştım..." diyen Fethullah Gülen'e de selam olsun!

"Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar, aşrı aşrı memlekete kız vermesinler" diyerek sılayı, özlemi, gurbeti tadan güzel ülkeye de selam olsun!

"Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın, bu şehir arkandan gelecektir." diyerek özlemi daha da pekiştiren ulu şair Kavafis'e selam olsun!

"Me he perdido muchas veces por el mar
con el oido lleno de flores recien cortadas.
Con la lengua llena de amor y  de agonia
muchas veces me he perdido por el mar,
como me pierdo en el corazon de algunos ninos." 

"Kendimi çoğu kez denizde kaybettim
Henüz kesilmiş çiçeklerle dolu kulaklarımla
Acı ve sevgi ile dolu dilimle.
Kendimi çoğu kez denizde kaybettim
Bazı çocukların kalbinde kaybettiğim gibi." 

diyerek 'Kaçışa Gazel' yazan Garcia Lorca acaba biliyor muydu, bu yaz, Urla'da, Yorgo Seferis'in söylediği gibi 'Denize yakın mağaralarda' kendini kaybedeceğini ve bu yaz hep ama hep gurbet olacağını hissettiğini!

Ne güzel kız isimleridir Özlem ve Sıla!

17 Nisan 2013 Çarşamba

Yanlışa Balıklama Atlamak

Ey modern insanoğlu! Kendini çok akıllı sanıyorsun! Egonu hep en üstlerde tutmaya çalışıyorsun! Çok şey bildiğini düşünüyorsun ama çoğu zaman götü boklu bir hayvansın!

Doktor G. sağ olsun, az kalsın blogumun konusu Sertap Erener'in yeni albümü olacaktı ama artık başka bahara, bir çaresi bulunur elbet onu da yazarız!

Bu yazının konusu homoseksüellüktür. Eee, ne demüşler cenk etmeeee sevüş! Men buna inanıram!

Mevsimlerden kış, güneş yeni yeni doğuyor, zamanın nasıl geçtiğini anlamayan bizler Tanju Okan misali 'şerefe'lerimizle, 'prost'larımızla şarkılardan şarkı beğeniyoruz.

Yok, yanlış hatırladım, yukarıda bahsettiğim o günün sonlarıydı. Bir kaç saat öncesine dönersek eğer tam doğru zaman olacak.

İşte o zamanlar, masa başında muhabbet döndü dolaştı "Ne olacak bu Türkiye'nin hali"ne geldi. Hayır, hayır... Konu döndü dolaştı Türk insanına pek de örnek sayılamayacak olan bizlerin gayler hakkındaki görüşlerine geldi. Soranlar Alman, hesaba çekilenler biz zavallı Türkler.


Verdiğimiz cevaplar onları üzdü. Haliyle Almanlar üzüldü diye bizler de üzülmüş sayıldık.

O kadar üzüldüler ki handiyse ağlayacaklardı: "Bu kadar kapalı olduğunuzu düşünmüyordum!" Ama şarkılar izin vermedi. Ah bu şarkıların gözü kör olsun!

Nedenmiş? Merak ettik tabii: Meğersem en yakın arkadaşlarından biri gaymiş bu kızların.

Biz meramımızı anlatamadık, onlar bizim fikrimizi değiştiremedi; boş bir tartışma döndü dolaştı yine kadehler buluştu, dertler bir nebze unutuldu.

Neydi derdim(iz)?

Tamam, başa dönüyoruz! Çok geçmişe değil, üniversite yıllarımın başına; hani o saçları uzatma heveslisi olduğum yıllar, gereksiz müzik tutkusu, egomun tavana vuruşu, "küçük dağları olmasa da bir kaç tepenin yaratılmasında bir kaç kişiye yardım ettim" duygusu falan da filan...

Apaçık belli: Modern insanız, onlar basamağının birden büyük olduğu yüzyıllarda yaşıyoruz. Felsefe, siyaset bizden sorulur!

Anlatabiliyor muyum? İnsan yaşamında o 'salak' ve 'gereksiz' dönemlerden bir dönem içerisindeydim.

İşte o dönemler savunduğum bir düşünce: Gay'lik pekala normaldir! Doğada da vardır! Hangi yüzyılda yaşıyoruz yahudur! Hala bu tarz örümcek kafa insanlar yeryüzünde dolaşıyor mudur! Oldu, kitapları da yakarsınız siz şimdidir! Hayat bir rüyadır! Benim de Ermeni arkadaşlarım vardır! Hangi siyasi sistem tam manasıyla uygulanabilmiş kidir!

Yani, klişe üzeri rendelenmiş klişe parçacıkları! Afiyet olsun!

Aslında o zamanlar, bildiğiniz, sözlük anlamıyla modern insanın ta kendisiydim!

Neden sonra değiştim?

