21 Haziran 2013 Cuma

Kumsal ve Egoist Yengeç

Dün bu senenin en uzun gününü en kısa gecesini yaşadın. Çocukluğundan beri sana zorla ezberletilen yegane tarihlerden birisini yaşadın. Milli bayramları bilirsin, dini bayramları bilirsin, mevsimleri, bir haftanın kaç gün olduğunu, her ayın kaç günden oluştuğunu bilirsin. Şubat ayının kısa 'çekmesine' üzülmüşsündür yeri geldiğinde. Hangi günlerde gece ve gündüz eşit; hangilerinde en kısa gündüz hep bilirsin. Bütün bunlar, bu modern çağda, eğitimli insan sıfatını kazanabilmen için gereken temel öğelerdendir.

Bu insan bir haftanın kaç gün olduğunu biliyor. Check! En kısa gün en uzun gece! Bildin mi? Check! Şubat kaç yılda bi uzuyor bi kısalıyor? Check! Atatürk hangi yılda doğdu? Check! Annesinin ismi babasının ismi? Check! İstiklal Marşı'nın ilk dört kıtası ezberinde mi? Check! Çek Cumhuriyeti'nin başkenti neresidir? Check?

Her insanın her şeyi bilemeyeceğini taa ufacıklığından beridir biliyorsun. Belki sadece bunu idrak etmen bile senin 'insan' olman için gereken o son yudumdur, belki bunu anlaman o gereksiz egondan kurtulmanı sağlayacak o son adımdır.

Her insanın her şeye gücünün yetmeyeceğini de biliyorsun. Belki bu yüzden insana değil de Allah'a muhtaçsın! Belki bu yüzden bu en uzun gün en kısa gecede uzun zamandır özlediğin ama bir türlü gidemediğin/ yapamadığın/ dokunamadığın hayallerini bir kez daha gözünün önünde görüyorsun, hayallar gün ışığında katılaşıyor, sanki özlem daha bir pekişiyor.

Her şeye gücü yeten bir insan var aslında! Hayır hayır 'Beercules' değil siz ona kısaca Herkül diyorsunuz ve Kanal D dizilerinden bayağı hatırlıyorsunuz. Kimileri de ona Herakles diyor, iyi de ediyor!

En uzun günlerin başlangıcı aslında senin yükselen burcunun da başlangıcı: Yengeç! Yazın başlangıcı, doğurganlığın başlangıcı, seksin başlangıcı! Duygusal, anaç, mıymıntı! 2. Çakra ve 7. Çakra!

Emin değilsin; herkes denizi, yazı ve kumsalı senin kadar sevebilir mi? Kimileri bozkır insanıdır, kimileri yayla; kimisi banyo yapmayı sevmeyen kedi cinsindendir, kimisi kumsalda doğup denize koşuşturan caretta caretta, kimisi de bırak kumsalı denizin içinde doğmuştur topraktan habersiz.

Sen denizin içinde doğanlardansın! Yüzmeyi ne zaman öğrendin haberin var mı? Kumsaldaki ilk resmini hatırlıyor musun, şaşkın ve korkak! Ya 'giremediğin deniz deniz değildir' sözünü ilk söyleyişini? Kaç defa kaybettin acaba güneşini ufukların arkasını kollarken?

Yine kayalıkların üstündesin, denizi izliyorsun. Etrafında arkadaşların var ama yalnızsın. Ezan okunuyor ve iki yengeç denizle bitişik kayaların üstüne çıkmaya başlıyor. Ezan okunuyor, yengeçler kollarını yukarı kaldırarak adeta dans ediyor, arkadaşların ve sen onlara hayretle bakıyorsunuz. Neden sonra ego'nuza yenik düşüp ufak bir taş parçalarını yengeçlerin üstüne salıyorsunuz, ne zaman taşlar hedefe düşüyor, o zaman büyü bozuluyor ve yengeçler kaçıyor, deniz susuyor, kayalar küsüyor. Siz yine kendi dertlerinizle boğulmaya devam ediyorsunuz.

Yengeçler insandan kaçar, deniz gözlüklerinle deniz diplerinde gezerken senin bu kaçıştan haberin vardı.

Ne zaman Yengeç Burcu dönemi başladı, ne zaman en kısa ve en uzun günler bir karara vardı, ne zaman kafanı kaldırıp Yengeç Takımyıldızı'nı hele şükür buldun, o zaman sen bu kaçışın sebebini öğrendin: Herkül ve Hera!

Herkül ve Hydra
Herkül (Herakles) on iki görevini ihya etmeye devam ediyor. Bizim Yerebatan Sarnıcı'nda kafası ters dönmüş halde bulunan, yılan saçlı, kara büyülü gözlü Medusa'yı öldüren Perseus'un doğduğu şehir Argos'un hemen hemen biraz güneyinde kalan Lerne bataklığında Hydra ejderhasıyla veyahut devasa su yılanıyla savaşan Herakles görevini layıkıyla yapmaya çalışıyor ve dedikodulara bakılırsa, kendisini aldatıp başka kadından çocuk -Herkül- yapan Zeus'a inat çocuğa düşman kesilen güzel yüzlü baş tanrıça Hera bu savaşta elbette tarafsızlığını koruyamıyor ve bu amansız düelloda Herkül'ün ayaklarını sokması için bir yengeç gönderiyor.

Hey yavrum hey, kime kafa tutuyor sanki, karşımızda Zeyna yok ki Herkül var! Neticede Herakles yengeci ayağıyla eziyor ve öldürüyor. Bunun üzerine Hera yengeci alıp gökyüzüne kaldırıyor ve anısını sabitliyor.

Neticede, Herkül her vuruşta yeni bir kafası peydahlanan bu kokuşmuş canavarı zar zor yenmeyi başarıyor ve bu devasa su yılanı da gökyüzüne sabitleniyor.

12 burçlar kuşağının en sönük takımyıldızını oluşturuyor Yengeç Takımyıldızı. Sönük, zavallı, pörsümüş çünkü görevini yerine getirememiş, kendisi olup Herakles'i ısıramamış.

Yengeç Takımyıldızı
Bu en uzun günlerde kumsala uzanıyorsun, kutup yıldızını buluyorsun, oradan Küçük Ayı'yı buluyorsun, oradan yine Herkül ile Hesperid Elma'ları için savaşıp sonradan Kuzey'e sabitlenmiş Ejderha Takımyıldızı'nı buluyorsun. Doğu tarafında şimdilik sadece başı gözüken o devasa su yılanını da görebilirsin. Yengeç nerede mi? Doğu'da, devasa yılanın başının hemen üzerinde, zayıf olduklarından bulunması zor. Herkül şimdilik ortalarda yok ama Hera'dan içtiği sütün sızıntıları Samanyolu (Süt Yolu) olarak bütün haşmetiyle karşımızda!

Her şey ego ile alakalı! Anlıyorsun! İlkokuldan beri egoları yüzünden belirli günleri, sayısal gerçekleri kitaplarda olduğu halde, sanki çabucak silineceklermiş gibi, ezberletiyorlar. Egoları yüzünden zavallı hayvanlara eziyet ediyorlar. Egoları yüzünden Heralar Herküller Zeuslar birbirleriyle çatışıyor. Egoları yüzünden yengeçler insanlardan kaçıyor.

Senin bu en uzun günlerden sonra, bu Haziran ayından sonra, hele de Yengeç kuşağı başlamışken, hele de üç aylar içerisindeyken, hele de bir kaç gün sonra güzel ay Ramazan başlayacak iken egolarını bırakman lazım. O yüzden otur kumsala, önce Sertap Erener'den "Kumsalda"yı söyle, sonra Fikret Kızılok ve Bülent Ortaçgil'den şarkı isimleri arasında ismi hep gönüllerin en birincisi olan "Egoist Kumsal"ı dinle.

Sonra dinlemeyi bırak, egoyu bırak sadece yengeci ve denizi dinle! Bu sayede, belki, bu gün hissettiğin özlemi bir nebze hafifletebilirsin.

"Bu yazıyı okuduktan sonra İspanyol müzik grubu Amaral'ın Hacia Lo Salvaje (Into the wild) şarkısı dinlenmelisin; hem kumsalı görürsün, hem yengeci, hem vahşi ortamı hem de gerçekliği."

4 Haziran 2013 Salı

Miraç

Oturdum, son oturuş, son yemek gibi, ah Da Vinci Miraç gecesinin resmini çizebilir miydin? Mutluluğun resmini çizebilir miydin?

Oturdum...

Sesler...

"Bilinmeyenler dünyasına hoş geldin sevgili dostum! Burada biz bilinmeyenlerle bilinmeyeni biliyoruz. Orada siz ancak bilinenlerle bilinmeyeni bilmeye çalışıyorsunuz. Bilinenlerle bilinenleri bilmek zaten çocuk oyuncağı."

Buddha'ya "Ey Üstad! Tanrı nedir?" diye sorduklarında "Bilmiyorum. Onun hakkında sorular sormayın, bilmiyorum" dedi "Ama size denge hakkında bir şeyler anlatabilirim!"

Kalktım ayağa...

Sesler kesildi...

Oturdum...

"Farkı bilinç oluşturur. Eğer sen 'birliği' arıyorsan bilincinle, zekanla bunu başaramayacaksın. Ne zaman aramayı bırakacaksın, ne zaman sormayı kesiceksin, ne zaman 'istenç'lerinden bıkacaksın o zaman onun hep senle olduğunu göreceksin!"

Ayağa kalktım, pencereye yöneldim. Önce sağıma sonra soluma selam verdim ve kendimi aşağıya bıraktım. Düşüyorum, hayır, uçuyorum uçuyorum uçuyorum! O kadar yükseldim ki yükseklik korkum önemsizleşti. Uçuyorum!

Bir durak var burada, ismi Sirius! Çok ama çok parlak! "Burada dinlen" diyorlar bana. Yatacak yer mi var? Her yer ateş! "Ateşler içindeyken dinlenilmez" diyorum "Hele de bu peygamber ateşinin içinde dinlenmek günah olur!"

Arkadan bir adam kötü bir kahkaha atarak çok sert bir tekme vuruyor bana. Uçuyorum, hayır, düşüyorum, düşüyorum, düşüyorum! O kadar düşüyorum ki yer altına zincirlenmiş Titanlar bana gülerek bakıyor. Düşüyorum!

"Yeter" diyorlar "Burada dinlen!" Koyu renkli taşlar döşeli bir kafedeyim, ağır kokulu müzik sesleri var, biliyorum ama duymuyorum. Siyah tahtadan bir masa başındayım. Bulunduğum yerin sağ tarafında ova bir kapı var, kafenin devamı. Meraklanıyorum, kapıdan içeri giriyorum. Her taraf devasa akvaryum, içlerinde sevimsiz sarı japon balıkları. Elimde bir anahtar var, arabamın anahtarı. Karşı masadan çok güzel bir kız kalkıyor, gözlerim parlıyor; kız yanıma geliyor: Uzun boylu, birazcık kumral. Kirli beyaz tişörtü, pas rengi kısa eteği var. Kızdan hoşlanıyorum, yüzü güzel ama kız konuşurken yüzü çirkinleşmeye başlıyor, midem bulanıyor, iğreniyorum. Alnının yanında küçük bir siyah ben. Neden sonra hormonlarım coşuyor, kızın diğer arkadaşı yanıma geliyor. Arabamın anahtarını istiyorlar, arabada beni bekleyecekler. Anahtarları veriyorum, iğrenç bir gülümseme suratımda. Etrafıma bakıyorum, akvaryumdaki bütün balıklar ölü! Yağlı suların içinde pörtlemiş gözleriyle süzülen sarı balıklar! Çığlık atıyorum! Aaaaaa! Etrafta kimse yok!

Koşuyorum, depar atıyorum, hemen yanımda komik bir palyaço beliriyor. Bağırıyorum, böyle aniden insanın karşısına çıkılmaz ki! Palyaço bana kafa atıyor, gülmüyor, gülmüyorum.

Pencere kenarındayım. Yukarı bakıyorum yıldızlar, aşağı bakıyorum kaldırımlar...

Ben hiçbirini seçmiyorum, bilincimden temizleniyorum, her şey susuyor. Oturuyorum, gözlerimi kapatıyorum, düşünmüyorum ve oradayım!

2 Haziran 2013 Pazar

Gurbet

Bazen düşünürsün: Acaba doğduğu yere yıllar sonra tekrar yüzen balıklar hiç gurbet özlemi çeker mi? Her mevsim, mütemadiyen, göç eden kuşlar hiç arkalarında bıraktıkları yeri özler mi? Yurtların yatakhanesinden nefretle kaçan şaşkın öğrenciler, yıllar sonra büyüdüklerinde, o günleri yad edeceklerini hiç akıllarına getirdiler mi? Anne karnından henüz çıkan bebek acaba tekrar geri dönmeyi ister mi? Taksim Gezi Parkı'ndan sökülecek ağaçlar gün gelir eski köklerinin gurbetini çeker mi?

Hz. Mevlana aklına geliyor, onunla Hz. Şems'in dostluğunu bile çekemedi bu halk! Hz. İsa'yı çarmıha geren bir topluluk! İnsanların en yücesi Hz. Muhammed'i taşlayan bir grup! OSHO bile sakin sessiz bir ülkede yaşayamadı!

Kim akıllı, kim deli? Necip Fazıl'ın Çile şiirinde dediği gibi "Al sana hakikat, al sana rüya! İşte akıllılık, işte sarhoşluk!"

Akıllı ile deliyi, hakikat ile rüyayı, akıllılık ile sarhoşluğu karıştırıyorsun! Bu yüzden gurbettesin, bu yüzden özlemdesin, bu yüzden gerçeklerden kaçıyor hayallerde yaşıyorsun!

Gurbet, gariplerin yaşayışıdır, hüzünlüdür. Hüzünlü gurbettir!

Mesnevi'den söyleneni düşünüyorsun:
"İşit neyden nasıl hikayet eder; durmuş ayrılıktan şikayet eder."
Hemen hemen, kaldırımların kara sevdalı eşi Necip Fazıl da aynısını söylüyor, hoşuna gidiyor, gülüyorsun:
"Ben gurbet rüzgarının üflediği kamışım...
Bir su başında mahzun, yapayalnız kalmışım."
Bir zamanlar İlhan Şeşen dinliyordun, sonra Zara'dan da dinledin, o zamanlar yine gurbette idin: 
"Ben bir gurbet türküsünde, akşamın mavi örtüsünde
Öyle durdum bekliyordum geçmeyenler köprüsünde
Ten kokunu duyuyordum, yolların saç örgüsünde.
Ah şu eller eller eller, gurbet eller, yetti gayrı
Birbirini çok sevenler, böyle durmaz ayrı ayrı.
Sen bir yerde ben bir yerde, ayrı düştük aynı yerde.
Senden önce bilmiyordum, şimdi düştüm ben bu derde.
Gurbet olmuş, sıla olmuş, ayrılık var, var ya sende."
Peki, ya o her an gözleri ıslak sarışın kadının masa başında söylediği şey hüzünlü değil miydi? Hep gidişlerden dem vuruyordu, gurbetten bahsediyordu ve bakışlarını kaçırıyordu:
"Sonu yine özlem yine özlem.."
Kuzeyin oğlu Volkan Konak'ın yana yakıla söylediği değil miydi gurbet?
"Ah gurbet zalım gurbet ağlatırsın adamı!
Gözümde yaş kalmadı, bıraksana yakamı!"
Yapar bunu özlem, bilirsin! Bir kaçışın gurbet olduğunu gittiğin yerde ağlayınca anlarsın!

Yine de serüvenciliktir gurbet! Bir maceraya atılmaktır, sonunda da yorulmaktır ve ağlamaktır ve özlemektir. Herhalde bunu biliyordu ki nam-ı diğer kaptan Attila İlhan o harika, korku ve gurbet ve klor kokan 'Yorgun Serüvenci' şiirini yazmıştı daha gencecik iken, hapiste gurbette iken:
"Kadehini kaldır on sekiz, bir daha kaldır
Yıkılsın bu temmuz bırak ayaklarına
Kafesinden çıkar yürek diye taşıdığını
Köprülerini at, gemilerini batır
Elllerini ellerimin üstüne koy on sekiz
Sen de bir ıslık uydur devrik ıslığıma
Ömrümüzü bir suç gibi ayarlamadık mı
Ağır bir hüküm giyer gibi öleceğiz"
Ne denilirse denilsin, kim söylerse söylesin, Attila İlhan gurbetin ve kaçısın hep var olacağını biliyordu. Zaten bu yüzden yazdı 'Abbas Yolcu'yu, 'Büyük Yolların Haydudu'nu, 'Sokaktaki Adam'ı.

Sonra sözü Sezen Aksu aldı ve 'Ayrılıklar Bitmez' dedi, şarkıların şarkısı 'Firuze'den sonra:
"Ve ayrılıklar bitmez öğütür
Ve gölgeler siner ömrüne kaçarak kendinden"
Neden sonra Küçük Serçe 'Yok, olamaz dur, dur gidemezsin, gözlerim rengi dur bulutlara dönemezsin' dese de, öncesinde söylediği gibi ayrılıklar adamı öğütür. Bunu sen de çok iyi biliyorsun: Her gidişte daha da bilendin, her dönüşte hep bir farklı döndün.

OSHO'yu hatırlıyorsun, onun sözünü:
"Her çocuk cennetten bir gün kovulacaktır, bu büyümek ve gelişmek için gereklidir. Büyümek acı verir. Herkes onu tekrar kazanmak için kaybetmek zorundadır. Bu sayede insan bilinçli bir şekilde onu tekrar kazanacaktır."
Demek ki gurbet ve özlem büyümek için insanoğlunun çekmesi gereken bir acıymış, ağlatırmış ama sonu tatlıymış. Zaten bu yüzden üstad Necip Fazıl 'Kavuşmak'ı yazmış:
"Ne görsem, ötesinde hasret çektiğim diyar;
Kavuşmak nasıl olmaz, madem ki ayrılık var?"
ama 'Anneme mektup' şiirinde şöyle de demektedir:
"Ben bu gurbet ile düştüm düşeli,
Her gün biraz daha süzülmekteyim.
Her gece, içine mermer döşeli,
Bir soğuk yatakta büzülmekteyim."
Herkes gurbet hakkında bir şey söylemiş, gurbet için nice türküler yakılmış, herkes gurbeti çekmiş.

"Gurbet elde hasta düştüm ağlarım"ı söyleyen Orhan Baba'ya da,  

"Gurbette ömrüm geçecek, bir daracık yerim de yok, oturup derdim dökecek, bir vefali yarim de yok." diyen Zeki Müren'e de,  

"Ben bir küçücük sevdalı kuştum, aklım ermedi ellere uçtum." diyen Bilge Özgen'e de,

"Gurbete kaçacağım o lacivert ülkeye" diyen Yeni Türkü'ye de selam olsun!

"Dinliyorum ruhumu gurbetten usanmışım,
Ben bu daüssıla'ya dayanırım sanmıştım...
Her yeri vatan saymada meğer aldanmışım,
Herkesle hemdem olacağıma inanmıştım..." diyen Fethullah Gülen'e de selam olsun!

"Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar, aşrı aşrı memlekete kız vermesinler" diyerek sılayı, özlemi, gurbeti tadan güzel ülkeye de selam olsun!

"Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın, bu şehir arkandan gelecektir." diyerek özlemi daha da pekiştiren ulu şair Kavafis'e selam olsun!

"Me he perdido muchas veces por el mar
con el oido lleno de flores recien cortadas.
Con la lengua llena de amor y  de agonia
muchas veces me he perdido por el mar,
como me pierdo en el corazon de algunos ninos." 

"Kendimi çoğu kez denizde kaybettim
Henüz kesilmiş çiçeklerle dolu kulaklarımla
Acı ve sevgi ile dolu dilimle.
Kendimi çoğu kez denizde kaybettim
Bazı çocukların kalbinde kaybettiğim gibi." 

diyerek 'Kaçışa Gazel' yazan Garcia Lorca acaba biliyor muydu, bu yaz, Urla'da, Yorgo Seferis'in söylediği gibi 'Denize yakın mağaralarda' kendini kaybedeceğini ve bu yaz hep ama hep gurbet olacağını hissettiğini!

Ne güzel kız isimleridir Özlem ve Sıla!

Büyük Korkum

Gezi Parkı eylemleri hemen hemen sona erdi. Orada AKP karşıtlığı vardı, orada eylemcilerin bazılarının taşkınlıkları vardı, orada polisin anlamlandıramadığım ve işkillendiğim şiddeti vardı, orada medyanın garip bir gecikmesi vardı, orada sosyal ağlar üzerinden çabucak örgütlenen ve çok çabuk gaza gelen grup vardı, orada 'trollenmiş' insanlar vardı, yalan haberler vardı, orada reklam yapan ünlüler vardı, reklam yapmayıp da her an bu modası geçmiş 'halk'çı yaklaşımlarını gizlemeyen ünlüler vardı, gereksiz insanlar vardı, gerekli insanlar vardı, bol bol gaz vardı, bol bol yalan yanlış haber vardı, bol bol canı yanan kan içinde insanlar vardı.

Orada 'tek yol devrim' veya 'Tayyip İstifa' yazan devrim özentisi insanlar da vardı. 'Bu eylemler bir kaç gün daha sürerse hükümet istifa etmek zorunda kalır hukuksal bağlamda' diyen ve bunlara kanan zavallı insanlar da vardı.

Orada sanki Fidel Castro'nun o ünlü mahkemede söylediği gibi "La historia me absolvera: Tarih beni aklayacaktır!" sözüne benzer sözler söylediğini zanneden akılsız insanlar vardı: "Bu günü bir kenara yazın, tarih bizi unutmayacak, halk ayaklanması başlasın!"

Bilmiyorlar mıydı ki o eylemdeki insanlar veya açık/gizli destek veren insanlar bütün bir halk değildi, her ne kadar öyleymiş gibi lanse edilmeye çalışılsa da...

Peki 'benim korkum' nedir?

Hayat şeklimin zorla değiştirilmesinden korkmamdır.

Her insanın korktuğu gibi.

O yüzden zaten AKP başa geçtiğinde 'ulusalcı' eylemleri olmuştu ki ona destek verenlerin çoğu bu eylemlere destek verdi. (Anlaşılmayacak bir durum yok elbette)

O yüzden çoğu 'seküler' insanlar başörtülülerin kamusal alanlara girmesini istemedi çünkü gün gelir kendileri örtünülmeye zorlanabilirdi. (Makul bir sebep, bence de haklılar, bazı dincilerin baskıcı rejim örnekleri yok değil)

O yüzden zaten bu 'Gezi Parkı' eylemlerinde söylenen 'Mustafa Kemal'in askerleri', 'Fetocular defolun' tarzı söylemler muhafazakar insanları (öyle diyelim) ürküttü çünkü henüz yeni yeni kazandıkları 'gerçek' haklarını almışlardı, tekrar bu acımasız olaylarla başlarının ağrımasını istemiyorlardı. (Pekala haklılar, çok çektiler; ayrıca ulusalcı CHPli kesim takıntılık konusunda bir numara ve çok tehlikeliler ve çok aptallar)

O yüzden zaten bazı Türk milliyetçileri Kürtlere hak verilmesini istemedi, çünkü uygun bir ortamda bazı Kürtlerin de pekala ortamı kan gölüne çevireceğini biliyorlardı. (Tam tersini de söyleyebiliriz.)

Yahu, bütün bunlar zaten senelerdir herkesin bildiği ve farkında olduğu ve konuştuğu şeyler...

Peki ben nasıl bir insanım?

Hiç bir düşüncesi olmayan bir kişiyim. Bu yüzden, daha da çok korkuyorum.

Şöyle açıklayayım:

Attila İlhan ve Necip Fazıl en sevdiğim yazarlardır. Şiirlerini ezbere bilirim ve bu üstadların kitaplarını koleksiyon yaparım. Hem içki içerim hem de namaz kılarım. Ara sıra içkiyi bırakırım, ara sıra namazı unuturum ama gün gelir, hepsini aynı gün yaptığım zamanlar da olur. Tasavvufa ve ezoterik ilimlere aşığım. Parti yapmaya bayılırım. O gün yoga yapmazsam mutsuz olabilirim. Seksin Allah'a ulaşabilmek için bir araç olduğuna inanırım. Zaman Gazetesi bir numaralı gazetemdir. Fethullah Gülen'in bilgisine hayranım ve ona 'hocaefendi' diye hitap ediyorum. İslami öğeler hakkında kötü söz benden duyamazsınız ve inşallah da duymazsınız. Bediüzzaman'ın risaleleri benim için çok önemlidir. Deniz kıyısında Tanju Okan dinleyerek şarap içmeyi çok severim. Bülent Ortaçgil'in bütün şarkılarını ezbere bilirim.  Bira ameleliktir ama tadına bayılırım. Geçen Ramazan'da soğuk bir bira çaktım kendime geldim. Rock konserlerini 'headbanging' yapmak için boşuna beklemem, her an hazırım. Sezen Aksu benim için sanatçıdan daha da farklıdır, çok özeldir. Ara sıra camiye gider Kur'an okurum.

Ben beni ben yapan özellikleri seviyorum. Hiç kimseye de hesap vermem çünkü insan zekasının çook düşük olduğunu biliyorum.

O yüzden, ne eylemlerinizde beni görürsünüz ne de ben eylemlerimde sizi görmek isterim.

Çünkü her 'devriminiz' sonrasında beni bir kalıba sokmanızdan korku duyarım!

Ayar: