mevlana etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mevlana etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Temmuz 2014 Çarşamba

Rakamla '3' Resim

 Kimileri bir Afrika atasözü diyor, kimileri Kızılderili dostlara ithaf ediyor. Yukarıda ise 'Platon dedi' diyorlar. Kim ne derse desin, feleklerden bir felek olan suyun akışı hepimizi sırılsıklam ediyor, farkında olmuyoruz. Aşk ile sarmaş dolaş olmadıkça da farkında olmayacağız.
 Tanrı hakkında konuşmak bir meslektir, din adamlığıdır; belki de bir akademisyendir, tanrı hakkında konuşur ve para kazanır. Tanrı ile konuşmak ise Nirvana'ya ulaşmaktır, Tur Dağı'na çıkıp onun sesini duymaktır, Kadir Gecesi'ndeki yıldızların kadrinden kat kat daha parlak olup bütün kainatı cem etmektir. Tanrı hakkında konuşan çoktur, Tanrı ile konuşan hemen hemen hiç yoktur.
Maksut Hulusi Efendi'den  "Surette kalmış nicesi, davayı hak eğlencesi. Dünyayı tutmuş pençesi, kalbinde yok aşktan nişan."  doğduğu gibi aşksız ilim ancak boş konuşmaktır. Son Komançi şeflerinden biri olan Quanah Parker'ın bu sözü konuşmak ile yapmak arasındaki farkı anlatır; eylem ile düşünce arasındaki farktır bu.

 Buddha'nın ayak izleri. Sadece bir kere bırakmamış izlerini Buddha, bir çok yerde büyüklü küçüklü izlerden bulunuyor. Hangi Buddha'nın izleri olduğu da meçhul! Sorun kimin bıraktığı değil, niçin ve nerede bıraktığı. Halbuki Siddhartha Gautama'nın kendisi değil miydi hiçliğe ulaşan? Hiçliğe ulaşmak için illa toprağa basmak mı lazım? 'Ayakların biraz yere bassın' der gibi. Belki de en üst çakranın aktive olması için en alt çakranın da güçlü olması lazım. 
Peygamberin gölgesi yoktur, resmi yoktur ama ayak izi vardır. Hızır bastığı yerlere hayy vererek etrafı yeşillendirir. Kim bilir nasıl bir adımdır o, ne kutsal insanı taşıyan bir ayaktır o!
Mevlana 'Bugün Ahmed benim, ama dünkü Ahmed değil' diyor. Her devrin bir Ahmed'i olduğu gibi. 'Ama dünkü Ahmed'in ayağının tozuyum' diye de ekliyor ve 'Onun yolunun toprağıyım.'
O topraktan nice ayaklar geçmiştir, hiçbirinin izi yok.

17 Temmuz 2014 Perşembe

Anadolu Rönesansı

"Bir üniversite kürsüsüne Einstein,  Stephen Hawking, Newton, Pascal, Galile, Heisenberg toplansa ne olurdu?" diye yazmışlar çok da kalabalık olmayan bir mail grubuna. "Nedir yahu bu?" diyerekten açtım maili.

Devamı şöyleydi:

"Fizik bilginlerinin aynı dönemde aynı kürsüye toplanması ne kadar olağan dışı ise 13. Yüzyılda Anadolu’da toplanan bilgelerin bir araya gelmesi de aynı şekilde olağan dışıydı; Endülüslü büyük bilge İbni Arabi, Pir Mevlana, Hünkar Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre, Saadettin Konevi, Şemsi Tebrizi, Ahi Evran ve Şeyh Edebali."

Bunlar benim tanıdığım cümlelerdi. Kim atmış, niye atmış derken Anıl Yılmaz'ın yönettiği ve Hakan Tüner'in metin yazarlığını yapıp yardımcı yönetmen koltuğuna oturduğu acayip güzel bir belgeselin tanıtımını yaptıklarını gördüm. Cümleler filmden alıntıydı.

Halbuki ben belgeseli Üsküdar'da ilk elden izlemiş, daha sonra DVD'sini alıp, bir kez daha izleyip sonra gönüllerinin güzelliğinden emin olduğum bir kaç dostuma da izlettirmiştim. Bununla da kalmayıp memleketime DVD'yi göndermiştim. Eminim oralardan da bir yerlere, bir zincirleme reaksiyon, gitmiştir; birileri hep izlemiştir.

O zamanların toprakları, o zamanların ruhu (Zeitgeist), o zamanların mistik insanları. Kalpleri ile akıllarını birleştirmişler, üstüne bir de kendi benliklerini ekleyince ortaya güzel bir karışım çıkmış. Hepsi en güzel insanlardan olmuşlar. Güzeli seven ise onları hep sevmiş. O yüzden, sanırım, bizler onları sevmekten hiç vazgeçmeyeceğiz.

O yüzden iki gün önce iftar yaptığım masada gönlü güzel kendisi güzel Meksikalı bir genç hanım ülkesinde bereketli bir sufi çemberi içindeydi. O yüzden üç gün önce şirin bir İtalyan teyzemiz yaşına başına bakmadan mürşidinin peşinden gidiyordu. O yüzden dört gün önce Amerikalı bir dostuma gördüğüm bir rüyayı anlatırken, beraber yemek yediğimiz çok tatlı bir Alman arkaşımla meditasyon yaparken duyumsadığımız o narin enerjinin aynısını hissedebiliyordum. O yüzden beş gün önce Pakistan'dan bir arkadaşım dijital ortamın soğutucu uzaklığına karşın mutluluk dolu bir mesaj atabiliyordu. O yüzden tam altı gün önce - tamam ya tamam bu kadar düzenli değil, ama hepsi yakın zamanlarda oldu, valla!- bir büyük rakıyı beraber bitirebiliyorduk Zorba The Buddha olma yolunda ilerleyen bir dostumla. Ne varsa bu Türklerde var!

Herkes bir şekilde o kutlu insanları hissediyormuş. Farklı milletlerden de olsa, farklı dilleri de konuşsa. Hepsi birmiş, tekmiş.

O kutlu insanların belgeselini youtube'a koymuşlar.

Herkese ulaşsın istemiş olmalılar.

İçerisinde zaten o büyük insanlar var: Cemal Nur Sargut, Metin Bobaroğlu, Aşık Kemter Dede, Mehmet Genç, Ömer Tuğrul İnançer...

Olaya bakın: Büyük insanlar kutlu insanları anlatıyor. Bunu kimse kaçırmak istemez. Ruhun istemez!

Buyrun buradan...  Kendinize hoşgeldiniz!

2 Haziran 2013 Pazar

Gurbet

Bazen düşünürsün: Acaba doğduğu yere yıllar sonra tekrar yüzen balıklar hiç gurbet özlemi çeker mi? Her mevsim, mütemadiyen, göç eden kuşlar hiç arkalarında bıraktıkları yeri özler mi? Yurtların yatakhanesinden nefretle kaçan şaşkın öğrenciler, yıllar sonra büyüdüklerinde, o günleri yad edeceklerini hiç akıllarına getirdiler mi? Anne karnından henüz çıkan bebek acaba tekrar geri dönmeyi ister mi? Taksim Gezi Parkı'ndan sökülecek ağaçlar gün gelir eski köklerinin gurbetini çeker mi?

Hz. Mevlana aklına geliyor, onunla Hz. Şems'in dostluğunu bile çekemedi bu halk! Hz. İsa'yı çarmıha geren bir topluluk! İnsanların en yücesi Hz. Muhammed'i taşlayan bir grup! OSHO bile sakin sessiz bir ülkede yaşayamadı!

Kim akıllı, kim deli? Necip Fazıl'ın Çile şiirinde dediği gibi "Al sana hakikat, al sana rüya! İşte akıllılık, işte sarhoşluk!"

Akıllı ile deliyi, hakikat ile rüyayı, akıllılık ile sarhoşluğu karıştırıyorsun! Bu yüzden gurbettesin, bu yüzden özlemdesin, bu yüzden gerçeklerden kaçıyor hayallerde yaşıyorsun!

Gurbet, gariplerin yaşayışıdır, hüzünlüdür. Hüzünlü gurbettir!

Mesnevi'den söyleneni düşünüyorsun:
"İşit neyden nasıl hikayet eder; durmuş ayrılıktan şikayet eder."
Hemen hemen, kaldırımların kara sevdalı eşi Necip Fazıl da aynısını söylüyor, hoşuna gidiyor, gülüyorsun:
"Ben gurbet rüzgarının üflediği kamışım...
Bir su başında mahzun, yapayalnız kalmışım."
Bir zamanlar İlhan Şeşen dinliyordun, sonra Zara'dan da dinledin, o zamanlar yine gurbette idin: 
"Ben bir gurbet türküsünde, akşamın mavi örtüsünde
Öyle durdum bekliyordum geçmeyenler köprüsünde
Ten kokunu duyuyordum, yolların saç örgüsünde.
Ah şu eller eller eller, gurbet eller, yetti gayrı
Birbirini çok sevenler, böyle durmaz ayrı ayrı.
Sen bir yerde ben bir yerde, ayrı düştük aynı yerde.
Senden önce bilmiyordum, şimdi düştüm ben bu derde.
Gurbet olmuş, sıla olmuş, ayrılık var, var ya sende."
Peki, ya o her an gözleri ıslak sarışın kadının masa başında söylediği şey hüzünlü değil miydi? Hep gidişlerden dem vuruyordu, gurbetten bahsediyordu ve bakışlarını kaçırıyordu:
"Sonu yine özlem yine özlem.."
Kuzeyin oğlu Volkan Konak'ın yana yakıla söylediği değil miydi gurbet?
"Ah gurbet zalım gurbet ağlatırsın adamı!
Gözümde yaş kalmadı, bıraksana yakamı!"
Yapar bunu özlem, bilirsin! Bir kaçışın gurbet olduğunu gittiğin yerde ağlayınca anlarsın!

Yine de serüvenciliktir gurbet! Bir maceraya atılmaktır, sonunda da yorulmaktır ve ağlamaktır ve özlemektir. Herhalde bunu biliyordu ki nam-ı diğer kaptan Attila İlhan o harika, korku ve gurbet ve klor kokan 'Yorgun Serüvenci' şiirini yazmıştı daha gencecik iken, hapiste gurbette iken:
"Kadehini kaldır on sekiz, bir daha kaldır
Yıkılsın bu temmuz bırak ayaklarına
Kafesinden çıkar yürek diye taşıdığını
Köprülerini at, gemilerini batır
Elllerini ellerimin üstüne koy on sekiz
Sen de bir ıslık uydur devrik ıslığıma
Ömrümüzü bir suç gibi ayarlamadık mı
Ağır bir hüküm giyer gibi öleceğiz"
Ne denilirse denilsin, kim söylerse söylesin, Attila İlhan gurbetin ve kaçısın hep var olacağını biliyordu. Zaten bu yüzden yazdı 'Abbas Yolcu'yu, 'Büyük Yolların Haydudu'nu, 'Sokaktaki Adam'ı.

Sonra sözü Sezen Aksu aldı ve 'Ayrılıklar Bitmez' dedi, şarkıların şarkısı 'Firuze'den sonra:
"Ve ayrılıklar bitmez öğütür
Ve gölgeler siner ömrüne kaçarak kendinden"
Neden sonra Küçük Serçe 'Yok, olamaz dur, dur gidemezsin, gözlerim rengi dur bulutlara dönemezsin' dese de, öncesinde söylediği gibi ayrılıklar adamı öğütür. Bunu sen de çok iyi biliyorsun: Her gidişte daha da bilendin, her dönüşte hep bir farklı döndün.

OSHO'yu hatırlıyorsun, onun sözünü:
"Her çocuk cennetten bir gün kovulacaktır, bu büyümek ve gelişmek için gereklidir. Büyümek acı verir. Herkes onu tekrar kazanmak için kaybetmek zorundadır. Bu sayede insan bilinçli bir şekilde onu tekrar kazanacaktır."
Demek ki gurbet ve özlem büyümek için insanoğlunun çekmesi gereken bir acıymış, ağlatırmış ama sonu tatlıymış. Zaten bu yüzden üstad Necip Fazıl 'Kavuşmak'ı yazmış:
"Ne görsem, ötesinde hasret çektiğim diyar;
Kavuşmak nasıl olmaz, madem ki ayrılık var?"
ama 'Anneme mektup' şiirinde şöyle de demektedir:
"Ben bu gurbet ile düştüm düşeli,
Her gün biraz daha süzülmekteyim.
Her gece, içine mermer döşeli,
Bir soğuk yatakta büzülmekteyim."
Herkes gurbet hakkında bir şey söylemiş, gurbet için nice türküler yakılmış, herkes gurbeti çekmiş.

"Gurbet elde hasta düştüm ağlarım"ı söyleyen Orhan Baba'ya da,  

"Gurbette ömrüm geçecek, bir daracık yerim de yok, oturup derdim dökecek, bir vefali yarim de yok." diyen Zeki Müren'e de,  

"Ben bir küçücük sevdalı kuştum, aklım ermedi ellere uçtum." diyen Bilge Özgen'e de,

"Gurbete kaçacağım o lacivert ülkeye" diyen Yeni Türkü'ye de selam olsun!

"Dinliyorum ruhumu gurbetten usanmışım,
Ben bu daüssıla'ya dayanırım sanmıştım...
Her yeri vatan saymada meğer aldanmışım,
Herkesle hemdem olacağıma inanmıştım..." diyen Fethullah Gülen'e de selam olsun!

"Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar, aşrı aşrı memlekete kız vermesinler" diyerek sılayı, özlemi, gurbeti tadan güzel ülkeye de selam olsun!

"Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın, bu şehir arkandan gelecektir." diyerek özlemi daha da pekiştiren ulu şair Kavafis'e selam olsun!

"Me he perdido muchas veces por el mar
con el oido lleno de flores recien cortadas.
Con la lengua llena de amor y  de agonia
muchas veces me he perdido por el mar,
como me pierdo en el corazon de algunos ninos." 

"Kendimi çoğu kez denizde kaybettim
Henüz kesilmiş çiçeklerle dolu kulaklarımla
Acı ve sevgi ile dolu dilimle.
Kendimi çoğu kez denizde kaybettim
Bazı çocukların kalbinde kaybettiğim gibi." 

diyerek 'Kaçışa Gazel' yazan Garcia Lorca acaba biliyor muydu, bu yaz, Urla'da, Yorgo Seferis'in söylediği gibi 'Denize yakın mağaralarda' kendini kaybedeceğini ve bu yaz hep ama hep gurbet olacağını hissettiğini!

Ne güzel kız isimleridir Özlem ve Sıla!

9 Nisan 2013 Salı

Tasavvuf Sohbetleri

Uzuun zaman önceydi. Hatta o kadar önceydi ki bir odada iki kişi kaldığımız, fakir ama gururlu günlerimizdi. Henüz yıllanmamış hayallerimiz, hiç söz dinlememiş gençliğimiz, ağarmamış aydınlıklarımız, kireç tutmuş çaydanlıklarımız vardı. Samimi, rutubet kokan, tozlu ama Abidin Gubidin Dino'msu mutlu ve huzurlu, koyu, pis pastel renklere bürünmüş bir evde hüküm sürüyordu krallığımız.

Neden sonra kapitalizme yenik düştü bu bedenler, onu pek hatırlamıyorum! Hep bulanık hatıralar, sanki unutulmak istenmiş gibi...

Yuh! Blogda edebiyat yapmayı sevmem demiştim, yapanı da sevmem! Babasını da sevmezdim. Haa, anasının başımızın üzerinde yeri var!

Neden böyle bir girişle başladım bilmiyorum. Hah, hatırladım: İşte ben öyle bir krallıkta iken tanıştım onunla veyahut duydum ismini. Dedim ya, çok net değil hatıralar.

Evet, blogumun bu konusu Cemal Nur Sargut.

Doğru! Hani şu televizyon programlarına çıkıp çıkıp tasavvufu o zarif hareketleriyle, o latif ruhuyla, o huzur veren sesiyle anlatan kişi.


Gerçek isminin hakikaten Cemal Nur olduğuna dair şüphelerim hep oldu. Acaba dedim 'gerçek ismi mi' yoksa 'sonradan kendisine yakıştırılan isim mi?'

Doğuştan gelen isim ise isminin hakkını çok iyi vermiş. Yok eğer sonradan verilmişse ismi, bir insanı ancak bu kadar iyi anlatabilirsiniz derim.

Bir zamanlar bir hikaye okumuştum. Dede Korkut'un hikayelerindendi bunlar. İsim verilmez diyordu alınır. Eğer yiğitlik yaparsan ismin yiğit olurdu mesela. Şimdi düşünüyorum da ne derin hikayeymiş.

Hem 'Cemal'. Allah'ın güzel isimlerinden. Dikkat ederseniz celallenmiş halini çok az görürsünüz onda. Hem de 'Nur'. Kimin konuştuğuna dikkat ederseniz eğer...

Yukarıda bahsettiğim yıllar geçip gitmişti; insanoğlu biraz değişmişti. Biraz ama çok değil.

Derken bi telefon geldi, D. den. Hadi, diyordu, bu gün Cemal Nur Sargut'un konferansı varmış hep beraber gidelim oraya.

Yanlış hatırlamıyorsam Altunizade taraflarında bir yerlerdeydi. Gittik, güzel ve ferah bir salon, epey kalabalık, önlerden yer bulduk. Deniz Arcak da oradaydı; rahatsız etmeyecek bir selam vermiştim ona, big fan of you yeahh!

Şefik Can Hoca uyarlaması Mesnevi dersiydi, zamanın nasıl geçtiğini anlamadık. Tabii ki benim elimde notlar, çiziktirilmiş boş sayfalar, ucu bitmiş kalemler...

Çıkarken Cemal Nur Sargut bana konferansı beğenip beğenmediğimi sordu. "Çok güzel" olduğunu söyledim. Ama asıl duygularımı yansıtsaydım koşup zıplayıp dans ederek 'eureka eureka eureka' diye bağırıp durmam gerekirdi!

Aylar geçti, yıllar geçti, renkler soldu, gün kayboldu, İlhan Şeşen'e selam oldu, yeşil ufak bir kitabı bitirdim İzmir'deyken: Dinle! Hocamınızın sohbetler dizisi kitabı.

Sonra yattık kalktık, yattık kalktık hoop İstanbul'dayız. Amerikalı tasavvuf meraklısı arkadaşımız L. hocamızın sohbetlerini çok beğendiğini söylüyor. Hatta garip bir şekilde Türkçeyi çok iyi konuşuyor, sohbetleri dinleyebiliyor ya işte o zamanlar kıskançlık mı hayranlık mı öyle ortaya karışık bi duygu bulamacı oluşuyor bende!

L.'nin yakın zamanda Cemal Nur Sargut'un sitesini Facebook'ta paylaşmasıyla bende de bu siteyi paylaşma hırsı oluşuyor ve bu yazıyı yazıyorum.

Cemal Nur Sargut'un kitaplarının basıldığı harika bir yayınevi: Nefes Yayınevi

Sitenin sol kısmında yer alan video arşivine baktığınız zaman, göreceksiniz, tasavvuf derslerinden, Fususu'l-Hikem'e oradan kültür konferanslarına dair bir sürü dersler, konferanslar bulunuyor. Hatta şanslıysanız canlı yayını takip edebilir, daha da şanslıysanız bizzat gidip sohbetlerini hocamızın yanında dinleyebilirsiniz.

Aklıma sevgili arkadaşım Y. nin geçenlerde evdeyken söylediği geliyor: "Bu şirketler, iş, kapitalizm, yorgunluk, para hep maddi zevkleri ön plana çıkarıyor, bazen düşünüyorum, çok maddi alemde seyreden bir insan oldum, insan manevi tarafını da kuvvetlendirmeli, namaz kılsam falan, en azından, iyi olur..."

Hemen sonra Kadıköy'e gitmiştik, sanırım bi kaç bira içmiş olabiliriz...

Mesele, bu karmakarışık zamanlarda kendini bulmak için yapmamız gereken yegane şeylerden biri: Sohbet!

Bu okumakla zor olur, en iyisi O'nu dinlemek...

Tavsiye ediyorum, Nefes Yayınevi'ne girip sohbetleri izleyin. Elin Amerikalıları bile yapıyorken sen niye yapmayasın!

Neler neler dinledim:


17 Mart 2013 Pazar

İstanbul ve Pişmanlık

Havalar bahar, ben hala mezun olamadım mühendislikten, seneler geçti. Hep derim ya Ortaçgil yüzündendir benim mühendislik sevdam: "İyi meslekti doktorluk, şimdinin modası mühendislik" dediğinden beridir şu üniversiteden kurtulamadım.

Hayır, tembelliğimden değil, üniversite hayatım harika geçti-geçiyor. Beni yoran şey başka bir şey! Nedir, nedir, nedir bu yahu? Sonradan anladım: İstanbul bu, tepeden bakmaya gerek yok, Anadolu yakasında herhangi bir yerde denize otursan yeter. Hele de havalar baharlaştı mı, çiçekler açıştı mı, kızlar yavaş yavaş etek boylarını kısaltmaya başladı mı, işte beni de o garip şair gibi bu güzel havalar mahvediyor.

Elimde şu sıralar Yusuf Atılgan ve Garcia Lorca-Bodas de Sangre. Ara sıra içimdeki yolculuk ateşi toplum ve sistem tarafından söndürülmesin diye, her gün birer ikişer sayfa, gıdım gıdım okunmuş "On The Road". İstanbul deniz kıyısı, karşımda Kız Kulesi, Leandros'un kulesi değil, bir şiir cumhuriyeti. Galata Kulesi karşıda, ince ince süzüyor Kız Kulesini. Herhalde daha birbirlerine açılamamışlar, seneler geçmiş, hepsi kocamış. Olsun varsın, varmasın Kız Kulesi Galata'ya. Ben varım burada, talipliyim ona.

Bu şehir insanı varsın uzak kılsın kendine, bu şehir insanı varsın hep yorsun, kandırsın; çünkü ben kendimi kandırmıyorum. Biliyorum, beni gerçekten bu güzel havalar mahvediyor.

Bazen bu güzel havalarda, İsmail abimsi bir tavırla: "Bir elinde cımbız, bir elinde ayna; umurunda mı dünya!" diyorum. Sahilden el sallayarak Orhan Veli'ye, Sunay Akın'a, Bedri Rahmi'ye selam gönderiyorum.

Arka taraftan Aziz Mahmud Hazretleri gülüyor, sadece gülüyor. Bu kadar çok sebepsiz gülünmesi insanı rahatsız eder, ama rahatsız olmuyorum. Daha çok gülsün istiyorum, abartsın hatta, krize girsin. Çünkü Aziz Mahmud'lar güldükçe biz huzuru yakalayacağız, bunu biliyorum.

O gülüyor ama benim uykulu gözlerim, perdelerden perde beğenen kulaklarım, ne kadar çok istede de heveslense de, olmuyor, duyamıyor, duymuyor, göremiyor. Ama salt gülüyor, bunu biliyorum.


Sonra Konya'da yaşayan ama İstanbul'u çok özleyen bir dostum aklıma geliyor. Bir gün şiir yazmış, asker şaire göstermiş, beğenilmesini ümit etmiş. Asker şair demiş dosta, şiirlere biraz göz ucuyla baktıktan sonra: "Mevlana'ya selam söyle, aman ha unutma, aman ha unutma, aman ha unutma..."

Sonra Ankara'da o çiçeksiz ama kökleri sökecek kadar kuvvetli rüzgarlı tepede, gözleri o anlattıkça daha da yaşlanan, adeta Japon çizgi filmine dönen gözlerle Hacc gezisini anlatan hocam aklıma geliyor. Hacca gitmiş, ama bir şey hissedememiş, orayı tam manasıyla değerlendirememiş, ağlıyor, pişman! Samimiyetine inanmamaya çalışıyorum ama olmuyor, gözlerim doluyor.

Ben ise bütün bu duygulardan mustarip, ne kadar istesem de Mevlana'ya selam göndermek, ne kadar istesem de Aziz Mahmud Hazretlerinin kahkahalarını duymak, ne kadar istesem de haccı hissetmek; yapacağım tek şey şu an bu sahilde Orhan Veli okuyup akşamına dostlarla Kadıköy'de içmek olacak. Biraz bira biraz şarap sonra, nasıl olacaksa, vakit bir türlü geçmeyecek, biraz muhabbet biraz şehvet biraz pişmanlık olacak.

Ama hep pişmanlık olacak. Sonu hep pişmanlık olacak. Hep pişmanlık, hep eksiklik...

Niçin diye soruyorum bu aptal nefsimle: Niçin? Por que? Filibeli Ahmet Hilmi kızıyor yine, bakın beni ne hale getirdiniz diye. "Beni yine niçinli bir aleme niçin getirdiniz?"

Doğru diyor aslında, niçini yok bu dünyanın, sadece 'öyle'si var. Biz anlamayız, sadece öyle.

Neler dinledim bu yazıyı yazarken: