Gezi Parkı eylemlerine katılmadım, hiç bir 1 Mayıs eylemlerine de katılmamıştım. Halbuki üniversite zamanımda bayağı bir eyleme katıldım. Sanırım Gezi zamanları benim eylemlerden bıktığım aylara denk geldiğinden pek bir heves göstermemiştim.
Daha önce katıldığım eylemlerin bir sonuca ulaşmayacağını bildiğim gibi Gezi eylemleri halihazırda sürerken de mutlu sona doğru adım atılmayacağını biliyordum veyahut tahmin ediyordum diyeyim.
'An gelir paldır küldür yıkılır bulutlar' misali siyasetten çıkarsama yaparak büyük insanlık için aradığım umutlar tıpkı nam-ı diğer Kaptan'ın söylediği gibi paldır küldür yıkılmıştı. Bulutlar ve umutlar... Aynı şey.
Güncel komik siyaset bir kenarda dursun, ben Osho'nun söylediklerine kulak vereyim, dedim. Osho eylemleri çok seviyor mesela. O kadar çok seviyor ki her grubun, her partinin, her ideolojinin eylemlerine katılıyor; hiçbirini kaçırmıyor. "Yahu kardeşim ne biçim adamsın, görüşün nedir anlayalım" denildiğinde ise cevap veriyor: "Ben sizin düşüncelerinizi savunmak için eylemlere katılıp bağırmıyorum. Ben bağırmayı, şarkı söylemeyi, dans etmeyi sevdiğim için her eyleme katılıyorum."
Bağırmak, garip garip hareketler yapmak için eylemlerden daha güzel yer var mı?
Mesela, ben de Taksim'de katıldığım eylemlere siyasi bir amaç uğrundan ziyade İstiklal Caddesi gezisi için gidiyordum. Normalde caddede bir yerlere, cafelere, barlara, arkadaşlarla buluşmaya hızlı hızlı gittiğim için hiç etrafa bakamıyordum; hele de o kalabalıkta! Fakat eylem zamanı öyle mi? Yavaş yavaş, kimseye çarpma korkusu yaşamadan, hatta istediğin tonda bağırarak, civardaki eski binaları derinlemesine inceleyerek gezmek inanılmaz bir orgazm yaşatıyordu.
Neyse, diyorum ki hayatta elbette siyasi bir duruşum oldu; ölmedik, hala da amatör siyaseti yapıyoruz. Ama hiç bir zaman bir ideoloji için harbiden çıkıp bağırmadım etrafta, eylem yapmadım, herhangi bir sav iddia etmedim. Hayat görüşüm böyle. Sanırım çocukluğumdan beri herhangi bir takım tutmamam da aynı sebepten.
Bu arada ha çıkıp Taksim'de ideoloji için bağırmışşın ha gidip Saraçoğlu'na takımın için bağırmışsın. Elde var sıfır! Tabii ki insanlar bu sayede deşarj olmuş bir şekilde çıkıyorlar aktivitelerinden, o da işin hediyesi oluyor.
Hay aq! Bu kadar yazıyı niye yazdım şimdi? Konu nereye geldi yahu?
Yazıyı yazma amacım şuydu:
Bugün sevgili G.'ye 1 Mayıs'ta Kadıköy'e gelmesini, Taksim'den daha az tehlikeli olacağını lafın gelişi söyledim. Herkesin bildiği bir şey. O da bu sene çıkmayacağını, geçen senelerde çok yorulduğunu, evin önünde kendince eylem yapacağını söyledi.
Şimdi anlatacağım fikir ondan geliyor yani: Evin Önünde Eylem Planı
Herkes kendi evinin önünü süpürse memleket tertemiz olur deriz ya aynı mantık. Herkes kendi evinin önünde eylem yaparsa, bir farkındalık yaratırsa oh mis gibi bir memleketimiz olur.
Yani, evde cafelerde arkadaşlarımız arasında yaptığımız muhabbeti apartman kapısının önüne taşıyalım diyorum. Hem bir yerlere gitmemiz gerekmez, hem polis gerekmez, hem de apartmanda yaşayanlar birbirini daha iyi tanımış olur.
Fena mı olur? Bulunduğunuz muhite göre artık siz çay içersiniz mesela, biz de kapıda bira içeriz, takılırız.
Eylemlerinizi apartman kapısı önünde yapın, hatta hologram olarak yapın, daha tayyib olur.
Bu gün, çok şükür, hava pek ısındı; ceketim beni terletti, sinekler azıtıp saldırmaya başladı, bahar yelinin buram buram kokusu daha da lezzetlendi.
Son zamanlarda okuduğum kitap Kazancakis'in Zorba'sı. Yaz yaklaştıkça bende bir Yunan havası, ne bileyim, mavi ve beyaz renkleri, ayet gibi apaçık görünen Samanyolu, Ege yeşillikleri, Fesleğen kokuları kendini hissettirmeye başlıyor. Geçtiğimiz ay minicik bir rolüm olsa da gönüllü olarak oynadığım ilk Yunan tragedyalarından Euripides'in Bakhalar'ı bu "Yaz'ın" Ege masmavisi geçeceğinin bir kanıtı. Haydi inşallah...
İşte size Zorba'nın ağzından ilkbahar hakkında sözler:
"Hava değişti, yarın keşişleme var!" dedi. "Ağaçlarla birlikte, kızların göğüsleri kabaracak, bluzlarına sığmayacak... Şeytan icadıdır, namussuz ilkbahar'" "Bu dünyada iyi olan ne varsa, hepsi Şeytan'ın icadıdır. Güzel kadın, ilkbahar, şarap... Bunları Şeytan icat etti; Tanrı da keşişleri, oruçları, adaçayını ve çirkin kadınları yarattı. Yok olasıcalar!" "İlkbaharda Şeytan egemendir. Kuşaklar laçka olur, bluzların düğmeleri açılır, kocakarılar iç çeker..."
Ne yalan söyleyeyim, son haftalarda bir acayip bahar yorgunluğu kabus gibi üzerime çökmüştü. Bir şeylerin doğum sancıları olduğunun farkındaydım bu çöküşlerin. Çok şükür ki artçı sarsıntılar pek olmadı da zamanla eski mabetleri yine yeni yeniden kurabildik.
Ne diyelim? Allah herkesi Zorba etsin! Yok, böyle deyince yanlış anlaşılmalara sebebiyet verebiliriz. O halde Allah herkesi Aleksi Zorba etsin diyelim. Osho'nun deyişiyle bir de üstüne Buddha'yı ekleyelim; çift kanatlı kuş olsun!
Güneşin peşinden gitme diyorum çok uzaklara
Henüz kokmamış ıhlamurun arkasına
Oralarda yabancı bir şarkı çalınır
Süslü küçük yağmurlar saçlarını kandırır
Üzülürsün, sevindiğine.
Nisan da üşütürmüş insanları
Sen güneşin peşinden giden kadın
Sardunyaları suladın mı?
Zordur bir şairi kendine aşık etmek.
Gözleri karanlık, kaşları seher.
Karadeniz'de dalga olmak lazım,
Ege'de tuz.
Zordur bir şairi kendine aşık etmek.
Gözleri karanlık, kaşları gece
Kız Kulesi'nde erkek olmak gerekir.
Efes'te Musa,
Barlar Sokağı'nda şarap,
Zeytin tohumunda incir,
Yedi nefste Zorba,
Gazze'de bir zürafa,
Çay bardağında rakı,
Endülüs'te raks,
Kendinle seks,
Cennet'te ateş,
Cehennem'de Meryem.
Zordur bir şaire aşık olmak.
Gözleri karanlık, kaşları hilal.
Bazen arada derede kalmış, huysuzlanmış, depresyona girmiş, intihara ufaktan ufaktan meyil etmiş tanıdıklarıma beni böyle durumlarımda umutlandıran bir sözü söylüyorum: "Don't worry be happy!" Herkesin kendisini mutlu edecek anıları, sözleri, şarkıları vardır. Benimkisi ise uzun zamandır işte bu muhteşem söz: "Don't worry be happy"
Bu sözü herkes o meşhur şarkı dolayısıyla bilir. Söyleyen hakkında çeşitli yanılgılar olsa da iyi insanlar bilir ki bu şarkı Bobby McFerrin'e aittir. Yorulmuş hayatımıza neşeli ve umursamaz ıslıkları ile bol bol eşlik eder.
Peki söz kimin? İşte bunu iyi insanlar değil güzel insanlar bilir. "Don't worry be happy" sözü sessiz mistik insanlardan olan Meher Baba'ya aittir. Gülüşü, bıyıkları, enerjisi ile tanrının bir avatarı olan Meher Baba Hintli bir bilgedir. 1969 yılında bedeni toprak altına girse de kendisi sözleri ve aydınlığı ile her zaman aramızdadır.
Hani derler ya ölen hayvan imiş insan ölmez diye; Meher Baba'nın öldüğünü kim söylemiş? O hala bizlere "Takılmayın, mutlu olun!" diye telkinde bulunup biz insan olmaya aday erlere emirler yağdırmaktadır.
Meher Baba'nın hayat hikayesi hakkında biraz farklı iddialar var. Fakat Meher Baba'nın hayatında belli noktalar oldukça aşikar.
Hayatı hakkında pek bilgiye sahip olunmayan ve genellikle belli bir ağacın altında saatlerce hatta günlerce oturan Müslüman mistik kadın Hazrat Babajan bir gün Meher Baba'yı yoldan geçerken çağırır ve alnından öper. Bu sırlı buse öyle bir güce sahiptir ki o zamanlar genç bir çocuk olan Meher Baba uzun bir müddet komada kalır. Komadan çıktığında artık aydınlanmış bir insan olan Meher Baba bir daha konuşmaz ama müridleri ile kendisine has olan bir işaret dili ve yine kendisine has olan özel bir alfabe tahtası ile iletişim kurar.
Osho bu gizemli öpücüğü Hazrat Babajan'ın enerjisinin en güçlü dışa vurumu olarak nitelendirir. Bazı insanların aydınlanması zamanla olur, der. Yavaş yavaş o aydınlanma enerjisi gün geçtikçe kişiyi ele geçirir ve sonunda öyle bir an gelir ki artık enerji, bir çember misali, kendisini tamamlamış ve kişi aydınlanmıştır. Veyahut o aydınlanma enerjisi Hazrat Babajan'dan Meher Baba'ya geçtiği gibi bir anda olur. Fakat bu enerjinin aniden birine verilmesi yıkıcıdır. İşte bu yüzden Meher Baba o enerjinin ağırlığı yüzünden kendisini kaybetmiştir ve komaya girmiştir. Komadan çıktığında ise o artık eski, bir önceki, kişi değildir.
Bunlar tabii ki Osho'nun cümlelerinin birebir tercümesi değil. Ben hatırladığım ve kendimde idrak ettiğim kadarını bu şekilde yazdım. İsteyen kısa bir araştırma ile tam sözleri bulabilir ve kendisi zevk edebilir.
Bu enerjiden bahsederken aklıma Kur'an-ı Kerim'in bir anda değil de zamanla peygambere inmesi geliyor. Hatta denir ya Kur'an bir defada indi ama zamanla açıldı diye. Öyle işte... Böyle büyük enerjinin bir defada inmesi normal insanlar için felaket olurdu, kaldıramazlardı. Vahiy enerjisi hakkında da buna benzer şeyler bahsedilir: Mesela peygamber devesinin üzerinde iken vahiy ona geldiğinde o enerjinin ağırlığıyla deve çökerdi, gibi.
Meher Baba iyi ki aydınlanmış ve bizlere harika hediyeler göndermiş alacakaranlık alemlerden. Bence bunun en güzeli "Don't worry be happy"
Sözün aslı ise tam olarak şöyle: "Do your best. Then, don't worry; be happy in my love. I will help you."
Peki Türk sıtayla Meher Baba kimdir, tahmin edebilir misiniz?
70'li yılların Oya Bora'sı olan Güzin ile Baha grubundaki Baha! Baha abimizin tatlılığını, enerjisini ve güzelim bıyıklarını Meher Baba'ya benzetmeyen ayıp eder. (Aşağıya resimlerini koydum.)
Güzin ile Baha'nın da bizlere adeta "Don't worry be happy" şarkısının verdiği mutluğu aynı şekilde veren, naklen dilimize pelesenk olan, bir hit şarkısı var: "Ateş Böceği!"
Evet evet, o bildiğimiz gecemizi aydınlatan, aşk bahçemizi süsleyen ve kovaladıkça kaçan ateşböceği!
Ben de yakın zamanda gönüllü olarak oynadığımız tiyatro oyununda Güzin abla ile tanışma şerefine eriştim. Onda da öyle bir enerji var ki onun o canlılığı, tatlılığı beni adeta gençliğimden utandırdı. Kendisini Giresun'dan tanıdığım tatlı mı tatlı ama cadı mı cadı R. ablama çok benzettiğimden ayrıca bir sempati duydum kendisine.
Kim bilir bu koca evrende bize bu huzur dolu, motive edici ve belki vicdanlarımızı rahatlatıcı hediyeleri veren nice nice sevdiklerimiz, sanatçılarımız, avatarlarımız oldu ve olacak.
Kim bilir? Baba bilir çünkü...
It's all in Baba's hands!
Meher Baba
Güzin ile Baha
Bu yazıyı yazarken bana eşlik eden parçalar tabii ki:
Bobby McFerrin - Don't Worry Be Happy
Meher Baba'nın sözleri ile hazırlanmış çok şirin bir parça
Güzin ile Baha - Gençlik Başımda Duman
Ayrıca bir buçuk saatlik uykuyla ayakta kalan ama hala uyumak bilmeyen bünyemi uyutmak için içtiğim Bourbon Whiskey'i yeni ev hediyesi olarak getiren sevgili K.'ya teşekkür ediyorum. Uyumak için blog yazdım ve bir şeyler içtim ya alacağın olsun ulan! Uyuyamıyorum!
Neyse Meher Baba bir yerlerden sesleniyor yine: "Don't worry be happy in my love!" Uyuruz elbet!
Buyrun size bir masal: Havanın biraz puslu olup insanın içini acıtan günlerinin birinde zavallı bir Havva zavallı bir Adem'e aşık olmuş. Havva'nın başka bir heves arkadaşı bu güzel haberi Adem'e Hermes'in rüzgarı gibi söyleyivermiş: "Havva sana çok bayılmış!" Ama Adem teşekkür etmiş ve Havva'dan çok hoşlanmadığını belirtmiş. Tabii ki bu hem Havva'yı hem de Havva'nın hevesli arkadaşını epey şaşırtmış. Daha sonra bu olay üzerinden iki hafta geçtiğinde Havva'nın pek hevesli arkadaşı Adem'e Havva'nın yeni bir kişiye aşık olduğunu söylemiş. Adem ise çok düşünmeden yapıştırmış cevabı: "Eee? Sen bana Havva'nın aşık olduğunu söylemiştin, meğersem o sadece seks istiyormuş!"
Buyrun size bir fıkra: Yıllardır Sunay Akın Kız Kulesi'ne Şiir Cumhuriyeti desin dursun. Kız Kulesi Sunay Akın'a küsmüş olacak ki başkalarının kollarına çoktan girivermiş. 2015 yılı Uluslararası Üsküdar Şiir Festivali'nin ilk yılı oldu. Açılışını da Kız Kulesi'nde yaptılar. Ummadıkları ideoloji sahiplerinden böyle bir festivali görmek ve Kız Kulesi'ni onlara kaptırmak bazılarının zorunda gitmiş duyduğuma göre. Varsın üzülsünler, Kız Kulesi artık şiirler anılmaktan epey mutlu.
Buyrun size bir teşhis: Beşiktaş'ta şirin mi şirin bir barda sevgili E. ile oturuyorduk. E. öyle güzel şeylerden bahsetti ki dedim 'ben bunları bloga bir ara koymalıyım!' Mesela onlardan biri: İnsanın yaşı biraz geçkinken (yani maaaaalesef bizler, hepimiz) evlilik için etrafa kafasında binbir şart ve düşünceler ile bakınıyor. Yok boyu şöyle olsun, yok konuşması böyle olsun, yok şu bölümden mezun olsun, yok yok yok... Haliyle elimizde de yoktan başka bir şey kalmıyor böyle mızmızlanınca ama konumuz bu değil, neyse. Hatasız dost arayan dostsuz kalır derler de neyse bayramlık ağzımı açmayacağım şimdi. Lakin sevgili E.'nin iddia ettiği bir şey var. İnsan gençken bu kadar şartı, maddeyi bilmiyor; henüz tecrübesi yok çünkü, o şartları gerektirecek koşulları daha yaşamamış. Haliyle karşı cinse belli bir içgüdü ile yaklaşıyor ve o içgüdü ona doğru insanı bulması için yardım ediyor. O içgüdünün içeriği ne peki? İşte insanın yıllar sonra tecrübe edeceği yaşantısından elde ettiği o şartlar, maddeler, ıvır zıvırlar.
Buyrun bu da bonus: Yukarıda Adem ile Havva'dan bir anekdot anlatınca aklıma Osho'nun Adem elması hakkında söylediği bir şey geldi. Tabii ki koca bir sohbetten cımbızlama olacak ama yine de manalı kalıyor.
Adem elmayı yedi ama yutamadı, elma boğazına takıldı. Çünkü Adem ikiliğe düşmüş gibi hissediyordu. Onun bir parçası elmayı yutmak ve elmanın niteliğini keşfetmek istiyordu ama diğer bir yarısı ise bundan korkuyordu. Adem kararsızlığa düştü ve elma orada takıldı kaldı. Bu yüzden asla ama asla yeni Adem elmaları yaratmayın. Yapacağınız şeyleri tamamen yapın, böylece onu yutup rahatlıkla hazmedebilirsiniz.
İkilikte kalmayın diyor yani, kararsız olmayın. Bu bana bizim trafik ışıklarında yazan uyarıları anımsatıyor. Hani, kırmızıda durunuz ama karşıya geçmeye başladıysanız eğer geçişi tamamlayınız gibi. 'Kırmızı yanıyor ama sen salakmışsın, karşıya geçmeye başlamışsın, bari kararsız kalıp yolun ortasında durma, kazaya kurban gidersin Allah korusun, yolun ortasındaysan geç karşıya da bitsin bu muhabbet daha fazla uzamasın!' der gibi.
Hatta Osho şunu da diyor: "They say: Think twice before you jump. I say: Jump first and then think as much as you want."
Son senelerimde çok garip bir insan grubu tanıdım. Bunlar belirli bir topluluğa üye değildiler, bazıları aynı şehirde bile değildi hatta, çoğu birbirini tanımıyordu bile, ama pek mühim bir niyeti kalplerinde taşıyorlardı.
Onlar çağın gerektirdiği işleri yapıyorlardı, çağın getirdiği işlerde çalışıyorlardı. Kimi büyük bir ayakkabı zincirinde çalışan bir elemandı, kimi sigorta şirketinde çalışıyordu, kimi bir firmada satış görevlisiydi, kimisi eczacıydı, kimisi saat ustasıydı, kimisi kimya öğretmeniydi, kimisi akademisyendi, kiminin lokantası vardı, kimi tiyatrocuydu, oyuncuydu.
Normal insanlardan birileri: Otobüste, sokakta, barda, camide gördüğümüz insanlar. Umutları olan, hastalanan, aşık olan, sinirlenen, çoluğa çocuğa karışan tipler, başka başka siyasi düşünceleri olan tipler.
Ben bu tür insan grubuna "Güzel İnsanlar" adını taktım. Bazen bu gruptan birisi hakkında bahsedeceksem 'o güzel insanlardan biri yaa' diyorum. Çünkü hepsi sanata, felsefeye ve tasavvufa aşık insanlar; kendi hay huylarının dışında, zaman bulduklarında, sanat ve felsefe yapan insanlar. Bunlardan kimileri gerçekten sanat yapıyor kimileri ise sanatını yeni yeni icra etmeye çalışıyor.
En azından sanat, felsefe ve tasavvuf için uğraşıyor.
Büyük bir yangını ağzındaki su ile söndürmeye çalışan karıncanın hikayesi gibi, 'en azından tarafım belli olsun' diyorlar.
Dikkat çekici özellikleri ise ne sanattan ne felsefeden ne de tasavvuf aracılığı ile dinden para kazanıyorlar. Maddi gelirlerini günlük çalıştıkları işlerden çıkarıyorlar.
Bu 'güzel insanlardan' pek çoğu isterlerse "Ben sanat yapıyorum karrdeşşşim, devlet bana baksın" diyebilirlerdi. Hatta sanat ve felsefe ile uğraştıkları için karşısındaki insanlardan saygı ve hürmet istediklerini belirtebilirlerdi. Din ve tasavvuf ile uğraştıkları için televizyon kanallarına çıkıp herkesi etkileyebilir ve bol bol para kazanabilirlerdi.
Ama yapmıyorlar, çünkü sanatlarını kendileri için, toplum için ve sanat için yapıp asla ve asla para için yapmıyorlar.
Bu tür insanları tanıdıkça aslında her insanın, ne işle uğraşırsa uğraşsın, bir sanatçı, bir filozof ve bir aydınlanmış, irfan sahibi, insan olması gerektiği düşüncelerimin ne kadar haklı olduğunu görüyorum.
Yani, ülkenin herhangi bir teknik üniversitesinden mezun bir mühendisin aynı zamanda bir edebiyatçı, bir ressam veya tiyatrocu olabilmesi gerektiğini, bunların sadece konservatuar mezunlarına, felsefe bölümü akademisyenlerine veya ilahiyat hocalarına ait olan meziyetler serisi olmaması gerektiğini düşünüyorum.
Böyle 'güzel insanları' gördükçe bu düşüncelerime olan inancım daha da kuvvetleniyor ve ne yalan söyleyeyim, geleceğe daha umutla bakmamı sağlıyor.
Benim için yeri doldurulamaz bir kişi olan Alev Alatlı'nın Cumhuriyet Gazetesi ile yaptığı röportajında şu sözleri beni düşündürdü:
Sanata gelince, bakın, Sovyetler Birliğinde sanatçıları, işçi sınıfından ayrı bir kategoride görürlerdi. Neden biliyor musunuz: “İşçi, günlük yevmiyesini alamazsa işi bırakır, bırakamazsa işi yavaşlatır. Ama sanatçı, sanatını icra edebilmek için bir de üstüne para verir.” Bunu niye söylüyorum, bunu en görkemleri eserlerin baskı dönemlerinde yaratıldığını hatırlatmak için söylüyorum. Besleme sanat olmaz. Olursa, “resmi” sanat olur, o da kimsenin ruhuna dokunmaz, gönül tellerini titretmez.
Bu cümleler tabii ki röportajın bir kısmından kırpılmış kelimeler. Ne hakkında konuştuklarını görmek için röportajın tamamını okuyabilirsiniz.
'Sanatçı ile işçi arasında ne fark vardır?' sorusunun cevabıdır bunlar. 'Sanatçı işçi midir?'
Günümüzde evet. Sendikalaşmak zorunda olan bir işçi sınıfı. Çünkü üretilen ürünleri bu kapitalist sistemde pazarlamak için aracı olan bir kurum olmuş durumdalar.
Yoksa mesela solculuğu ile övünen bir oyuncunun banka reklamlarında oynamasının ne gibi bir açıklaması olabilir? Elbette buna karşı değilim, günümüz sistemi bunu gerektiriyor, yaşlanana kadar para kazansınlar. Hatta şöyle düşünebiliriz: Reklamlarda daha çok tanınması daha çok para kazanmalarına ve sanatlarını daha güzel yapmalarına bir araç olabiliyor.
Getirisi çok fazla, peki ya götürüsü? Bunu da düşünmek lazım. Götürüsü eninde sonunda üretilecek sanatın samimiyetsizliği olacaktır. O zaman da besleme sanat denilen kavram ortaya çıkacaktır.
Volkan Konak aklıma geliyor böyle düşününce. Yanılmıyorsam televizyon programlarından birine konuk olarak gelmişti. "Artık yeteri kadar param var!" demişti "Bu yaştan sonra çıkıp deterjan reklamında mı oynayacağım!" Doğru cümleler böyle olmasa da manası buydu. İnternetten o programı bulup izleyebilirsiniz.
Belli bir doyum noktasına ulaştıktan sonra saf sanatını icra etmek, bu günümüz sisteminde herkesin hayal ettiği bir şey. Ne bileyim, Ege'de bir sahil kasabasına yerleşip kendisine ait üzüm bahçesinden elde ettiği üzümler ile şarap yapma hayali gibi bir şey.
Sanatçı sanatını icra etmek için para vermek zorundadır. İşçi ise yevmiyesini, maaşını alır işini yapar. Bu yüzden eskiden kim sanatçılar kralların, padişahların yanındayken günümüz sanatçıları ise sistemin ve kapitalin yanında yer almak zorundalar. Sistem derken ille de var olan sistemin değil sistemin karşısındaki sistemin yanında da olabilirler. İlle de birilerinin yanında olmak zorundadırlar, yoksa sanatını nasıl icra edebilirler başka gelirleri olmadan?
Ne olursa olsun, benim gözümde bu sıradan güzel insanlar kendilerine sanatçı dedirtip bir şeyler yapan sonra da kapitalist ürün sisteminin bir 'media'sı yani aracısı olan insanlardan kat kat daha önemliler.
Hatta kimileri var ki sistem düşüncesini aşmış sanat, felsefe ve tasavvuftan gayri bir şey yapmıyor. Başının üstünde bir dam olmadan parasız ölüyorlar belki ama mutlu yaşamış oluyorlar. OSHO'nun 'iki şekilde olabilir bu' dediği gibi. "Sistem güvenlidir. Bir işe girersin, çalışırsın, düzenli yaşamın olur, sonunda da emekli maaşın olur, sigortan olur, yaşarsın, güvenli ortamlarda ölürsün. Ya da sevdiğin işi yaparsın, yaptığın iş para getirecek diye bir şey yoktur, sonunda zengin olsan da fakir olsan da fark etmez, en azından mutlu ölürsün."
Güzel insanlar daha önemliler. Çünkü onlar sanatı, felsefesi veya dini uğraşları para etse de etmese de durmaksızın, vazgeçmeksizin öğrenmeye didinmeye devam edeceklerdir.
Niye mi güzel insanlar diyorum onlara?
Çünkü paraları olmasa bile kalpleri var. Hepimize yetecek kadar üstelik! Sanat piyasadaki sanatçılardan ziyade bu sıradan insanların gönüllerine emanettir.