ego etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ego etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Haziran 2013 Cuma

Kumsal ve Egoist Yengeç

Dün bu senenin en uzun gününü en kısa gecesini yaşadın. Çocukluğundan beri sana zorla ezberletilen yegane tarihlerden birisini yaşadın. Milli bayramları bilirsin, dini bayramları bilirsin, mevsimleri, bir haftanın kaç gün olduğunu, her ayın kaç günden oluştuğunu bilirsin. Şubat ayının kısa 'çekmesine' üzülmüşsündür yeri geldiğinde. Hangi günlerde gece ve gündüz eşit; hangilerinde en kısa gündüz hep bilirsin. Bütün bunlar, bu modern çağda, eğitimli insan sıfatını kazanabilmen için gereken temel öğelerdendir.

Bu insan bir haftanın kaç gün olduğunu biliyor. Check! En kısa gün en uzun gece! Bildin mi? Check! Şubat kaç yılda bi uzuyor bi kısalıyor? Check! Atatürk hangi yılda doğdu? Check! Annesinin ismi babasının ismi? Check! İstiklal Marşı'nın ilk dört kıtası ezberinde mi? Check! Çek Cumhuriyeti'nin başkenti neresidir? Check?

Her insanın her şeyi bilemeyeceğini taa ufacıklığından beridir biliyorsun. Belki sadece bunu idrak etmen bile senin 'insan' olman için gereken o son yudumdur, belki bunu anlaman o gereksiz egondan kurtulmanı sağlayacak o son adımdır.

Her insanın her şeye gücünün yetmeyeceğini de biliyorsun. Belki bu yüzden insana değil de Allah'a muhtaçsın! Belki bu yüzden bu en uzun gün en kısa gecede uzun zamandır özlediğin ama bir türlü gidemediğin/ yapamadığın/ dokunamadığın hayallerini bir kez daha gözünün önünde görüyorsun, hayallar gün ışığında katılaşıyor, sanki özlem daha bir pekişiyor.

Her şeye gücü yeten bir insan var aslında! Hayır hayır 'Beercules' değil siz ona kısaca Herkül diyorsunuz ve Kanal D dizilerinden bayağı hatırlıyorsunuz. Kimileri de ona Herakles diyor, iyi de ediyor!

En uzun günlerin başlangıcı aslında senin yükselen burcunun da başlangıcı: Yengeç! Yazın başlangıcı, doğurganlığın başlangıcı, seksin başlangıcı! Duygusal, anaç, mıymıntı! 2. Çakra ve 7. Çakra!

Emin değilsin; herkes denizi, yazı ve kumsalı senin kadar sevebilir mi? Kimileri bozkır insanıdır, kimileri yayla; kimisi banyo yapmayı sevmeyen kedi cinsindendir, kimisi kumsalda doğup denize koşuşturan caretta caretta, kimisi de bırak kumsalı denizin içinde doğmuştur topraktan habersiz.

Sen denizin içinde doğanlardansın! Yüzmeyi ne zaman öğrendin haberin var mı? Kumsaldaki ilk resmini hatırlıyor musun, şaşkın ve korkak! Ya 'giremediğin deniz deniz değildir' sözünü ilk söyleyişini? Kaç defa kaybettin acaba güneşini ufukların arkasını kollarken?

Yine kayalıkların üstündesin, denizi izliyorsun. Etrafında arkadaşların var ama yalnızsın. Ezan okunuyor ve iki yengeç denizle bitişik kayaların üstüne çıkmaya başlıyor. Ezan okunuyor, yengeçler kollarını yukarı kaldırarak adeta dans ediyor, arkadaşların ve sen onlara hayretle bakıyorsunuz. Neden sonra ego'nuza yenik düşüp ufak bir taş parçalarını yengeçlerin üstüne salıyorsunuz, ne zaman taşlar hedefe düşüyor, o zaman büyü bozuluyor ve yengeçler kaçıyor, deniz susuyor, kayalar küsüyor. Siz yine kendi dertlerinizle boğulmaya devam ediyorsunuz.

Yengeçler insandan kaçar, deniz gözlüklerinle deniz diplerinde gezerken senin bu kaçıştan haberin vardı.

Ne zaman Yengeç Burcu dönemi başladı, ne zaman en kısa ve en uzun günler bir karara vardı, ne zaman kafanı kaldırıp Yengeç Takımyıldızı'nı hele şükür buldun, o zaman sen bu kaçışın sebebini öğrendin: Herkül ve Hera!

Herkül ve Hydra
Herkül (Herakles) on iki görevini ihya etmeye devam ediyor. Bizim Yerebatan Sarnıcı'nda kafası ters dönmüş halde bulunan, yılan saçlı, kara büyülü gözlü Medusa'yı öldüren Perseus'un doğduğu şehir Argos'un hemen hemen biraz güneyinde kalan Lerne bataklığında Hydra ejderhasıyla veyahut devasa su yılanıyla savaşan Herakles görevini layıkıyla yapmaya çalışıyor ve dedikodulara bakılırsa, kendisini aldatıp başka kadından çocuk -Herkül- yapan Zeus'a inat çocuğa düşman kesilen güzel yüzlü baş tanrıça Hera bu savaşta elbette tarafsızlığını koruyamıyor ve bu amansız düelloda Herkül'ün ayaklarını sokması için bir yengeç gönderiyor.

Hey yavrum hey, kime kafa tutuyor sanki, karşımızda Zeyna yok ki Herkül var! Neticede Herakles yengeci ayağıyla eziyor ve öldürüyor. Bunun üzerine Hera yengeci alıp gökyüzüne kaldırıyor ve anısını sabitliyor.

Neticede, Herkül her vuruşta yeni bir kafası peydahlanan bu kokuşmuş canavarı zar zor yenmeyi başarıyor ve bu devasa su yılanı da gökyüzüne sabitleniyor.

12 burçlar kuşağının en sönük takımyıldızını oluşturuyor Yengeç Takımyıldızı. Sönük, zavallı, pörsümüş çünkü görevini yerine getirememiş, kendisi olup Herakles'i ısıramamış.

Yengeç Takımyıldızı
Bu en uzun günlerde kumsala uzanıyorsun, kutup yıldızını buluyorsun, oradan Küçük Ayı'yı buluyorsun, oradan yine Herkül ile Hesperid Elma'ları için savaşıp sonradan Kuzey'e sabitlenmiş Ejderha Takımyıldızı'nı buluyorsun. Doğu tarafında şimdilik sadece başı gözüken o devasa su yılanını da görebilirsin. Yengeç nerede mi? Doğu'da, devasa yılanın başının hemen üzerinde, zayıf olduklarından bulunması zor. Herkül şimdilik ortalarda yok ama Hera'dan içtiği sütün sızıntıları Samanyolu (Süt Yolu) olarak bütün haşmetiyle karşımızda!

Her şey ego ile alakalı! Anlıyorsun! İlkokuldan beri egoları yüzünden belirli günleri, sayısal gerçekleri kitaplarda olduğu halde, sanki çabucak silineceklermiş gibi, ezberletiyorlar. Egoları yüzünden zavallı hayvanlara eziyet ediyorlar. Egoları yüzünden Heralar Herküller Zeuslar birbirleriyle çatışıyor. Egoları yüzünden yengeçler insanlardan kaçıyor.

Senin bu en uzun günlerden sonra, bu Haziran ayından sonra, hele de Yengeç kuşağı başlamışken, hele de üç aylar içerisindeyken, hele de bir kaç gün sonra güzel ay Ramazan başlayacak iken egolarını bırakman lazım. O yüzden otur kumsala, önce Sertap Erener'den "Kumsalda"yı söyle, sonra Fikret Kızılok ve Bülent Ortaçgil'den şarkı isimleri arasında ismi hep gönüllerin en birincisi olan "Egoist Kumsal"ı dinle.

Sonra dinlemeyi bırak, egoyu bırak sadece yengeci ve denizi dinle! Bu sayede, belki, bu gün hissettiğin özlemi bir nebze hafifletebilirsin.

"Bu yazıyı okuduktan sonra İspanyol müzik grubu Amaral'ın Hacia Lo Salvaje (Into the wild) şarkısı dinlenmelisin; hem kumsalı görürsün, hem yengeci, hem vahşi ortamı hem de gerçekliği."

6 Nisan 2013 Cumartesi

Futbol Zevki

Küçüklüğümde maç izleme tutkusuna sahip olanlara karşı büyük bir önyargı içerisindeydim. Büyüdüm, aradan seneler geçti, bakıyorum hala bir değişiklik yok: Ne bende ne de onlarda!

Bu yazıyı bu gün yazmamın sebebi nicedir tanıdığım bir arkadaşımın dün Fatih Terim'in yaptığı hareketlere acayip bir şekilde sinirlenmesidir. Umarım bu yazıyı okumaz da ufak da olsa bi darılma durumu yaşanmaz.

Darılma durumundan şu yüzden korkuyorum: Kendini spor klüplerine adayan bu tür insanların büyük bir duygusal problem yaşadıkları düşüncesindeyim; bu yüzden aniden, mantıksızca her şeye tepki gösterebilirler.

Tamam, kabul ediyorum: Büyük ihtimal benim de psikolojik bir problemim var ki bu spor sevdalıları bana çok garip geliyor hatta küçümsüyorum onları. Acaba zekalarından şüphem mi var birazcık? Ne pis adammışım ben de...

Şöyle anlatayım: Bir insanın niçin bir spor klübüne ve onun renklerine sempatisi olur? Bir insan neden tuttuğu takıma küfredilince anasına sövülmüş gibi bir hale bürünür?

Bu soruları hep bir yerlerde görmüşüzdür. Haliyle, cevapları da çoktaan verilmiştir denilebilir ama ben göremedim.

Benim teorim şu yönde: İlkçağlardan kalma bir psikolojik travma!

İnsanoğlu hayatı anlamlandıramayınca, egosunu tatmin etmek ve zihninde dolaşan binlerce cevapsız soru(n)dan kurtulmak için, en azından onları bir anlığına da olsa unutmak için, kendini eğlendirme yönleri bulur.

Romalılar zamanında bu olimpiyat oyunlarıydı, arena dövüşleriydi. İnsanlar giderdi ve izlerdi.

Bakın, arenada dövüşmek başka onu izlemek başka! Dövüşmek bir anlamda izlemekten daha mantıklı. Yani o durumda aktifsin, zihnini savuşturmuyor, aksine 'o an'ın içindesin.

Spor yapmakta bunla alakalı! O zamanki olimpiyatlarda koşucu olmak başka, onları izlemek başka. İzlerken aptallaşırsın, yaparsan gelişirsin.

Geçmiş ve gelecek gibi... Geçmişe takılan insanlar, nostalji takıntıları, geçmişte yaşayanlar veyahut gelecek hayallerinde gezen insanlar, bu günün işini yarına bırakanlar, olmamış zamanları düşünerek depresyona girenler... Bunların hepsi hayallere takılı olmaktan kaynaklanır, bağlanırsın, hele de alışkanlık haline geldikten sonra, Allah korusun, manen ve madden hastalanırsın.

O yüzden 'an'da olan yaşayandır denir ya... O anda hayal yoktur, gerçek vardır, Hak vardır.

Ama insanoğlu hayallerde gezme alışkanlığından, vesveselerinden, narsistliklerinden, enaniyetlerinden hiç ama hiç kurtulamamış, o yüzden hep ama hep takıntılı yaşamıştır.

Takıntılar: Seks, futbol, televizyon, para, şöhret, teknoloji, din, siyaset... ekle babam ekle...

Oha, futboldan bahsederken konu nereye geldi!

Yani şunu diyorum: Sen futbolu seviyorsan sadece oyna, oynarken belki gerçeği bulursun ama 'o yirmi iki kıllı adamın ne harika şutlar çektiğini izlemek için koltuğuma oturup arkadaşlarımla iki bira yuvarlayayım' dersen gerçeği bulamazsın. Tabii ki maksat arkadaşlıksa eyvallah ama ya değilse?

O zaman gülünç durumda kalırsın ama farkında olmazsın; takıntı böyle bir şey.

Ne dinlemedim ki?