Çok yakından tanıdığım, biraz muhafazakar tarafından emin olduğum, pek de sevdiğim bir abimizin bir gün sofrada, konu artık nasıl oraya geldiyse, 'gaylerin çok normal olduğundan' bahsetmesi beni değiştirdi. O yaştaki adamın böyle düşünmemesi gerekiyordu; genç olan, modern olan, üniversite okuyan bizdik, ona ne oluyordu?

Konunun nasıl oraya geldiğini bence sormayın! Malum, rakı sofrasının kaçınılmaz konularından biri de dindir, İslamdır. Konu orada buraya geliyorsa, şurada konu buraya nasıl gelir? Hadi size içler dışlar çarpım sorusu!

İşte o günden sonra dedim ki insanoğlu bir yanlışa inanmış hayatına devam ediyor. Bu durum ne kadar normaldir vb. içimdeki soruların baskısına daha da dayanamayıp var olduğunu bildiğim ama hiç okumadığım bir kitabı gittim Üsküdar'dan aldım:

Homoseksüelliği Önleme Rehberi. Yazarları Amerikalı psikologlar Nicolosi'ler.

Merak etmeyin, kitaptan bölümleri yazıp zamanınızı almayacağım. Amacım böyle bir kitabın varlığını bilmeniz. Hatta Kaknüs Yayınları'ndan çıkmış bu alanda başka bir kitap daha var.

Niye bu kitabın varlığını bilmenizi istiyorum?

Çünkü, öyle bir gezegende yaşıyoruz ki bize bir 'şey' söyleniyor, sonra da üstüne bu doğrudur deniyor, biz zavallı insancıklarda hemen o 'şey'in üstüne balıklama atlıyoruz.

Bu konuda o 'şey' şu oluyor: Amerikan Psikiyatri Derneği eşcinselliği hastalıklar kategorisinden çıkarttı. Bilim bile bunu söylüyor, hala sen neyi iddia ediyorsun?

Hooop! Bırakın yemi, oltayı bütün halinde yutuyoruz haberimiz yok!

Halbuki, alanında bayağı tanınmış olan bu psikologlar tam tersini iddia ediyor. Kitap ise oldukça bilimsel! Hani öyle iddia edildiği gibi 'dinci' bir kitap değil, referanslı falan yani, ciks!

Hatta kitabın başlarında şuna benzer bir şey söylüyor yazar: " Burada amacımız eşcinselliğin çocukluk dönemi travmaları yüzünden oluşan tedavi edilebilir bir sorun olduğunu anlatmaktır buna karşı yürütülen oldukça büyük lobi faaliyetlerine karşı. Yoksa amacımız şununla sevişin bununla sevişmeyin tarzı bir ahlak polisliğine soyunmak değildir."

Hakikaten çok büyük bir faaliyet var bu konu hakkında. Mesele ha bire gündeme düşen Fatih Sultan Mehmet'in eşcinsel olması gibi. Yahu, bırakın Allah aşkınıza!

Veyahut doğada da eşcinsel eğilimlerin görülmesi gibi. Sanki doğada olunca pek normal bir şeymiş gibi. Desmond Morris'in İnsanat Bahçesi kitabı bu konuyu dolaylı olsa da ele almış bence. Fikir sahibi olunması için okunmalı.
İşte size girişten bir bölüm: "Under normal conditions, in their natural habitats, wild animals do not mutilate themselves, masturbate, attack their offspring, develop stomach ulcers, become fetishists, suffer from obesity, form homosexual pair-bonds, or commit murder. Among human city-dwellers, needless to say, all of these things occur."
Yanlış anlaşılmalara sebebiyet vermemek için bunu belirtmeyi uygun görüyorum:

Bu yazımda biraz esprili olaya yaklaşsam da bazısı arkadaşım olan kişiler belki 'hastalık' 'sorun' 'travma' cümleciklerime kırılabilirler.

Ama nasıl ben über süper sorunsuz bir insan değilsem, her tekil şahıs gibi sorunlarım varsa sizin de sorunlarınızdan biri bu ve bunu aşmanız gerekir.

OSHO'nun eşcinsel birine cevabı gibi: "Bu durum kesinlikle anormal bir şey değildir, bu durum kesinlikle günah değildir, bu durum kesinlikle ayıp değildir ama bu durum sizin cinsel gelişiminizde bir seviyede takılı kaldığınıza işarettir ve bu durumun aşılması lazımdır." Cümleler benim ama internette araştırırsanız buna çok benzer olduğunu göreceksiniz. Şimdi o paragrafı bulmaya üşendim!
Hatta şöyle de diyor OSHO: "It is just a social idea that something is wrong in it, but nothing is wrong in it. It is good at least that you feel attracted to somebody. So the first thing is to accept it; don't reject it, otherwise you will never be able to solve it. Through acceptance there is a possibility of its disappearance. The more you reject it, the more you will become attracted to boys, because whatsoever is rejected creates attraction. Live it out and it will disappear. Homosexuality is a necessary phase in the growth of a man or a woman."
Paragraf OSHO'nun "The book of man" kitabından alınmıştır.

Hadi öperler...

Ne dinledim: