deniz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
deniz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Eylül 2013 Çarşamba

Bir Yalnızlık Öyküsü: Ay ışığı

Yine yalnızım. Hayır, "Yine akşam oldu Attila İlhan, üstelik yalnızsın sonbaharın yabancısı" misali bir yalnızlık değil bu. Bu başka bir şey: Belki bir ıssızlık? İçinin çöl olması ve bir adet serap bulunmayışı bu koca diyarda. Susuzluğumu kim giderecek?

Terkedildim, hem de bu akşam. Demek ki bu akşam başka bir akşam! "Yine Satürn'üm ters mi gidiyor ne!" İnsanın evde yalnız başına konuşması pek hoş karşılanmaz. "Giderken en basit açıklamayı bile benden esirgedi orospu kadın!"

Ne olacak şimdi? Gece yaklaşıyor! Uzun zamandır evde yalnız başıma kalmamıştım. Saat 11'e kadar ne yapacağım şimdi? Evde çıt çıkmıyor, arada sırada buzdolabından gelen seslerden irkilip etrafı kolaçan ediyorum evde biri var mı diye. Elbette yok. "Orada kimse var mııı?"

Korkunç bir gece! Sessizlik ne zor şeymiş. Sensizlik ne zor şeymiş. "Ben hep böyle kendi kendime konuşur muydum?" Bu gece en çok kendi sesimi duyuyorum, fısıldar gibi konuşuyorum. Boyuna konuşuyorum, ha bire düşünüyorum, kendi sesimi evdeki diğer uğursuz seslerden korunmak için kullanıyorum. En iyisi yatmalı.

Evin bütün pencerelerini kapatıyorum sıkı sıkı. Dışarıdan hiç kimse açamasın. Perdeleri iyice çektim; kapıyı üç kere üstten, iki kere alttan kilitledim. Cüzdanımı ve çantamı yatağımın baş ucuna koydum. Buzdolabında soğusun diye beklettiğim şişeyi de odama aldım. Karanlıkta mutfağa gitmek istemem. "Acaba çişim var mı?" Biraz var gibi, şimdi yapayım da gece tuvalate kalkmayayım. Yatağa yatınca tek güveneceğim şey üzerimdeki pamuklu pike olacak.

Bir insan sevdiğinden ne diye ayrılır ki? Orospu... Buzdolabından yine sesler geliyor, ayak ucuma basa basa yatağıma geçiyorum; iyice, sımsıkı örtünüyorum. Bebek olsam da birileri beni kundaklasa. Bir soğukluk var ortamda, hayaletler basmış gibi evi. Ne zaman gözlerimi bir sağa bir sola oynatsam mavi-beyaz ışıklar görüyorum. Evimi gulyabaniler basmış. Kafamı kaplumbağa gibi içeri çekiyorum. Hayır, korkaklık değil bu, yalnızlık.

Saat 3'te uyanıyorum. "Eee? Ne yapacağım şimdi?" Uykum çok kaçtı. Yusuf Atılgan beni 'Aylak Adam' yerine yazmalıymış. Ödül vermeliler bana edebiyat forumlarında: "Geleceğin aylak adamı seçildiniz, buyrun ödülünüz!"

Evin verandasına çıkıyorum. Önümde sonsuzluğu barındıran bir deniz, dolunayın ışığıyla süslenmiş, parıldıyor da parıldıyor. "Ne güzel dolunay varmış bu kötü günde!" Dolunay zamanı terkedilmek böyle koyar işte!

"Ommmm!"

Bu ses nereden geliyor?

"Ommmm!"

Bildiğin 'om' sesi bu. O kutsal ses! Başlangıcın ve sonun sesi!

"Ommmm!"

İçerdeki elektrikli aletlerden mi geliyor ses yoksa yan taraftaki otellerin bozulan hoparlörlerinden mi?

Belki de bir işaret bu! Yılların yoga hocasıyım ben. Bütün meditasyonlarımda duymak istediğim sesi bu ayrılık günü mü duyacaktım? Bu meşum günde mi aydınlandım yani? Aydınlanma ayrılıkta mıymış? Bundan böyle, müridlerime ayrılmalarını emredeceğim. Evlenin, ayrılın, aydınlığa ulaşın! O ayrılıktadır!

Deli gibi gülüyorum, o kadar uzun gülüyorum ki mideme kramp giriyor, elmacık kemiklerim ağrıyor, gözlerimden yaşlar akıyor, bütün ışığıyla dolunay tam otuz derece hareket ediyor. Kusmak istiyorum.

Nefessiz kalmaktan boğulmak üzereyken susuyorum. Yan taraflardaki butik otellerde kalanlar benim bu büyük saçmalamamı duymuş olmalı. Hakikaten ne yapıyorum ben? Yılların üstadıyım, yoga üstadıyım, yogiyim. İnsanlara o ulu enerjiyi verirken kendimi neden ondan mahrum bırakayım?

Derin bir nefes alıyorum. "Hayat güzel!" Deniz kıyısında müstakil bir evim var, karşıda adaların ışıkları. Dolunayın muhteşem görüntüsü, dalgaların huzur verici sesi. Daha ne olsun? Bu anı değerlendirmeliyim!

Hemen yoga matımı alıyorum salondan ve tekrar verandaya geçiyorum. Rüzgar ılık ılık esiyor, üstüme uzun kollu ince bir t-shirt alıyorum. Şu an sadece meditasyon yapmalıyım. 5,6 ve 7. çakraların seslerini tekrar etmeliyim. Zihnimi boşaltıp kendimi sadece dolunayın kutsal ışığına vermeliyim.

Lotus pozisyonunda oturuyorum, derin bir diyafram nefesi, meditasyona başlıyorum.

Çok bir zaman geçmiyor, sol taraftaki otelden müzik sesleri gelmeye başlıyor: "All the leaves are brown and the sky is grey...Stopped into a church I passed along the way, well I got down on my kness and I pretended to pray..."

Bu şarkıya bayılıyorum da şu an olacak iş mi? 'Ommm' sesi yan taraftan gelen müziğin sesiyle bastırılıyor ve zamanla yok oluyor. Tekrar geri gelsin, gitmesin diye 7. çakraya daha çok odaklanıyorum: "Ommm!"

"California dreamin' on such a winter's day"

"Ommmm!"

Bu sefer, sağ taraftaki otelden Tanju Okan şarkıları çalmaya başlıyor: "Eşyalar toplanmış seninle birlikte, anılar saçılmış odaya her yere... Kadınım... Ne olur terk etme yalnızlık çok acı... Sönmüş bak ışıklar ev nasıl karanlık...."

"Yok artık" diye bağırıyorum. "Gitti kadın gittiii!" Gözlerimi kapatıp 'om' sesine odaklanmaya çalışıyorum.

"Ommmm!"
"California dreamin' on such a winter's day."
"Sen...Kadınım..."
"Ommmmmm!"

Suyun şarıltısı duyuyorum. "Birileri denize mi giriyor bu saatte?" Gözümü açıyorum ve bembeyaz bir kadının, çırılçıplak, simsiyah denizde, yakamoz hizasında yürüyüşünü görüyorum. Lotus pozisyonunda öylece kalakalıyorum.

"Kadınım..."

Kız denize girerken ürperiyor, su çok soğuk olmalı; kız denize girerken kıkır kıkır gülüyor, kız çok sarhoş olmalı.

"Güzel bir deniz kızı olmasaydı bu saatte suya girmezdi" diye düşünüyorum. Amaan! Ne yaparsa yapsın! Bütün kadınlar aynı! O anda sağ taraftan yine Tanju Okan'ın sesi duyuluyor: "Terkedecekler nasıl olsa biliyorsun di mi sen de... Sağ ol abi..."

Gülümsüyorum ve tekrar derin meditasyonuma dalmaya devam ediyorum. Gözlerimi kapatıyorum. "Ommm!"

Hayır, olmuyor, aklım hala denizdeki o kadında. Duru bir güzelliği yok muydu kadının? Çok güzeldi, evet. Hayır, onu düşünmeyi bırakıp meditasyona devam etmeliyim. "Ommm!"

Bir hışımla ayağa fırlıyorum, üzerimdeki t-shirt'ü hızla çıkarıp yere fırlatıyorum. Evimin merdivenlerinden kumsala iniyorum. Deniz kıyısına geldim, ben de çıplak denize gireceğim, ahahah evet, şortumu donumu hepsini çıkarıp atıyorum. Kahkahalarla denize koşuyorum, adeta denizin üstünde koşuyorum. Kollarım ve bacaklarım delicesine benden bağımsız hareket ediyorlar, sağa sola savruluyorlar. Yok, hayır, buna koşmak denemez, daha çok havada kulaç atıyorum. Çok geçmeden suyun içine düşüyorum. Su buz gibi...

O an etraftaki bütün köpekler ulumaya başlıyor. Sokak köpekleri, otelin köpekleri, civardaki evlerin köpekleri. Sanki hepsi aynı anda uyanmış da bir şeyden ürkmüş gibi ulumaya başlıyorlar; ben de ürperiyorum. Buz gibi bir ürperti. Su da buz gibi. Bir an kendime geliyorum: "Ne yapıyorum yahu ben!" Köpekler ulumaya devam ediyor ve ben adeta usanmadan yakamoz hizasında yüzen kıza doğru çekiliyorum. Çırılçıplak.

Kıza doğru yüzüyorum ama o benim orada olduğumdan haberdar değil gibi. Yüzerken daha çok kendime geliyorum, otellerden gelen müziği duymaya başlıyorum: "Ne kaldı geriye zaten bir sürü boş hatıra, yaşamak değil ki bu görüntüler var adeta..."

Su giderek derinleşiyor; normalde karanlıkta yüzmekten korkarım ama bu gece her şeyin bittiği gece. Korku yok, merak var: "Neden kıza doğru yüzüyorum ki? Yanına yaklaşınca ne diyeceğim ki?" Ama yine de yüzüyorum, kulaçla depar atıyorum.

"Sarılınca sana hem de titreyerek..." 

Diğer otelden cevap niteliğinde şarkılar geliyor: "I was in the winter of my life and the men I met along the road were my only summer..."

Bir ara yoruluyorum ve kendimi sırt üstü çevirip kıyıya bakıyorum: "Epey uzaklaşmışız." Kıza doğru yüzmek için aniden dönüyorum ve korkudan bağırıyorum! Kız tam suratımın ortasında duruyor. Benim korkutuğumu anladığı için kıkır kıkır gülüyor. Şaşkınlıkla korku arasında gelip gidiyorum ama onun gülüşü içimi rahatlatıyor. "Eee... ben..." diyorum utanarak, daha fazla konuşamıyorum çünkü kız dudaklarıma yapışıyor.

"I've got a war in my mind... I just ride, just ride..."

Suyun bu kadar derin olduğu yerde hiç sevişmemiştim. Aslında denizde hiç sevişmemiştim. Sadece öpüşüyoruz; öpüşmek için harcadığımız eforun daha fazlasını suyun üstünde kalmak için harcıyoruz. Sadece öpüşüyoruz; kızın önce dudaklarını sonra boynunu öpüyorum. O zevkle kendini geriye doğru atıyor. Bu sefer ter yok sadece tuz var, deniz tuzunu yalayıp duruyoruz. Dolunayın altında iki bembeyaz ten, köpeklerin uluması kesilmiş, nefes nefese kalmış iki insan ve otellerden gelen müzikler... Otelde uyanık olan insanlar bizi görüyorsa da artık umrumuzda değil. En azından benim çok umrumda değil, umursamıyorum, sadece öpüyorum ve gülüyorum.

"İnanamıyorum, bu hale nasıl düştük, bilemiyorum. Sende mi, bende mi, herneyse, her kimdeyse neyse, bilemiyorum...."

Şarkılar susuyor, deniz konuşuyor; dalgalar susuyor, dudaklar konuşuyor.

"Uğruna döktüğüm gözyaşları için yağmurdan özür dilerim dilerim... Senin için senden geçerim geçerim"

Deniz susuyor, şarkılar konuşuyor; inlemeler bitiyor, dalgalar konuşuyor.

"As deep as a bite, as dark as the night. As sweet as a song, as right as a wrong. As long as a road, as ugly as a toad... All I wanna be is everything...

Etrafımdakiler hiç umrumda değil. Açıkçası artık denizi de önemsemiyorum. Tek gerçek var şu an burada, tek renk var, tek vücut var, tek duygu var. Denizden farklı değiliz, onun içindeyiz; dolunaydan ayrı değiliz, onun ışığının içindeyiz; birbirimizden ayrı değiliz, çoktan yin-yang olduk, çoktan 'biz' olduk.

"Geçmiş değil bu gün gibi yaşıyorum hala seni... Sen hep benim yanımdasın...Sen benim şarkılarımsın..."

Deniz konuşmaya başlıyor, şarkıların sesi daha gür çıkıyor, nefeslerimizin hırıltısı otellerden duyuluyor, dalgalar kıyıya daha bir coşkulu vuruyor. Doğa Zeus ile Hera'nın evliliğini nasıl kutladıysa ve kutsadıysa bizi de öyle el üstünde tutuyor.

"Kime sorsam dönüşüm yok, nereye gitsem mavi, yelkenimde deli rüzgar, her yanım tuz, deliyim...delisin...ah deniz olayım, tuzumu rüzgarda savurayım, deliyim..."

Güneş doğmaya yakın kumsala doğru yüzüyoruz. Ellerimiz suyun içinde kalmaktan büzüşmüş ama üşümemişiz. Deniz kıyısında kız beni yere itiyor, düşüyorum, kahkahalarla üstüme kum atıyor. O an fark ediyorum, hiç konuşmamışız: "Kimsin sen?" diyorum. Cevap yok. Elinden tutuyorum hemen ve kumsalın üstündeki evime çıkartıyorum.

Odama girmeye zaman yok... Otelden müzik sesleri gelmeye devam ediyor: "Uzaklarda bir yerlerde güneşler doğuyor, biliyorum dönence..." 

Saat öğleden sonra 1 oluyor; aşağıdan, kumsaldan, eğlenen ve şıpır şıpır yüzen insanların sesleri ve kahkahakarı geliyor. Evin içi havasızlıktan olacak herhalde birazcık kokuyor. Yanımda yatan kızın güzel suratına bakıp dün geceyi hatırlamaya çalışıyorum. Sahi meditasyon yaparken bu aşamaya nasıl geldik? Bu kız kimdi? Hatta daha önemlisi niçin çıplak yüzüyordu? Sarışınlığına ve muntazam burnuna bakarsak yabancı biri, buralı değil. "Peki ben neden çıplak yüzmek için gaza geldim?"

"Sahi, eşim benden dün akşam niye ayrıldı?"

Artık anılarda kalacak eşimi düşünüyorum. "Çoktan sona ermişti, sadece bunu görmekten korktum!" 'Her aşk bitermiş birgün bildim'deki 'birgün' bugünmüş diye düşünüyorum. O halde, henüz başlamamış bu aşk da bitsin! Kafamda bitiriyorum, bitiriyorum, bitiriyorum ve bitti.

Kız uyumaya devam ediyor, beklemekten sıkılıyorum, bittiğini söylemeliyim. Dürterek uyandırıyorum, kız şapşallaşmış bir şekilde kalkıyor. Muhtemelen acayip bir baş ağrısı var dünkü sarhoşluğundan geriye kalan eser olarak. Hiç konuşmuyorum, o da konuşmuyor. Üstünü giyiyor, bir şeylerden usanmış, belli. Onu yolcu etmeye kalkmıyorum. Kız dış kapıya doğru yöneliyor, arkasına bakmıyor. "Sinirlendi mi acaba?" Tam çıkacak iken yüzünü çeviriyor, bana bakıyor, gülümsüyor, hayırdır inşallah!


Merdiven basamaklarından inerkenki çıkardığı patırtıları duyuyorum. Sarışın kız biraz sinirli gibi, kendinden nefret ediyormuş gibi. Geçen akşam da bir hışımla evden kaçan kadın gibi. Bütün kadınlar aynı. Terkedilirken de hırslılar, terkederken de.

"Bir daha aşık olmayacağım" diyorum.

Sol taraftaki otelden şarkılar yükseliyor: "Aşklarımı, düşlerimi, dertlerimi yaz Yarabbim!"

21 Haziran 2013 Cuma

Kumsal ve Egoist Yengeç

Dün bu senenin en uzun gününü en kısa gecesini yaşadın. Çocukluğundan beri sana zorla ezberletilen yegane tarihlerden birisini yaşadın. Milli bayramları bilirsin, dini bayramları bilirsin, mevsimleri, bir haftanın kaç gün olduğunu, her ayın kaç günden oluştuğunu bilirsin. Şubat ayının kısa 'çekmesine' üzülmüşsündür yeri geldiğinde. Hangi günlerde gece ve gündüz eşit; hangilerinde en kısa gündüz hep bilirsin. Bütün bunlar, bu modern çağda, eğitimli insan sıfatını kazanabilmen için gereken temel öğelerdendir.

Bu insan bir haftanın kaç gün olduğunu biliyor. Check! En kısa gün en uzun gece! Bildin mi? Check! Şubat kaç yılda bi uzuyor bi kısalıyor? Check! Atatürk hangi yılda doğdu? Check! Annesinin ismi babasının ismi? Check! İstiklal Marşı'nın ilk dört kıtası ezberinde mi? Check! Çek Cumhuriyeti'nin başkenti neresidir? Check?

Her insanın her şeyi bilemeyeceğini taa ufacıklığından beridir biliyorsun. Belki sadece bunu idrak etmen bile senin 'insan' olman için gereken o son yudumdur, belki bunu anlaman o gereksiz egondan kurtulmanı sağlayacak o son adımdır.

Her insanın her şeye gücünün yetmeyeceğini de biliyorsun. Belki bu yüzden insana değil de Allah'a muhtaçsın! Belki bu yüzden bu en uzun gün en kısa gecede uzun zamandır özlediğin ama bir türlü gidemediğin/ yapamadığın/ dokunamadığın hayallerini bir kez daha gözünün önünde görüyorsun, hayallar gün ışığında katılaşıyor, sanki özlem daha bir pekişiyor.

Her şeye gücü yeten bir insan var aslında! Hayır hayır 'Beercules' değil siz ona kısaca Herkül diyorsunuz ve Kanal D dizilerinden bayağı hatırlıyorsunuz. Kimileri de ona Herakles diyor, iyi de ediyor!

En uzun günlerin başlangıcı aslında senin yükselen burcunun da başlangıcı: Yengeç! Yazın başlangıcı, doğurganlığın başlangıcı, seksin başlangıcı! Duygusal, anaç, mıymıntı! 2. Çakra ve 7. Çakra!

Emin değilsin; herkes denizi, yazı ve kumsalı senin kadar sevebilir mi? Kimileri bozkır insanıdır, kimileri yayla; kimisi banyo yapmayı sevmeyen kedi cinsindendir, kimisi kumsalda doğup denize koşuşturan caretta caretta, kimisi de bırak kumsalı denizin içinde doğmuştur topraktan habersiz.

Sen denizin içinde doğanlardansın! Yüzmeyi ne zaman öğrendin haberin var mı? Kumsaldaki ilk resmini hatırlıyor musun, şaşkın ve korkak! Ya 'giremediğin deniz deniz değildir' sözünü ilk söyleyişini? Kaç defa kaybettin acaba güneşini ufukların arkasını kollarken?

Yine kayalıkların üstündesin, denizi izliyorsun. Etrafında arkadaşların var ama yalnızsın. Ezan okunuyor ve iki yengeç denizle bitişik kayaların üstüne çıkmaya başlıyor. Ezan okunuyor, yengeçler kollarını yukarı kaldırarak adeta dans ediyor, arkadaşların ve sen onlara hayretle bakıyorsunuz. Neden sonra ego'nuza yenik düşüp ufak bir taş parçalarını yengeçlerin üstüne salıyorsunuz, ne zaman taşlar hedefe düşüyor, o zaman büyü bozuluyor ve yengeçler kaçıyor, deniz susuyor, kayalar küsüyor. Siz yine kendi dertlerinizle boğulmaya devam ediyorsunuz.

Yengeçler insandan kaçar, deniz gözlüklerinle deniz diplerinde gezerken senin bu kaçıştan haberin vardı.

Ne zaman Yengeç Burcu dönemi başladı, ne zaman en kısa ve en uzun günler bir karara vardı, ne zaman kafanı kaldırıp Yengeç Takımyıldızı'nı hele şükür buldun, o zaman sen bu kaçışın sebebini öğrendin: Herkül ve Hera!

Herkül ve Hydra
Herkül (Herakles) on iki görevini ihya etmeye devam ediyor. Bizim Yerebatan Sarnıcı'nda kafası ters dönmüş halde bulunan, yılan saçlı, kara büyülü gözlü Medusa'yı öldüren Perseus'un doğduğu şehir Argos'un hemen hemen biraz güneyinde kalan Lerne bataklığında Hydra ejderhasıyla veyahut devasa su yılanıyla savaşan Herakles görevini layıkıyla yapmaya çalışıyor ve dedikodulara bakılırsa, kendisini aldatıp başka kadından çocuk -Herkül- yapan Zeus'a inat çocuğa düşman kesilen güzel yüzlü baş tanrıça Hera bu savaşta elbette tarafsızlığını koruyamıyor ve bu amansız düelloda Herkül'ün ayaklarını sokması için bir yengeç gönderiyor.

Hey yavrum hey, kime kafa tutuyor sanki, karşımızda Zeyna yok ki Herkül var! Neticede Herakles yengeci ayağıyla eziyor ve öldürüyor. Bunun üzerine Hera yengeci alıp gökyüzüne kaldırıyor ve anısını sabitliyor.

Neticede, Herkül her vuruşta yeni bir kafası peydahlanan bu kokuşmuş canavarı zar zor yenmeyi başarıyor ve bu devasa su yılanı da gökyüzüne sabitleniyor.

12 burçlar kuşağının en sönük takımyıldızını oluşturuyor Yengeç Takımyıldızı. Sönük, zavallı, pörsümüş çünkü görevini yerine getirememiş, kendisi olup Herakles'i ısıramamış.

Yengeç Takımyıldızı
Bu en uzun günlerde kumsala uzanıyorsun, kutup yıldızını buluyorsun, oradan Küçük Ayı'yı buluyorsun, oradan yine Herkül ile Hesperid Elma'ları için savaşıp sonradan Kuzey'e sabitlenmiş Ejderha Takımyıldızı'nı buluyorsun. Doğu tarafında şimdilik sadece başı gözüken o devasa su yılanını da görebilirsin. Yengeç nerede mi? Doğu'da, devasa yılanın başının hemen üzerinde, zayıf olduklarından bulunması zor. Herkül şimdilik ortalarda yok ama Hera'dan içtiği sütün sızıntıları Samanyolu (Süt Yolu) olarak bütün haşmetiyle karşımızda!

Her şey ego ile alakalı! Anlıyorsun! İlkokuldan beri egoları yüzünden belirli günleri, sayısal gerçekleri kitaplarda olduğu halde, sanki çabucak silineceklermiş gibi, ezberletiyorlar. Egoları yüzünden zavallı hayvanlara eziyet ediyorlar. Egoları yüzünden Heralar Herküller Zeuslar birbirleriyle çatışıyor. Egoları yüzünden yengeçler insanlardan kaçıyor.

Senin bu en uzun günlerden sonra, bu Haziran ayından sonra, hele de Yengeç kuşağı başlamışken, hele de üç aylar içerisindeyken, hele de bir kaç gün sonra güzel ay Ramazan başlayacak iken egolarını bırakman lazım. O yüzden otur kumsala, önce Sertap Erener'den "Kumsalda"yı söyle, sonra Fikret Kızılok ve Bülent Ortaçgil'den şarkı isimleri arasında ismi hep gönüllerin en birincisi olan "Egoist Kumsal"ı dinle.

Sonra dinlemeyi bırak, egoyu bırak sadece yengeci ve denizi dinle! Bu sayede, belki, bu gün hissettiğin özlemi bir nebze hafifletebilirsin.

"Bu yazıyı okuduktan sonra İspanyol müzik grubu Amaral'ın Hacia Lo Salvaje (Into the wild) şarkısı dinlenmelisin; hem kumsalı görürsün, hem yengeci, hem vahşi ortamı hem de gerçekliği."

21 Nisan 2013 Pazar

Yine Hüzün

Fotoğrafı görünce hemen çocuğun gözlerine bakıyorsun, o hayal ettiğin hüzünlü gözler yok çocukta; gözlerde bir boşluk var, biraz muziplik, biraz da 'bu fotoğraf çekimi bitse de dışarı çıkıp top oynasam' hevesi. Çocuk gergin.

Çocuklar ve yaşlılar seni hep hüzünlendirmiştir. Sen de zaten hep hüzünlenmeye yer arıyorsun ya, bu resme bakınca da üzülüyorsun. Dün gece Salacak sahilinde denize baktığında da hüzünlenmiştin. İki gün önce şarap içtiğinde de.

Resme tekrar geri dönüyorsun. İlk defa lisedeyken okuduğun şiiri hatırlıyorsun 'y'si düşmüş şairden:
Durakta üç kişi
adam, kadın ve çocuk

Adamın elleri ceplerinde
kadın çocuğun ellerini tutmuş

Adam hüzünlü
hüzünlü şarkılar gibi hüzünlü

kadın güzel
güzel anılar gibi güzel

Çocuk
güzel anılar gibi hüzünlü
hüzünlü şarkılar gibi güzel”
Şiiri tekrar okuyorsun, hep hüzün hep hüzün. Hüzün yine karşına çıktı diye yine hüzünleniyorsun. Olsun varsın, pişman değilsin. Dünya diyorsun, gülüyorsun çünkü klişeleşmiş bir cümleyi söyleyeceksin, Dünya mutlu olmak için buraya geldiğini zanneden ahmaklarla doludur. Sonra Peygamber'in sözünü hatırlıyorsun: “Benim bildiklerimi bilseniz az güler çok ağlardınız.”

Yine O'nun güzel bir sözünü anımsıyorsun: “Biz seni hakkıyla bilemedik!”

İkinci resme geçiyorsun: Yine bir çocuk! Budist! Dinliyor o deniz kabuğunu! Sessiz, sakin... Hani kulağına tutarsın da dalga seslerini duyarsın ya, sana bir şeyler anlatır ya.

Sahi en son ne zaman bir deniz kabuğunu dinledin? Ohoo, bayağı olmuştu! Bırak onu dinlemeyi, artık karşındaki insanı bile zar zor dinliyorsun, büyüdükçe diğerlerine olan katlanma oranın gitgide düşüyor. “Yeter ya, çok gereksiz konuşuyor” diyorsun sonradan başkasına, hem dedikodu yapıyorsun hem de ahmakça davranıyorsun çünkü o karşındaki de seni dinlemiyor.

Zihnin o kadar dolu ki, kulakların kafanı dinlemekten gerçek görevini yapamıyor: O resimdeki çocuk olup deniz kabuğunu dinleyemiyor. 

O geceyi hatırlıyorsun: Geceninkörü! Yaz mevsimi ama geceleri soğuk olur. Sen yine de şezlonga uzanmışsın, bir kaç saat öncesinde içtiğin biraların etkisinin temiz havayla geçeceğine inanıyorsun. Öyle de oluyor! Temizleniyorsun, hayallerden ve egolardan ve içindeki seslerden ve dışındaki seslerden ve isteklerden. O an anlıyorsun gelecek yokmuş, geçmiş bitmiş. Uyuyakalıyorsun, dalgaların sesi sana ninni oluyor, o an anlıyorsun: Gelecek yokmuş, geçmiş bitmiş.

İrkilerek uyanıyorsun, üşümüşsün ama mutlusun. Etrafına bakıyorsun, herkes uyuyakalmış. Tek başına değilsin ama yalnızsın.

Deniz med-cezirden dolayı yükselmiş, şezlongunun ayaklarına kadar gelmiş, terliğinin biri suyun içinde kalmış. Off, hava da soğuk! Hadi herkes uyansın! Eve gidelim, orada uyuyalım!

Yine başlıyor zihin konuşmaya, farkına varıyorsun. Olsun varsın, pişman değilsin, biraz üzüldün hepsi bu! Nasıl olsa, bir kaç saniyeliğine de olsa, denizi dinlemeyi başardın! Birkaç saniyeliğine de olsa kafandakiler sustu, O konuştu.

Hermann Hesse'yi hatırlıyorsun: Siddhartha! Oradaki dereyi, derenin O'na hocalık yapmasını. Aynı şey mi? Tabii ki hayır o üstad sen fakirsin! Yolunuz ayrı ama buluşacağınız nokta aynı!

İlk resme geri dönüyorsun: Resim niye karanlık? Kasvetli bir fotoğraf olmasını sağlamış çeken kişi. Karanlık niye kasvetlidir? Ahmet Haşim de mi öyle düşünüyor? 
"Akşam, yine akşam, yine akşam
Göllerde bu dem bir kamış olsam!"  
Ölümü anlatan bir resim niye Matisse'in resimleri gibi çok kırmızı ya da çok mavi değildir? Kim acaba diye düşünüyorsun siyahı karamsar bir renk olarak seçen?
Şu mesela ölümü anlatamaz mıydı? Resim mavi, o halde mekan Ege'de bir sahil kasabası. Resimdeki yalnızlık ve baş ağrısı? Ölüm dediğin o mu?

Sanmıyorum, çünkü ölüm yalnızlıktan kurtulup bütünlüğe ulaşmanın kapısıdır aslında.
 Peki şu? Yine kırmızı yine Matisse! Yine hüzün var diye düşünüyorsun, bu resimde ölüm yok, yalnızlık yok ama yine de hüzün var.

Hüzünden kurtuluş yok diyorsun! Hüzünden kurtulmak imkansızmış!

Nam-ı diğer kaptan Attila İlhan'ın söylediği gibi: "Elde var hüzün"müş!

Ah, o ilk resimdeki kadın! Bir kadın yalnız kalınca ne yapar? Kadının çocuğu ondan ayrı bir şey değildir ki yalnızlığı bir nebze hafifletsin!

Sezen Aksu'yu hatırlıyorsun: Bir Çocuk Sevdim'i ve 1945'i. O kadar çok dinledin ki bu şarkıları artık gördüğün her çocuğa bu melodilerle bakıyorsun. Olsun varsın, pişman değilsin, biraz üzüldün, hepsi bu.

Ah o çocuk! Olayın farkında değil, büyüyünce acısı çıkacak ama, psikolojik sorun diyecekler sonra büyükler.

Çocuk olmak güzel hem de hüzünlü! Güzellik ve hüzün zaten bu dünyanın amacı. Siyah renk de güzel, karamsarlık da güzel. Matisse de güzel Hesse de güzel. Savaş da güzel seviş de güzel. Deniz kabuğu da güzel insan da güzel.

Ama hep hüzünlü.

Ne dinlemedin ki?