Fotoğrafı
görünce hemen çocuğun gözlerine bakıyorsun, o hayal ettiğin
hüzünlü gözler yok çocukta; gözlerde bir boşluk var, biraz
muziplik, biraz da 'bu fotoğraf çekimi bitse de dışarı çıkıp
top oynasam' hevesi. Çocuk gergin.
Çocuklar ve
yaşlılar seni hep hüzünlendirmiştir. Sen de zaten hep
hüzünlenmeye yer arıyorsun ya, bu resme bakınca da üzülüyorsun.
Dün gece Salacak sahilinde denize baktığında da hüzünlenmiştin.
İki gün önce şarap içtiğinde de.
Resme tekrar geri
dönüyorsun. İlk defa lisedeyken okuduğun şiiri hatırlıyorsun
'y'si düşmüş şairden:
“Durakta üç kişi
adam, kadın ve çocuk
Adamın elleri ceplerinde
kadın çocuğun ellerini tutmuş
Adam hüzünlü
hüzünlü şarkılar gibi hüzünlü
kadın güzel
güzel anılar gibi güzel
Çocuk
güzel anılar gibi hüzünlü
hüzünlü şarkılar gibi güzel”
Şiiri
tekrar okuyorsun, hep hüzün hep hüzün. Hüzün yine karşına
çıktı diye yine hüzünleniyorsun. Olsun varsın, pişman
değilsin. Dünya diyorsun, gülüyorsun çünkü klişeleşmiş bir
cümleyi söyleyeceksin, Dünya mutlu olmak için buraya geldiğini
zanneden ahmaklarla doludur. Sonra Peygamber'in sözünü
hatırlıyorsun: “Benim bildiklerimi bilseniz az güler çok
ağlardınız.”
Yine
O'nun güzel bir sözünü anımsıyorsun: “Biz seni hakkıyla
bilemedik!”
İkinci resme geçiyorsun: Yine bir çocuk! Budist! Dinliyor o deniz kabuğunu! Sessiz, sakin... Hani kulağına tutarsın da dalga seslerini duyarsın ya, sana bir şeyler anlatır ya.
İkinci resme geçiyorsun: Yine bir çocuk! Budist! Dinliyor o deniz kabuğunu! Sessiz, sakin... Hani kulağına tutarsın da dalga seslerini duyarsın ya, sana bir şeyler anlatır ya.
Sahi
en son ne zaman bir deniz kabuğunu dinledin? Ohoo, bayağı olmuştu! Bırak onu dinlemeyi, artık karşındaki insanı bile zar zor
dinliyorsun, büyüdükçe diğerlerine olan katlanma oranın gitgide
düşüyor. “Yeter ya, çok gereksiz konuşuyor” diyorsun
sonradan başkasına, hem dedikodu yapıyorsun hem de ahmakça
davranıyorsun çünkü o karşındaki de seni dinlemiyor.
O geceyi hatırlıyorsun: Geceninkörü! Yaz mevsimi ama geceleri soğuk olur. Sen yine de şezlonga uzanmışsın, bir kaç saat öncesinde içtiğin biraların etkisinin temiz havayla geçeceğine inanıyorsun. Öyle de oluyor! Temizleniyorsun, hayallerden ve egolardan ve içindeki seslerden ve dışındaki seslerden ve isteklerden. O an anlıyorsun gelecek yokmuş, geçmiş bitmiş. Uyuyakalıyorsun, dalgaların sesi sana ninni oluyor, o an anlıyorsun: Gelecek yokmuş, geçmiş bitmiş.
İrkilerek
uyanıyorsun, üşümüşsün ama mutlusun. Etrafına bakıyorsun, herkes uyuyakalmış. Tek başına değilsin ama
yalnızsın.
Deniz
med-cezirden dolayı yükselmiş, şezlongunun ayaklarına kadar
gelmiş, terliğinin biri suyun içinde kalmış. Off, hava da soğuk!
Hadi herkes uyansın! Eve gidelim, orada uyuyalım!
Yine
başlıyor zihin konuşmaya, farkına varıyorsun. Olsun varsın,
pişman değilsin, biraz üzüldün hepsi bu! Nasıl olsa, bir kaç
saniyeliğine de olsa, denizi dinlemeyi başardın! Birkaç
saniyeliğine de olsa kafandakiler sustu, O konuştu.
Hermann
Hesse'yi hatırlıyorsun: Siddhartha! Oradaki dereyi, derenin O'na
hocalık yapmasını. Aynı şey mi? Tabii ki hayır o üstad sen
fakirsin! Yolunuz ayrı ama buluşacağınız nokta aynı!
İlk
resme geri dönüyorsun: Resim niye karanlık? Kasvetli bir fotoğraf
olmasını sağlamış çeken kişi. Karanlık niye kasvetlidir?
Ahmet Haşim de mi öyle düşünüyor?
"Akşam, yine akşam, yine akşam
Göllerde bu dem bir kamış olsam!"
Ölümü
anlatan bir resim niye Matisse'in resimleri gibi çok kırmızı ya
da çok mavi değildir? Kim acaba diye düşünüyorsun siyahı
karamsar bir renk olarak seçen?
Şu mesela ölümü anlatamaz mıydı? Resim mavi, o halde mekan Ege'de bir sahil kasabası. Resimdeki yalnızlık ve baş ağrısı? Ölüm dediğin o mu?
Şu mesela ölümü anlatamaz mıydı? Resim mavi, o halde mekan Ege'de bir sahil kasabası. Resimdeki yalnızlık ve baş ağrısı? Ölüm dediğin o mu?
Sanmıyorum,
çünkü ölüm yalnızlıktan kurtulup bütünlüğe ulaşmanın
kapısıdır aslında.
Peki şu? Yine kırmızı yine Matisse! Yine hüzün var diye düşünüyorsun, bu resimde ölüm yok, yalnızlık yok ama yine de hüzün var.
Peki şu? Yine kırmızı yine Matisse! Yine hüzün var diye düşünüyorsun, bu resimde ölüm yok, yalnızlık yok ama yine de hüzün var.
Hüzünden
kurtuluş yok diyorsun! Hüzünden kurtulmak imkansızmış!
Nam-ı diğer kaptan Attila İlhan'ın söylediği gibi: "Elde var hüzün"müş!
Nam-ı diğer kaptan Attila İlhan'ın söylediği gibi: "Elde var hüzün"müş!
Ah,
o ilk resimdeki kadın! Bir kadın yalnız kalınca ne yapar? Kadının
çocuğu ondan ayrı bir şey değildir ki yalnızlığı bir nebze
hafifletsin!
Sezen
Aksu'yu hatırlıyorsun: Bir Çocuk Sevdim'i ve 1945'i. O kadar çok
dinledin ki bu şarkıları artık gördüğün her çocuğa bu
melodilerle bakıyorsun. Olsun varsın, pişman değilsin, biraz üzüldün, hepsi bu.
Ah
o çocuk! Olayın farkında değil, büyüyünce acısı çıkacak
ama, psikolojik sorun diyecekler sonra büyükler.
Çocuk
olmak güzel hem de hüzünlü! Güzellik ve hüzün zaten bu
dünyanın amacı. Siyah renk de güzel, karamsarlık da güzel.
Matisse de güzel Hesse de güzel. Savaş da güzel seviş de
güzel. Deniz kabuğu da güzel insan da güzel.
Ama
hep hüzünlü.
Ne dinlemedin ki?



