bektaşi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bektaşi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Temmuz 2014 Perşembe

Anadolu Rönesansı

"Bir üniversite kürsüsüne Einstein,  Stephen Hawking, Newton, Pascal, Galile, Heisenberg toplansa ne olurdu?" diye yazmışlar çok da kalabalık olmayan bir mail grubuna. "Nedir yahu bu?" diyerekten açtım maili.

Devamı şöyleydi:

"Fizik bilginlerinin aynı dönemde aynı kürsüye toplanması ne kadar olağan dışı ise 13. Yüzyılda Anadolu’da toplanan bilgelerin bir araya gelmesi de aynı şekilde olağan dışıydı; Endülüslü büyük bilge İbni Arabi, Pir Mevlana, Hünkar Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre, Saadettin Konevi, Şemsi Tebrizi, Ahi Evran ve Şeyh Edebali."

Bunlar benim tanıdığım cümlelerdi. Kim atmış, niye atmış derken Anıl Yılmaz'ın yönettiği ve Hakan Tüner'in metin yazarlığını yapıp yardımcı yönetmen koltuğuna oturduğu acayip güzel bir belgeselin tanıtımını yaptıklarını gördüm. Cümleler filmden alıntıydı.

Halbuki ben belgeseli Üsküdar'da ilk elden izlemiş, daha sonra DVD'sini alıp, bir kez daha izleyip sonra gönüllerinin güzelliğinden emin olduğum bir kaç dostuma da izlettirmiştim. Bununla da kalmayıp memleketime DVD'yi göndermiştim. Eminim oralardan da bir yerlere, bir zincirleme reaksiyon, gitmiştir; birileri hep izlemiştir.

O zamanların toprakları, o zamanların ruhu (Zeitgeist), o zamanların mistik insanları. Kalpleri ile akıllarını birleştirmişler, üstüne bir de kendi benliklerini ekleyince ortaya güzel bir karışım çıkmış. Hepsi en güzel insanlardan olmuşlar. Güzeli seven ise onları hep sevmiş. O yüzden, sanırım, bizler onları sevmekten hiç vazgeçmeyeceğiz.

O yüzden iki gün önce iftar yaptığım masada gönlü güzel kendisi güzel Meksikalı bir genç hanım ülkesinde bereketli bir sufi çemberi içindeydi. O yüzden üç gün önce şirin bir İtalyan teyzemiz yaşına başına bakmadan mürşidinin peşinden gidiyordu. O yüzden dört gün önce Amerikalı bir dostuma gördüğüm bir rüyayı anlatırken, beraber yemek yediğimiz çok tatlı bir Alman arkaşımla meditasyon yaparken duyumsadığımız o narin enerjinin aynısını hissedebiliyordum. O yüzden beş gün önce Pakistan'dan bir arkadaşım dijital ortamın soğutucu uzaklığına karşın mutluluk dolu bir mesaj atabiliyordu. O yüzden tam altı gün önce - tamam ya tamam bu kadar düzenli değil, ama hepsi yakın zamanlarda oldu, valla!- bir büyük rakıyı beraber bitirebiliyorduk Zorba The Buddha olma yolunda ilerleyen bir dostumla. Ne varsa bu Türklerde var!

Herkes bir şekilde o kutlu insanları hissediyormuş. Farklı milletlerden de olsa, farklı dilleri de konuşsa. Hepsi birmiş, tekmiş.

O kutlu insanların belgeselini youtube'a koymuşlar.

Herkese ulaşsın istemiş olmalılar.

İçerisinde zaten o büyük insanlar var: Cemal Nur Sargut, Metin Bobaroğlu, Aşık Kemter Dede, Mehmet Genç, Ömer Tuğrul İnançer...

Olaya bakın: Büyük insanlar kutlu insanları anlatıyor. Bunu kimse kaçırmak istemez. Ruhun istemez!

Buyrun buradan...  Kendinize hoşgeldiniz!

14 Temmuz 2014 Pazartesi

Benim Fikrim Bana, Senin Fikrin Sana

Cumhurbaşkanlığı seçimi yaklaştıkça yakın zamana kadar multi-politik ama şimdi dupduru apolitik olan ben düzeyli bir fikre sahip olabilme hayalinin ihtişamıyla düşüncelerine önem verdiğim dostlarıma teker teker yapışıp soruyorum:

"Ya sen ne düşünüyorsun?"
"Elbette bu adam gitmeli! Öbürünün zaten ne mal olduğu belli. Balık baştan kokuyor."
"Sence Ekmeleddin yakıştı mı?"
"Evet. Bence de bilgili, kültürlü, nazik bir adam ama siyaset böyle nonoşların işi mi?"
"Hayır yaa, yanlış anladın, nonoş derken öyle demek istemedim.
"Siyasetçi dediğin biraz pragmatist olmalı, biraz bağıra çağıra konuşmalı, çok ama çok yalancı olmalı, değil mi?"
"Tabii, tabii...Her şeyin doğrusunu sen biliyon zaten, benimkisi burada eften püften palavra!"
"Bak, döverim seni. Vatanı kimin daha çok sevdiğini kimse bilemez!"

Herkesin ağzına pelesenk olmuş şeylerden biridir bu: Siyaset ve politika insanları birbirinden uzaklaştırır. Siyaset yalancının işidir. Bir zamanlar bir yerlerde bir Bektaşi fıkrasının söylediği gibi:

Adamın teki ağlaya zırlaya Bektaşi'nin yanına geliyor.
"Hocam, benim çocuk her gün bir kamyon dolusu yalanlar söylüyor. Ne yapsam boş! Dayak kötek hak getire! Sizde çare çoktur, benim durumuma da bir çare bulsanız?!"
Bektaşi cevap veriyor:
"Yapılacak tek bir şey var: Sal çocuğunu siyasete. Mebus olur, nazır olur, hayatı kurtulur!"

Eskidendi, çok eskiden milletvekili olan tonton dedeyi ziyaret ettiğimizde durup dururken bana dediği şeyi hiç unutamıyorum: "Sakın siyasete bulaşayım deme çocuk, siyaset yalancıların işidir!" Halbuki, kendisi siyasete oldukça 'fake' atmış bir kişilikti.

Paradoksal bir durum bu. Bir yalancı yalan söylemenin yanlış olduğunu söylüyor. O zamanlar anlamamıştım ama OSHO'da buna benzer şeyler söyleyince tonton dedenin o an bana yalan söylemediğini anladım.

Derler ya, bozuk saat bile arada sırada doğru zamanı gösterir diye. Bizimkisi de o hesap.

Radikal bir devrimci isen der OSHO başarılı olamayacaksın. Çünkü tek devrim vardır o da içindeki devrimdir, spiritüel devrimdir.

Peygamberin büyük ve zorlu bir savaştan sonra sahabelere "Küçük savaş bitti, şimdi büyük savaş başladı. Nefs ile savaş!" demesi gibi.

Sezen Aksu'nun "Savaşma seviş!" demesi gibi.

Aşk ile yapınca olur...
Aşk olsun!