- "Bu ne yahu, hep Osho'dan örnekler veriyorsun, iyi ki bir Osho'n var!" demişti bir ara kardeşim. Utanmıştım, Osho'dan çok bahsediyordum hakikaten. O an annem hızla imdadıma yetişti: "Osho abin için hayalinde olmasını istediği dedesi gibi. Ak sakallı dede gibi." Evet, o zamana kadar dikkat etmemiştim ama dedemin bir Osho kadar olmasa da bilge, ak sakallı dedelerden olmasını isterdim. Kafam karıştığında, yol ayrımına girdiğimde, belki yoldan şaştığımda bana sıcacık hikayeler anlatacak bir dede. Ne diyeyim? Böyle dedeleri olanlar çok şanslı. Böyle dedeleri olmayanlar ise dedelerini dışarıda arıyorlar; tıpkı benim aradığım gibi.
- Aradan uzun yıllar geçti, bir sefer gündelik ziyaret dışında doğduğum şehre, Giresun'a, gitmemiştim. Pek mühim bir sebebi yok, zaman olmadı diyeyim. Ama bir kaç hafta önce çocukluk arkadaşlarımın nişanları muhabbetine bu küçücük şehre gittim. Özlemişim elbette, insan doğduğu ve büyüdüğü şehri unutur mu? Şehir yıllar geçtikçe bir acayip değişmiş, modernleşmiş, trafikleşmiş, yeri gelmiş iğrençleşmiş, o şirin estetik yapısı bozulmuş. Dolayısıyla o eski Giresun'u bulamadım. Peki neyi özlemişim, neyi sevmişim? Rahatlığı! Oradayken farkına vardım ki Giresun kurtarılmış bir bölge. Mesela bir hafta televizyon izleme, ülkede ne olmuş ne bitmiş hiçbirinden haberin olmaz. Atom bombası atsalar ülkeye Giresun'daki insanlar denize girmeye, pide yemeğe, fındık ekmeye devam eder. Peki, abartı oldu, kabul ediyorum ama çıkarttınız siz manayı. Bravo size!
- Bu ayki tatilden sonra İstanbul'a eve geldim. Salona girdim, bir baktım yerlerde kuş boku! Kuş boku lan! Kendi kendime hayaller kuruyorum, eve kuş mu girdi, ben yokken kanarya falan mı aldılar diye. Alışkınım ev arkadaşlarımın evde rahat takılmasına, eve ayakkabı ile girmesine. Ben de öyle takılıyorum artık, uyum sağladım. Neyse ki dün J. sağ olsun evi temizledi de kurtulduk şu kuş bokundan.
- Bok deyince Kurbağalıdere canlanmış diyorlar. Kokusu artık bütün Kadıköy'de. 1994'te de kokuyormuş, 2015'te de kokuyor. İnşallah hastalık falan çıkmaz.
- Geçenlerde duydum. Arkadaşım İ. üniversite zamanlarında yurtta kalırken psikolojik tedavi için biraz etkisi güçlü olan ilaçlar alıyormuş. O gün ilacı almış, odasına doğru yürümeye başlamış. Ama ilaç kafayı nasıl etkilediyse bambaşka bir odaya dalmış. İçeri girmiş, odadaki televizyonun karşısına çömelmiş oturmuş. Odadaki elemanlar ilk başta bir anlam verememişler olan bitene. Neyse ki iyi insanlara denk gelmiş de hiçbiri dokunmamış bizimkine. Bir müddet kalıp tv izledikten sonra çıkmış gitmiş arkadaşım.
- Geçenlerde duydum. İstanbul'da özel bir üniversiteye başlayan arkadaşım A. orada yeni tanıştığı tiki tiplerle konuşuyormuş. Bir kız 'nerelisin' diye sorunca A. 'Giresunluyum' demiş. Tiki kız da 'Yaa karşı tarafta değil mi orası, bir kere gitmiştim' diye patlatmış cevabı, ya da patlatmış bizimkisini.
- Son zamanlarda hoşuma giden bir söz: Kişisel gelişmeyin, ayıptır!
- Geçenlerde dükkanda kardeşimle beklerken içeriye yaşlı bir adam girdi. Kulağı duymadığı için bağıra bağıra "Buranın adamı nerde?" dedi. "Biziz amca, buyur gel!" deyince "Yok, buranın adamı başka, siz değilsiniz" dedi ve döndü gitti.
- Bu sene Öss'ye girip Sanat Tarihi bölümünü kazanmam sonucu aynı bölümde okuyan arkadaşımdan gelen mesaj: "Zara'da fularlar yüzde elli indirime girmiş, kaçırmadan alalım!" Kemik gözlük, puro ve Bomonti marka bira da aldık mı tamamdır.
- Blogu aksatmayayım diye can sıkıntısından yazılmış bir yazıdır bu. Zaman bulayım hele neler anlatıcam neler!
Yolda giderken bizi gaza getiren Mercan Dede parçası Yedi Uyuyanlar'dan Mernuş!
Mihai Toma - Flutaka ise bu aralar bayıldığım Buddha Bar şarkıları arasındadır.
Hayatta bazen süper kahramanlara ihtiyacımız var, süphesiz. Belki karizmatik 'villain'ler gelmiyor şehrimizi yıkmaya ya da birbirinden garip mutasyona uğramış adamların saldırısına uğramıyoruz her gün. Olsun. Yine de ruhumuzla çevrili şehirlerimiz her saat ateş altında durmaktan rahatsız; içimize sindiremediğimiz duygular bizi çirkin mutantlara dönüştürüyor, farkında değiliz.
Ben bu süper kahramanları "kendilerine sığındığım ruhlar" olarak tanımlıyorum. Geçenlerde bununla ilgili ufak bir yazı yazmıştım.
Bu yazı da o ruhlardan biriyle ilgili: Bir kaptanla.
Kendisi İzmir Karşıyakalı, o yüzden hemşerim sayıyorum kendisini. 15 Haziran'da bu şehirde dünyaya gelmiş. Yazıyı aslında Haziran ayında yazacaktım, geç oldu, ayıp olmasın, seneye doğru zamanda başka türlü yazarım diyerekten şimdi klavyenin tuşlarına basıyorum, utanarak.
Utanıyorum çünkü benim gözümde ondan daha güzel yazan görülmedi henüz.
Böyle bir sevmek görülmemiştir misali.
Nam-ı diğer kaptan Attila İlhan!
Burada size bu meşhur adamın hayat hikayesini anlatacak değilim. Daha farklı bir şeyden bahsedeceğim. Biraz acıklı, biraz muzip, biraz hayalci. Merak etmeyin, kısa olacak, acıtmayacak.
Yıllardan hangisiydi tam hatırlamıyorum ama bir kış mevsimiydi. Yazarın şu kitaplarını peşpeşe okumuştum: Zenciler Birbirine Benzemez, Abbas Yolcu ve Sokaktaki Adam.
O zamanlar istese de bu blogu okuyamayacak birine aşık olmuştum. Aslında iki kişiye aşıktım o zamanlar. Yahu harbiden ben ne kadar çok aşık oluyorum, neyse konu dağılıyor, toparlanalım, hop!
Konuyu dağıtmayı çok seviyorum ya 'hop' yazınca bakın aklıma ne geldi. Geçenlerde sevgili arkadaşım İ. anlatmıştı: Bunun bir arkadaşı bir mekanda otururken yaşlı ama bir o kadar da tontiş bir teyzenin onların bulunduğu mekana doğru paytak paytak geldiğini görmüş. Herhalde nazar değdirmişler ki teyze bir anda ama çok estetik bir biçimde yere düşmüş. Hemen bunlar ayaklanmışlar, teyzeye yardıma doğru koşacaklarken adamın biri teyzenin arkasında belirmiş. Sanki ufak bir çocuk düşmüş de onu kaldırır gibi teyzeyi omuzlarından tutarak kaldırmış "Hop bakalııım, ayağa kalktııık!" demiş.
Böyle yazınca komik olmadı sanki ama komikti yani ilk duyduğumda.
İla ahirin... Biz konumuza dönelim.
O mevsimde, evet ben her mevsimde mevsimlik işçi değişimi misali aşık olup duruyorum, aşık olduğum bu kızları Attila İlhan'ın romanlarındaki karakterler ile özdeşleştirmiştim. Bir tanesinin İspanya ile sadece küçük bir bağı olmasına rağmen Zenciler Birbirine Benzemez romanındaki Sevilla ile bağdaşlaştırmıştım onu. Artık ben Hernandez mi oluyordum, Mehmet Ali'ye mi benziyordum giderek bilemeyeceğim ama Sevilla bu kıza çok yakışıyordu. Diğer kız esmerdi, hatta bayağı esmerdi, çok esmerdi lan, onu neyle birleştiriyordum acaba? Şu an hatırlamıyorum, hatırladığım şey ise taş gibi bir kız olduğuydu. Hala arasıra gelir ülkeye, otururuz; sonra o gider tekrar ve yeniden müjganla ben ağlaşırız. Heh heh!
Ben yılların Attila İlhan şiirleri ezberleyeniyim. Özel bir yere, mesela bir düğün defterine, yazı yazacaksam Kaptan'ın romanlarından, şiirlerinden örnekler vererek yazılarımı döşerim. Sahaflara gidip Attila İlhan'ın eski basım kitaplarını toplayan bir adamım yahu. O zamanlar önemli bir karar vermiştim: En azından benim kadar Attila İlhan'ı seven bir hatun kişisi bulmak. Veyahut böyle takıntılı olmasa da bu yazara değer veren birini bulmak.
Hala ikircikli olurum bu konu hakkında gerçi. Çünkü benim gözümde Attila İlhan erkek şiirleri yazar. 'Erkekler kadınlardan daha iyi anlar haliyle kaptanı' diye düşünür dururum. Nasıl yapsak, bilemedim.
O günler, bu düşüncelere gark oldukça, bir plan yapmaya karar verdim bu özel kişiyi bulabilmek için. Gittim bir üniversitenin kütüphanesine Zenciler Birbirine Benzemez kitabının içine koymak suretiyle ufak bir kağıda bir yazı yazdım.
Bu kağıtta bir soru yoktu. Ama bir cevap bekliyordum. Bu kitabı kütüphaneden alıp okuyan kişi, eğer aradığım o kişiyse, inanıyordum ki kesinlikle o kağıda bir şeyler yazacaktı. Belki mesajlaşacaktık oradan, kim bilir? Sulu romantik Fransız filmleri gibi düşünün olayı, iğrenç değil mi?
Aradan seneler geçti. Kaç sene geçti hatırlamıyorum. Ama hala o kişiyi bulamadım. Bu geçen yıllar içinde başkalarına aşık oldum ama onlar da o kağıda yazı yazabilecek kişiler değillerdi. Buruşturdum attım çoğunu.
Peki bu kağıtta neler yazıyordu?
"Hey! Bu kitabı okuyan kişi! Eğer sen de nam-ı diğer kaptana gönülden bağlıysan; eğer sen de Yüksekkaldırımda bir akşam Maria Missakian'larını düşündüysen; senin de eğer Belma Sebil gibi Hernandez'lerin, Sevilla'ların varsa; eğer sen de bir gün delirip yaşadığın şehirden kalkıp Karşıyaka'ya vardıysan Attila İlhan'ı imbata karşı dinlemek için ve eğer sen de Paris'ten nefret ediyorsan... Sana selam olsun güzellik!"
Geçenlerde o kütüphaneye tekrar gittim. Kağıda baktım, ne bir ses ne de haber... Daha üzücü olan da şu: Kitabı pek kimse okumamış bile.
Almadım kağıdı kitabın içinden, hala o kitapta duruyor. Dursun varsın, kağıttan bir bekletim kalmadı artık ama o kişiyi birgün bulacağıma eminim. Yani inşallah diyelim!
Bu da böyle bir Attila İlhan anısı işte. Daha ne anılar var da zamanı değil, mekanı yok.
Bulamazsak eğer o kişiyi, ben de Kaptan'ın Elde Var Hüzün kitabından bir parçayı okuyup okuyup avunurum artık. Yine de, çok şükür, Dünya'da bir sürü birbirinden güzel kadın var, iyi ki varlar! İyi ki varsınız!
Bir yaş gelir ki kadınlar
çekilir ortalıktan
esmerler birden çekimser
sarışınlar uzak
kumrallar vefasızdır
artık ne uyku ne durak
bir afet biçerim imgelem kumaşından
müstesna bir sevgili
onunla söyleşirim
fazlasıyla edalı
iyice rahşan
bakışları ebruli
Ugly Kid Joe - Everything About You dinledim bol bol
Led Zeppelin - Immigrant Song da dinlemeden edemedim
Ege'de Zeytinli bir sahil kasabası
Belki hoş bir deniz kıyısı
Bardaklar hicazkar üzüm rakısı
Kumdan başıboş heykeller
Uçuşan toz pembe hayaller
Günaydın sana deniz kızı
Dudakları utanmaz vişne kırmızı
Üzeri pul pul kader yangını
Eurovision 2015 şarkı yarışmasında "sakallı abla'yı" sunucu olarak görünce "İyi ki!" dedim içimden ve dışımdan "İyi ki bu sene Eurovision Türkiye'de yayınlanmıyor!" Çünkü yayınlansa TRT'de yayınlayacaklardı ve ülkenin büyük çoğunluğu sakallı ablayı görüp büyük bir şaşkınlık geçirecekti.
Ama artık bu saatten sonra ülkemizin güzide muhafazakarları bol bol sakallı ablalar görücekler caddelerde. Artık bir kız ile bir erkeğin 'sokakta hayat var' misali sulu sulu öpüşmelerine laf söylemeyi bırakacaklar ve iki erkeğin, belki İstklal Caddesi'nde, sevişircesine öpüşmelerini seyredecekler ve ağız dolusu eleştirecekler.
"Kürtler artık meclise girdi, yakında Kürdistan da kurulur, öylece bakar seyrederiz" deyince "Yahu onlar zaten meclistelerdi. Bağımsız bağımsız giriyorlardı, sesiniz çıkmıyordu, şimdi ne oldu?" diye soranlara "Şimdi acayip güzel bir PR oldu!" diyorum."Reklamlarını o kadar güzel yaptılar ki artık onlarla başa çıkamazsınız."
Evet, 'Ortamlarda Sırrı'ya verdim deyip geçersin' muhabbetini 'ülkenin solu artık HDP'ye' çevirebilen günümüz Marketing'cileri ve PR'cıları sadece ülkemizi değil, Dünya'yı da etkileyebildiler. Bunlara ister PR'cı diyelim, ister Sosyal Medyacılar, ister Toplum Mühendisler'i; hepsi aynı kapıdan çıkıp aynı kapıya doğru giden topluluklar.
İspanyol ev arkadaşımın HDP hakkında paylaştığı bir haberi okumuştum. Haber İspanya'nın büyük gazetelerinden birindeydi. Başlık şöyleydi: "Türk Podemos'u Kazandı!"
"Hayır o iş öyle değil!" diyemedim. Yunan solu ile İspanyol Podemos'u ile Kürt/Türk HDP'sinin aynı şeyler olmadığını söyleyemedim. Açıkçası konuşamadım, susmak zorunda kaldım. Çünkü medyanın bu PR'cıları ile başa çıkılmazdı, bunu biliyordum. Altında ezilmektense kendimi kurtarmayı yeğledim, konunun üstünü örttüm, kafir oldum.
Aynı şeyler şu günlerde homoseksüellik üzerinden yürütülüyor. Yüzyıllar, hatta binyıllar boyunca homoseksüellik vardı bu gezegende. Nasıl ki insanlar aslında hepsi birer bilge kadınlar olan cadıları yaktılar, öldürdüler; aynı şey gayler/lezbiyenler topluluklarına da yapıldı. Hepsi aşağılandı, hor görüldü, kendilerini gizlemek zorunda kaldılar, yakıldılar, öldürüldüler.
Uzun uğraşlar ve lobi faaliyetleri ile 'normal' göründüklerini diğer insanlara kanıtlamaya çalıştılar. Yıllar geçti, kimi ülkelerde evlenebildiler, kimi ülkelerde evlenemediler ama başka ülkelerde evlendikleri takdirde kendi ülkelerinde evli sayılabildiler.
Nasıl ki Marijuana/weed konusu gündemi bol bol işgal ettiyse eşcinsellik konusu da öyle tuttu ve konuşuldu.
Ama bence en büyük PR'larını ABD'de evliliklerinin legal hale getirilmesiyle yaptılar. Dedim ya PR'cılar ve Toplum Mühendisleri ile başa çıkılmaz diye, artık ne denilse boş ve beyhude olacaktır.
Yine de birileri çıkıp 'Hayır! Kral çıplak!" diyecek.
Ben Osho'nun bu çıplaklığı gösteren insanlardan biri olduğunu düşünüyorum. Arkadaşlarıma da Osho'yu bu konuda örnek gösterirken 'Aklınıza en özgür düşünceli ve cinsel ilişki konusunda kendini en aşmış birini getirin.' diyorum. 'İşte o düşündüğünüz kişi Osho'nun yanında çok efendi ve muhafazakar kalacaktır!'
Osho seks konusundaki fikirleri -elbette sadece seks hakkında konuşmuyor bu adam- asıl insanlığın ihtiyacı olan fikirler. Bu adama ister veli bir zat deyin, ister çağın büyük düşünürü deyin, fikirleri en azından dinlenilmeye değer şeyler.
Osho eşcinselliği asla kötülemez, her insanoğlunun yaşadığı bir faz olarak görür ve aşılması gereken bir seviye olduğunu söyler. Eşcinsellik günah değildir, ayıp bir şey değildir, eşcinselseniz eğer 'so what?' der. Konuşulacak daha mühim hadiseler olduğunu belirtir.
İşte Osho'dan bir kaç fikir eşcinsellik hakkında. Deha detaylı araştırma yapmak isteyenler Google'a başvurabilir. Osho'nun hemen hemen bütün kitapları internet aleminde ücretsiz mevcuttur.
Yılların Osho okuyucusu ve meditasyoncusu olarak söylemem gereken bir kaç şey var bu arada: Osho'nun kendisi kitap yazmamıştır, konuşmalarının transkript edilmesiyle oluşturulmuştur. Kitaplarının bir kısmı kendisi yaşarken piyasaya sürülmüştür, bir kısmı da vefatından sonra basılmıştır. Halihazırda bulunan bir çok ses kaydı da vardır ama kim bilir ne zaman kitap haline getirilir, bilinmez.
İkincisi: Osho'nun kitaplarındaki her şey diyalogtur. Yani Osho çıkıp monolog bir şekilde, konferans verir gibi konuşma yapmamıştır. Osho bir master olduğu için öğrencileri ona soru sormuştur, o da cevap vermiştir. Dolayısıyla kitaplarındaki her şey soru-cevaptır. Bu yüzden bazen konuşmaları paradoksal gözükür. (Hayat aslında paradoksaldır ya neyse) Kimi zaman, mesela, İsa peygamberi eleştirirken kimi zaman da onun aydınlamış bir insan olduğunu söyler. Bunun başlıca sebebi muhattabı olan kişinin sorusuyla alakalıdır. Eğer soran kişi çok koyu bir Hristiyansa onun zihnini kırmak için, alışkanlıklarını ve önyargılarını yok etmek için o adama o tür bir cevap verir. Diğerine de başka türlü cevap verir. Çünkü aslında önemli olan cevap değildir, soru soranın kendisidir.
Haliyle Osho'nun sözlerini okurken genel anlamda okumak yararlı olabilir. Fakat dikkat etmek gerekir ki o cevaplar bizlere değil o an o soruyu soran kişiye yönelik verilmiş cevaplardır. Ama bizler de istifade edebiliriz elbette, neden olmasın?
The first thing, the questioner has not signed his question. That shows that he is also feeling guilty about it. He does not want his name to be known. In not signing the question, he has already condemned homosexuality.
I am not against anything, but I am for many things. Let me repeat: I am not against anything, but I am for many things. I am not against the mud, but I am for the lotus. Sex has to be transformed. If it is not transformed, you remain at the lowest rung of your being. So the first thing to be understood: I talk about sex so that you can understand it and transcend it.
Homosexuality is even lower than heterosexuality. Nothing wrong in it - you still have a lower rung in your ladder. That has to be transcended. So the first thing, sex has to be transcended. The second thing to be remembered: homosexuality is a lower rung.
Every child is born autosexual, every child is masturbatory. That's a stage; the child has to go beyond it. Every child likes to play with his genital organs. And it is pleasurable, nothing wrong in it, but it is childish. It is the first learning of sex rehearsal, a getting ready, preparation. But if you are thirty-five, forty, sixty, and still masturbatory, then something is wrong.
When I say something is wrong, I only mean you have not been able to grow; your mental age has remained retarded.
After the masturbatory period I call "autosexual," the child becomes homosexual. Near the age of ten, the child becomes homosexual. He becomes more interested in bodies similar to the body he has. This is natural growth. First he is interested in his own body; then he becomes interested in others' bodies which are like his - a boy is interested in boys, a girl is interested in girls. That's a natural stage. But the boy is going away from himself, moving his sexual energy, his libido, to other boys. And this seems natural because other boys look more similar to him than do other girls. But he has taken a step; he has become homosexual. Good, nothing wrong in it, but at the age of sixty if you are still homosexual, then you are retarded - you are "boyish." That's why homosexuals retain the boyish attitude and they look "gay." They look more happy than the heterosexual, that's certain. Even in their faces they retain the boyishness. It is very difficult to hide your homosexuality; your face, your eyes, everything shows it. You remain boyish. It is good to pass through it, but it is bad to cling to it.
Then comes the third stage, heterosexual. A boy becomes interested in a girl, a girl becomes interested in a boy. That is the highest stage as far as sex goes, but that too up to a point. If you are still interested in sex after the age of forty-two, something is missing.
Then you have not lived it rightly; otherwise by the time you become forty-two.... At the age of fourteen, you become really sexual, ready to give birth to a child, to become a mother or a father. It takes fourteen years to prepare you. After another fourteen years, by the age of twenty-eight, you are at the peak of your sexuality-. After another fourteen years, at the age of forty-two, you are moving back. The circle is complete. Jung has said, "After the age of forty, whosoever comes to me has a religious problem." If after the age of forty-two you are still sexually puzzled and in a problem, something in your life has missed.
After another fourteen years, by the age of fifty-six, one is simply freed of sex. Another fourteen years, from fifty-six, to seventy, again the next childhood. Before death you have to reach to the same point as when you were born. The circle is complete: a child.
That's what Jesus means when he says, "Unless you become like children, you will not enter into my kingdom of God."
This is the seventy-year cycle, more or less. It will differ if you live eighty years or a hundred years; then you can divide.
I am not against anything, but I will not help you to cling to any place. Go on, go on, never cling to any place. I am not condemning anything. Use that opportunity, but go on.
Homosexuality is a retarded state, but in the West it is becoming more and more prevalent. There are reasons. I would like to tell you a few.
Animals, in their wild state, are never homosexual; but in zoos they turn. In their wild states animals are never homosexual, but in zoos, where they are not free and don't have enough space and are crowded too much, they become homosexual. The world is getting too crowded; it is becoming more like a zoo. All natural growths are disappearing and people are becoming too tense. That is one of the causes of homosexuality growing.
The second thing. In the West sex is thought to be more like fun than a commitment. One wants to have casual affairs. To get involved with a woman is to get into troubled waters.
To get involved with a woman means a great involvement children, family, job, house, car, and a thousand and one things. Once the woman enters in, the whole world enters in.
The Western mind is becoming more and more afraid of getting involved; people would like to remain uninvolved. It is easier to be uninvolved in a homosexual relationship than in a heterosexual relationship. No children, and immediately the commitment becomes almost none.
The third reason. Women are becoming lesbians in the West because of the lib movement, the idea that man has oppressed women up to now. And man has oppressed; it has been one of the greatest slaveries ever. No other class has been oppressed as much as women. Now the revolt, the reaction. There are organizations of Western women which promote lesbianism, homosexuality - get out of all relationships with men. Forget loving the enemy. Man is the enemy; get out of all relationships with men. It is better to love a woman; a woman loves a woman.
Women are getting more and more aggressive. Man is getting more and more afraid of getting into relationship.
These situations are creating homosexuality, but it is a perversion. If you are in it, I don't condemn you. I simply say get deeper into your feelings, meditate more, and by and by you will see that your homosexuality is turning into heterosexuality. If you are masturbatory, I would like you to become homosexuals; that is better. If you are homosexuals, I would like you to become heterosexuals; that is better. rf you are already heterosexual, I would like you to become celibates; that is better. But go on.
I don't condemn anything.
The questioner says, "... homosexuality did and does exist in the world." Right.
Tuberculosis also did exist and exists, cancer also, but that is no reason for it. A really better world will become more and more heterosexual.Why? Because men and women, or yin and yang, when they meet, the circle becomes complete, as negative electricity and positive electricity meet and the circle becomes complete.When a man meets man, it is negative electricity meeting negative, or positive electricity meeting positive. It will not create the inner energy circle. It will leave you incomplete. It will never be fulfilling. It can be convenient, mind. It can be convenient, but it can never be fulfilling, and fulfillment is the goal, not convenience.
Remember that if inside you are going to become asexual one day, the brahmacharya has to arise, the purest celibacy has to arise; then it is better to move on the natural way. It is my understanding that it is simpler for a heterosexual to go beyond sex than for a homosexual. Because one rung is missing, it will take more effort for a homosexual, and unnecessary effort.
But still I am not against anything. If you feel good, you have to decide it. I don't call it a sin, and I am not saying that if you are homosexuals you are going to be thrown into hell.
All nonsense. If you are homosexual you will miss something, the feeling when yin meets yang, the feeling where negative meets positive, night meets day. You will miss something. Not that you will be thrown in hell, but you will miss something of heaven in your life.
But still you have to decide. I am not giving you a commandment.
In fact the religious commandments have created the situation in which homosexuality was born for the first time. This you will be surprised to know, that religions are the cause of homosexuality in the world, because they insisted that men monks should live in one monastery, women nuns should live in another monastery, and they should not meet.
Buddhists, Jains, Christians, all forced thousands of men into one herd and thousands of women into another herd, and broke all the bridges between the two. They were the first breeding grounds of homosexuality. They have created the situation because love is such a deep desire that if you don't allow the natural outlet it becomes perverted. It finds ways and means somehow to express itself.
Haydi, Osho'dan bu kadar olsun. İsterseniz devamını getirebilirsiniz.
Bir diğer bahsetmek istediğim homoseksüellik hakkında yazılmış bir bilimsel araştırma kitabı: Anne ve Babalar İçin Homoseksüelliği Önleme Rehberi. Kendisi de bir psikolog olan Dr. Joseph Nicolosi tarafından yazılmıştır. Kitabı okumanızı tavsiye ederim. Hani hepimiz artık modern insanız ya, bu çağda artık gaylere karşı olmak neymiş falan, buyrun adam yazmış, anti-tezleriniz varsa dinlemeye talibim.
Kitap elbette bütün eşcinsellere yönelik yazılmamış. Kendisine terapiye gelen eşcinsellerin ortak sorunlarını toplayıp bunu kitap haline getirmiş. Mesela en önemli sorunlardan biri, erkekler için, ailede baba veya baba figürü eksikliği. Örneğin bir diğeri de çocuğun büyürken akranları ile olan sorunları. Bunlar çocukta ergenlikten sonra cinsel değişimine sebep olmuş/olurmuş. Bu kitaptaki çoğu sorunun kendi gay arkadaşlarımda da olduğunu gördüm. Bizzat ben de şahidim yani bu durumlara.
Tabii ki yazar kitabın bir yerlerinde mealen diyor ki bunlar sadece bazı insanların geçmişinde olan psikolojik sorunlarının cinsel gelişimine etkilerini anlatan yazılar. Bunları yok sayamayız, ciddi sorunlardır. Ama elbette ki yetişkin insanın kiminle cinsel ilişkiye girdiği bizi ilgilendirmez, o artık yetişkindir kendi kararlarını kendisi verir.
Bu olayı ben şöyle yorumluyorum: Mesela hemen hemen her insan karşı cins ile ilgilenirken eğer erkekse o karşıdaki kişide annesinin özelliklerini, eğer kadınsa karşıdaki kişide babasının özelliklerini arar. Psikanaliz'de konuşulan konulardan biridir bu. Hatta Osho'da insanların bu durumunu eleştirir. Çoğu insanın geçmişine takıldığını söyler ve o 'hayatınızın aşkı' aslında gerçekten sizin istediğiniz değil anne-babanızın tezahürüdür, der. Yani diyor ki sizin aslında aradığınız ve bulduğunuza kendinizi inandırdığınız 'The One' kişisi geçmişinizin sizinle oynadığı bir oyun.
Kendimde de bunu gözlemliyorum. Karşı cinste birini ararken hep bir şeylere takıntılı olarak etrafa bakıyorum. Farkındalık derken anlatmak istedikleri sanırım bu. İstekler, halihazırda olduğumuz kişiler hem biziz ama aslında biz değiliz. Kendimizi bilmemiz ve incelememiz lazım.
Buradan hareketle benim esmer kızlardan hoşlanmam bir hastalık olarak görülemez. Bu yüzden devlet benim esmer kızlarla evlenmemi yasaklayamaz. Ama benim bu esmer kız takıntım geçmişimda olan bir sorunum, belki annemin tezahürü, incelenmesi gereken vakıa. Aynı şekilde eşcinsellerin de belli başlı geçmişinde yaşadığı sorunlar var. Ama bunlar engellenmesi gereken, evliliklerin yasaklanması gereken sorunlar değil. Yani hukuksal anlamda bir sorun değil. Ama ciddiyetle incelenmesi gereken sorunlar olabilir ve bu incelemeleri her insanın kendisinin yapası gerekebilir.
Zaten benim eleştirdiğim husus da bu, eşcinsel evlilik falan değil. Eşcinsel insanlar kendilerini normalleştirmeye çalıştıkça bir çok insanın da hakkında girecekler. Tamam belki kendilerini iyice incelediler ve bir sorunlarının olmadığını gördüler ama henüz ergenliğe bu sorunlar yüzünden problemli başlayan bir çocuğa da 'Sen normalsin' derlerse o zaman belki gelecekte çocuğun tekamülünde bir soruna sebep olabilirler.
PR'ı bu yüzden çok tehlikeli buluyorum.
Üçüncü olarak sizlere Alev Alatlı'nın bir yazısını önerebilirim. Yazı Bilgi Üniversitesi'nde LGBTİ topluluğunun açılmasından bir kaç gün sonra yazılmış. Dileyen buyursun buradan okusun.
Hani derler ya erkeklik öyle doğulan bir şey değil olunan bir şeydir, diye. Meselenin özü bu. Dede Korkut hikayelerinde insana sonradan ad/at verilmesi gibi. Konuyu daha da açmak isterdim ama yoruldum artık, akşama dışarı çıkmadan zaman geçirmek için yazdığım bir yazıydı bu, çok uzadı. Ben sıkıldım, siz de sıkıldınız büyük ihtimalle.
Bu konuda kendi görüşümün özeti şu: Evliliğin ABD'de yasallaşması güzel PR oldu. Aslında hem güzel hem de tehlikeli. Güzel çünkü eşcinsellik büyük bir sorun değil, bırakınız evlensinler, yasa önünde eşit olsunlar. Tehlikeli çünkü bir çok insan yukarıda saydığım konuyu bilmeden Facebook profillerini çoktan gökkuşağı renklerine büründürdüler. Dikkatinizi çekerim ki psikolojik anlamda eşcinsellik hala üzerinde incelenmesi gereken bir vakıa.
Tabii şunu da unutmayalım: Hepimiz birer psikolojik vakıayız. İncelenmemiz gerekir. Hangimiz normaliz ki?
Ülkemizin son ozanlarından Sezen Aksu'nun dediği gibi: Masum değiliz hiç birimiz!
Modernizm'in getirileri insan hakları bakımından çok önemli. Ama moderniteye dikkat! Birileri bizlerle oyun oynuyor. Moderniz de o kadar da aptal olmadık diyebilmeliyiz. Kral hala çıplak!
Sosyal medya'da Amerikalı bir arkadaşımın paylaştığı şeyle bitireyim yazımı: "Now legalize being Black in America!" Öyle böyle değil, bir başka ciddi konu da bu zenciler. Mesela son altı günde beş adet siyahilerin kilisesi yakıldı ABD'de.
Son olarak Instagram hesabıma da koyduğum Osho yazısını buraya koyayım. Vallahi son bu:
SO HOMOSEXUALITY IS NOT A PROBLEM. We should start looking at real problems, and should not be concerned about unreal problems. There are real problems to be solved. And this is a trick of human mind: to create unreal problems so that you become occupied with them while real problems go on growing. And this is an old strategy: politicians, priests, so-called religious leaders go on giving you pseudo-problems to solve, so that you become occupied with the pseudo.
"Artık bir işte çalışmaya hazırım, hem kafa hem de enerji olarak" diyordum arkadaşlarıma. "Eski işimden kafam karışık olduğu için istifa etmiştim, bazı şeyleri düşünmem gerekiyordu, bazı taşların yerine oturması gerekiyordu, bazı insanları derinlemesine incelemem gerekiyordu. Yaşamam gereken hayatın kokusu beni kendine kendine çekiyordu, çok lezzetliydi, hala da öyle, çarpıcı, neden sonra bu tılsımlı koku beni bayılttı, darmaduman etti, herc ü merc içinde kaldım."
Dedim ya, kafamı toparlamam lazımdı, bir şeyleri incelemem lazımdı. Artık hazırdım!
Hemen karşımda oturan ve bir kaç gün önce Osho'nun "The Book of The Man" kitabını bitirdiğini coşkuyla belirten sevgili arkadaşım Y. benim de söylediğim ve hissettiğim bir şeyi söyledi: "Osho'yu okuduktan sonra bende bir boşvermişlik oluştu, neye inandıysam yıkıldı, hem kendime güvenim geldi hem de korktum."
Her Osho okuyanın başına gelen bir şey. Osho'yu bilen tanıdıklarıma bakıyordum da hepsi yıkılmış. Yıkılmak, evet, ama ihtişamlı bir yıkılmak!
Böyle bir yıkılmak görülmemiştir.
Ya da yıkanmak mı deseydim? Çünkü Osho böyle diyor: "I am a brainwasher!"
Soruyu ve cevabı okumak isterseniz buraya tıklayın
Daha çok şey yazacaktım ama konu bölünsün istemedim, böyle güzel gözüktü gözüme, fazlalığa gerek yok. Neyse ben susayım Mercan Dede konuşsun: Nar-ı Cem. Geçen gün Yoga yaparken Mercan Dede'nin Nar albümü çaldı, uzun zamandır dinlememiştim, tekrar bağımlılık yaptı. Size de yapsın diye paylaşıyorum.
Dinler Tarihi, Din Felsefesi, İslam Bilimleri gibi yüksek lisans bölümlerine viski içerek başvuru yapmam sizce kaç puan?
TRT'nin bayılarak izlediğim dizisi Diriliş Ertuğrul'u evde izlerken yabancı ev arkadaşlarımın da bana katılması kaç puan? Amerikalı muhafazakar arkadaşım "Bu haçlıları niye öldürüyolar?" diye sorunca "Eee, haçlılar işte, bütün kötülüklerin anası, ortamın içine sıçmışlar" tarzı cevap vermekten korkup "O kötü bir haçlıydı, sadece müslümanlara değil, kendi dinindeki insanlara da kötülük yapıyordu." diyerek soruyu geçiştirmem kaç puan sizce?
Yukarıdaki cümleyi toparlayamamam kaç puan eder peki?
Düğünü olan arkadaşımın ricası üzerine düğüne gelen konukları elimdeki liste ile karşılayıp masalarını göstermem ve yaşlı bir çifti olmaları gereken masadan farklı bir yere oturtmam ve sonunda ufak çaplı bir yer krizine sebep olmam kaç puan? Gerçi suç benim değildi, düzenleyen kişi masaları eksik hazırlamış, yaşlı çiftin yeri yoktu, ben de boş gördüğüm bir yere oturabileceklerini söyledim, sanki konsepten falan haberim varmış gibi, ama ne yapsaydım yaşlı başlı insanlar ayakta mı kalacaklardı? Düğündeki gençler yer vermediler gerçi! Çok ayıp!
Aynı zamanda, bu arkadaşımın düğünü seçimden bir gün önce olduğu için subliminal mesaj vermek amacıyla düğüne üzerinde Atatürk resmi olan kravatla gitmem kaç puan ediyor?
Şu aralar dizilerde oynayan ünlü bir tanıdığımın doğumgününde dans ederken kızı düşürmem kaç puan harbiden? Aslında suç pek benim değildi, kafam güzeldi. Bir ara benim çok sevdiğim İspanyolca bir müzik çaldı mekanda, ben ise dedim ya kafam güzel, şarkıyı söylemeye başladım, kız zaten etrafımdaydı, yanıma bir sevinçle gelerek "Aaa! Sen bu şarkıyı biliyor musun?" dedi ve hemen ellerimden tutarak dans etmeye başladı. Ben de bugüne bugün üç sene latin dansları kursuna gitmiş biriyim, az çok bilirim bu dansları ama o partide nasıl olduysa kızı döndürürken tutamadım düştü, kız da sarhoşmuş gerçi. O günden sonra da pek konuşmadık.
Dans dedim de aklıma geldi. Almanya'da Erasmus'tayken Kolombiyalı bir öğrenci grubu oraları ziyarete gelmişti. O Alman okulun Erasmus koordinatörü de beni aradı haber verdi, "işte Kolombiyalılar burada, yemek yiyip dans edeceğiz, istersen sen de gel, eğlenceli olur" falan dedi. Ben de kaçırır mıyım, atla gittim. Yani at gibi gittim. Neyse, yemek yedikten sonra oraların Latin müzik çalan bir mekanına gittik. İçimden dedim: "Burası benim mekanım, o kadar kursa gittik, haydi yavrum göster kendini" Kendimi gaza getiriyorum çünkü ortamda güzel Kolombiyalı kızlar da var. Biri hatta çok tatlı ve bayağı muhabbeti ilerlettim onunla. Kafalar daha iyi oldukça bana bir güven geldi, dedim artık dans edebilirim, kendi latin figürlerimi gösterebilirim. Yahuu, bir farkında vardım ki oradaki herkes harika ama harikulade dans ediyor. Erkeklerin bile götü süper estetik biçimde oynuyor falan. (Evet, göte dikkat ederim!) Eğer o an orada oynasaydım büyük ihtimalle nöbet geçiren insan gibi görünecektim, haliyle vazgeçtim. Benim için Giresun Karşılaması ne ise o Kolombiyalılar için latin dansı o demekti çünkü. O şirin kız da 'Hani oynayacaktın' falan diyor, dedim 'Yaa ben bilmiyorum ki, hiç kursuna gitmedim, bilemem nasıl olacağım' Yalan söyleyip duruyorum. Halbuki iyi oynarım aslında ama onların yanında utandım işte. Mesela bir ara, Taksim'de idi sanırım, bir partide gözüme kestirdiğim biriyle dans etmiştim, insanlar kenara çekilmiş, etrafımızda halka oluşturmuşlardı bizi izlemek için, hani filmlerde olur ya o biçim. Neyse, o gün kıza 'Ben dans etmeyi bilmem ki, hiç etmedim' falan deyince o sağ olsun, 'Ben sana öğretirim' dedi. Öğretti de... Cıks!
Bir kaç alakasız olay daha anlatacaktım ama vazgeçtim, konu dağıldı zaten.
Bu kadar saçma bir konuyu dağıtabilmeme kaç puan?
Seçim günü, malumunuz, içki satışının yasak olmasıyla garip duygulara bürünen arkadaşımın Twitter'da içki satan mekan araması kaç puan? Bir bira uğruna o mekanı bulup da insanların seçim sonuçlarını heyecanla beklediği o saçma saatte hep beraber bira içmemiz kaç puan sahiden?
O değil de, nüfusunun yüzde altmışının salak olduğu bir ülkenin 13 sene sonra hala salak olması kaç puan?
Heroes del Silencio - Entre Dos Tierras dinledim yazıyı yazarken
Hani derler ya 'bu aralar sığındığım ruhlar şunlardır' falan diye, ben de bazı bazı düşünürüm bu sığındığım ruhları. Mesela bir şarkıyı o günlerde mütemadiyen dinliyorsam anlarım ki o günlerde sığındığım şarkılar onlardır. Veyahut bazen bir çeşit modda olurum ve o günlerde sadece belli bir tür fimleri izlerim; demek ki o anlarda da sığındığım filmler o tür filmler olur, sonradan farkına varırım.
Getiğimiz aylarda gönüllü oynadığımız Yunan tiyatrosunda prova öncesi öyle gelişigüzel sohbet ederken muhabbet konusu Osho'ya gelmişti. Benim böyle tasavvuf, mistik, ezoterik ve meditatif alanlarla ilgilenmemin başlıca sebebinin Osho olduğunu söylemiştim. Hatta her gece yatmadan önce düzenli olarak Osho'nun kitaplarını okuduğumdan bahsetmiştim, bir nevi ninni niyetine. Orada M. şaşırmıştı: "Gerçekten mi? Her gece?" Yaptığımın biraz garip olduğunu o an anladım. Fakat ikinci bir şey daha anlamıştım, ilkinin hediyesi olarak: Osho benim her zaman sığındığım bir ruhtu. Mutsuzsam Osho'ya sığınırdım, şımarıksam yine ona, sarhoş olduğumda o ayılmamı sağlamıştı, ağladığım zamanlar yine Osho yardım etmişti bana, aşık olduğum zamanlarda da.
Sonra yine düşünürdüm, özellikle ılık yaz gecelerinde: 'Osho'dan başka sürekli sığındığım bir ruh var mıydı?' Elbette vardı! Dolusuna bereket! Bunların bir kısmı bana kalsın, bir kısmını ise sizle paylaşayım.
Örneğin, Sezen Aksu sürekli sığındığım ruhlar arasına ilk ona girer. Hakeza Eddie Vedder da. Hermann Hesse'nin Siddhartha'sı ve Kazancakis'in Zorba'sı da. Alev Alatlı külliyatına bol bol sığınırım. Sakız reçeline de, esmer kızlara da. Attila İlhan şiirlerine, Selim İleri öykülerine de.
Aşağıdaki videolara da bazı bazı sığınmadığımı söylesem yalan söylemiş olurum. Biri Osho'dan, diğeri Alev Alatlı'dan. İzlemediyseniz bunları ayıp lan size!
Osho: Yes, We Celebrate Death Too
Alev Alatlı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü Konuşması
Eddie Vedder ve Johnny Depp - Society (Hadi bu da ödül olsun!)
Kapitalizm çok basit bir şey, demişti yaşlı bir bilgenin biri: "Ne istiyorsun? Hemen hazırlayalım, paketleyelim, satalım." Bu kadar basit!
Gerçekten öyle. Mesela,
Eskinin boyama kitabı şimdi oldu 'Mandala' kitapları! Çocukken pastel boya ile tavşan, ördek falan boyardık; şimdi büyüdük, olgunlaştık, ruhumuzu doyurmak için yine aynı pastel boyalar ile Mandala'ları boyamamızı istiyorlar. Koca kadim Mandala'lar ayağa düştü.
Eskinin mürşitleri, alimleri oldu şimdinin 'Yaşam Koç'ları! Epey önce bir sorunu için dua almaya edebiyle giden bizler bu modernist çağda edepsiz bir şekilde parasıyla 'yaşam koç'ları tutuyoruz. Tutulacak başka bir dal kalmadığından olsa gerek.
Bu modern çağda astrolog olmak istersen gidiyorsun Caddebostan'daki bir okula iki sene içinde muntazam bir astrolog olarak çıkıyorsun. Sonra? Gelsin paralar...
"Bütün dinler çağ dışı kalmış, ne yapmak lazım?" diyor ve Yogi olmaya karar veriyor artık bu devirde sarışın, ince belli, harikulade kızlar. Gidiyorlar Fenerbahçe'deki kursa üç sene içinde 'üstad' olarak çıkıyorlar. Lastik gibi bir o tarafa esniyorlar, utanmıyorlar, bir de öbür tarafa esniyorlar. Hindistan'daki asıl yogilerden bi-haberler; yoga felsefesini belki de hiç duymamışlar.
Peki Tantrik seks partneri arayanlara ne demeli? Onlar da tüketim çılgınlığına kapılmış gidiyorlar. Çünkü bu modernist çağda terimler değişti. Eskinin 'fuckbuddy'sinin yerini 'tantric sex friend'leri aldı. Giriyorsun bir sosyal medya sitesine, var mı benimle sikişmek isteyen diyorsun. Meditasyon falan önemli değil, mühim olan kaç gol attığın elbette.
Yahu! Bu ülkede artık hemen hemen her üniversitede 'Tasavvuf Ana Bilim Dalı' departmanları var. "Tasavvuf üniversitelere girmeli!" diyen aydınların kastettikleri bunlar olmasa gerek.
"Garip olan ne biliyor musunuz?" demişti yaşlı bir bilgenin biri. "Garip olan gerçek sufilerin susması. Onlar susuyorlar; diğerleri konuşuyor, dedikodusunu yapıyor. Gerçi, konuşanlar susanların borazanı ama, o başka bir konu!"
Artık herkes oyuncu, herkes yazar, herkes siyasetçi, herkes futbolcu. Herkes yoga üstadı, herkes mürşit, herkes master, herkes şifacı, herkes eksantrik, herkes modern, herkes sufi, herkes sporcu, herkes filozof. Bütün iş artık 'title'ların değişmesiyle bitiyor.
Cemal Süreya'nın şiiri gibi:
Bütün mimarlar yüksek, mühendisler de Bir sen kaldın alçak mimar ey Sinan Usta!
Cecilia Bartoli - Ombra Mai Fu
(Handel'in Serse operasının başlangıç aryası, resmen ağaçlar üzerinde gezen esintiyi hissediyorsun, değil mi?)
Malum, blogumu bir nevi günlük gibi tutacaktım; her gün olmasa bile kendimle alakalı güncel haberleri sık sık verecektim. Çünkü blogumu arama sitelerine kapatmıştım ve uzuuun bir zamandır da hiçbir sosyal medya aracılığıyla paylaşmıyordum.
Sadece bilenlere, tanıdıklara, dostlara, canlara ve yoldan sapıp da burayı bulmuşlara özel bu blog.
Beni tanıyanlar zaten az çok ne halde olduğumu biliyorlar ya; o yüzden buraya bir şey yazmışım, yazmamışım pek mühim değil.
Bilmeyenler için söylüyorum: Son haftalarda halim eski Hint Başbakanı Morarji Desai gibi sidiğini sağlık için içenlerden hallice. Nasıl mı? İyice boktan bir durumdayım.
Ama alıştım! Derler ya bir özelliğe alışmak isterseniz onu 21 gün deneyin, yapın diye. Mesela, 21 gün erken kalkan biri için erken kalkmak bir alışkanlığa dönüşürmüş. Bende de öyle oldu. 21 gündür zihnimin boklarıyla yüzüyorum. Kadıköy sahili gibi kokmuşum, İzmir Karşıyaka sahili gibi kahverengiyim. Giresun'da löngözde yüzüyormuşum da birden bir girdaba girmiş ve Batlama deresinin kokan kısımlarına yüzerken denk gelmiş gibiyim.
Şu an ise birazcık sarhoşum. Yarın erken kalkacağımdan ama uykum gelmediğinden bir ninni misali klavye tıkırtıları sayesinde uykuya dalabileceğimi hayal ediyorum, bloguma yazıyorum.
Konu madem boktan şeylerden açıldı, o halde dedim ki sizlere geçen gün arkadaşlarla konuştuğumuz konuyu yazayım:
Sıçma Özgürlüğü!
Hele de seçimler bu kadar çok yaklamış iken! Epey mühim bir konu!
Özgürlüklerden bahsedersek; daha dün, Liberal Demokrat Partisi Bonzai'den kurtulmak için Marijuana'yı yasallaştırmamız gerektiğini söyledi. Elbette bunlar reklam kokan hareketler ama - sarhoş olduğumdan konuyu toparlayamayacağım kusura bakmayın- en özgür düşünceli parti şu günlerde LDP'dir.
LPG gibi oldu. Hayır, kaç para ulan bir flüt?
Özgürlük ile ilgili her şeyi hallettik diyelim: Gazeteciler, 301'den yargılananlar, eşcinseller, başörtülüler, Kürtler, Lazlar, asker kaçakları, veganlar, vagonlar... Bütün bunların sonunda LDP dahil kimsenin çıtının çıkamayacağı, kimsenin aklına gelmeyecek bir problem ortada kalıyor: Sıçma Özgürlüğü!
Freud'un harikulade bir eseri var bildiğiniz gibi: Uygarlığın Huzursuzluğu. Medeniyetin gelişmesi yani şehirlerin gelişmesiyle veya uygarlaşma sonucu ile bireylerde olan realiteden kopuşu tekrar nasıl realiteye sokarız düşüncesiyle oluşturulmuş fevkalade fikirler.
Psikoloji, felsefe okuyanlar bilir, ben detaylandıramayacağım. Sadece küçük ama küçük olduğu kadar da ukala bir fikir beyan etmek istiyorum. Modernizm kölesi olmuş ve uygarlaşma eşiğindeki insanların problemlerinin en önemlisi şehirde rahat rahat sıçamamanın verdiği üzüntülerdir.
Bir şeyi sıçamamak insanı rahatsız eder. İnsan sıçtıkça rahatlar, düşünceleri hizaya gelir, kaprislerden kurtulur, stresten azad olur.
İşte, tam da bu yüzdendir ki bir insanın aklına en iyi fikirler tuvalette gelir. Çünkü o an öyle bir enerji boşaltımı olur ki yerine yepyeni, taze, daha verimli, bereketli bir enerji gelir.
O yüzden çok mastürbasyon yapmamak lazımdır ama bu başka bir yazının konusu. Haydi yine Osho'ya bağlayacaktım konuyu, kurtuldunuz.
Şehir yaşamında sıçma özgürlüğü yoktur. Yani bir beşer gidip başka bir beşerin özel mülküne sıçarsa ayıp eder ve yasal olarak suçtur: Özel mülke tecavüz. Buna karşın, kamusal alana sıçmak da kimi ülkelerde suçtur.
O zaman şu haklı soru ortaya çıkıyor: Nereye sıçacak bu adamlar?
Uygarlaşmanın sıçma hakkındaki vardığı kararlardan biri de mesela köpeklerin parklarda rahat sıçabilmesi için sahiplerinin ellerinde bok poşeti gezdirmeleri gerekmesidir.
Böyle söylüyoruz da köpekler kediler sıçtıkları yeri temizliyorlar, bizler pis yaratıklarız, sezgilerimizi kaybetmişiz, sıçamıyoruz. Uygarlaşmanın gerektirdiği kurallar hayvanlara değil bize.
Lakin, benim bahsetmek istediğim sıçma özgürlükleri sadece bunlarla sınırlı değil.
Mesela, ben bir ara Alamanyalardayken arkadaşlarla bir otele gitmiştik. Orada çok muhabettim olmayan bir İspanyol kız grubu da var. Bende de orta seviye İspanyolca olunca onlarla konuşmaya çalışıyorum, içlerinden biri de gayet hermosa bir chica. Kızdan biraz hoşlandım yani. Neyse, akşama bir yerlere gidilecek, ben ise gitmeden önce rahat bir sıçayım ki gece başka başka yerlere gidersek cool cool takılırım dediydim. Bu arada otel dediğim de öğrenci hosteli aslında, her katta bir tuvaleti olanlardan. Bütün bu ulvi düşüncelerle tuvalete girdim, rahat rahat sıçacak, bütün kötü enerjileri üstümden atacaktım. Kapıyı kapattım, klozeti ıslak mendille güzelce sildim, yüzümde pezevenkçe bir gülümseme ile oturdum. Bir de ne göreyim? Tuvaletin kapısı yere tam değmiyor. Hani böyle okul tuvaletlerinde olur ya kapının alt kısmı olmaz, tuvalette sıçan insanların ayakkabılarına eğildiğin zaman bakabilirsin, o hesap yani. Tabii benim o an düşündüğüm şey ayakkabılarıma birinin bakabileceği degil, direkt hostelin holüne açılan kapıdan odalara yayılabilecek seslerdi. Yani, şiddetli osursan holdeki kişi duyacak. Bütün bütün sıçsan herkese rezil olacaksın falan. Beni aldı böyle boktan düşünceler. İstediğim gibi sıçamıyorum, çünkü rahat değilim. Böyle minik minik, kibar kibar sıçmaya çalışıyorum ki port pooort pooooort sesleri yerine pıt pıt diye sesler gelsin. Biraz başarıyorum ama mutlu değilim. O sıçabilmenin verdiği huzur yok, yapay bir şeyler var etrafta. Derken o İspanyol kız grubu hole çıkmasın mı? Tuvaletin kapısının biraz çaprazında toplaştılar, öyle bekliyorlar, bir şeyler konuşuyorlar. Hayır, İspanyolcam var ama sıçamadığım için o kadar mutsuzum ki söylediklerini anlayacak gücüm kalmamış. Kızlar tuvaletin önünde durdukları için bu sefer hiç sıçamıyorum. Bağırmak istiyorum, sesim çıkmıyor; sesim çıksa, patlasam büyük sıçacağımdan korkuyorum. Osuramıyorum, sıçamıyorum, daha fazla dayanamadım, orada bayılmışım. Sabah kendimi hastanede buldum....
Değil tabii... Kızlar gitti mekana bizden önce, ben çok rahat olmasam da iyice sıçtım ama bir daha o kızların yüzüne bakamadım. Sanki çok ayıp bir suç işlemişim gibi.
Şimdi... Bu sıçma özgürlüğümüzü, etrafta rahatça osurma özgürlüğümüzü elimizden alan kim? Kültür? Devlet? Özel sektör? Ahlak? Uygarlık? Kapitalizm?
Cevabı ben bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa eğer o da artık isyanın başlamış olduğudur. Hastaneye sıçan teyze, metrobüse sıçan kişi, kimse o artık, bir kıvılcım başlattılar.
Hayli boktan bir yazı oldu, kabul ediyorum ama kişisel gelişim uzmanı gibi bitireyim yazıyı:
Boşaltım iyidir. Sadece yediğimiz besinleri boşaltıp rahatlamak değil; kafamızda bizleri rahatsız eden bütün düşünlerden kendimizi boşaltarak arındırmalıyız.
Şu da bilimsel bir gerçek: Rahat sıçamayan insanları gözlemleyiniz. Onlar biriktirmeyi seven, paylaşmaktan rahatsızlık duyan hırslı ve cimri insanlardır.
Osho da böyle diyor: Cimri insanlar rahat tuvalete gidemezler.,
Boklarını bile vermek istemezler diyor yani. "I don't give a shit!"
Özetle: Sıçamayan insan olmayın!
Nina Zilli - L'Amore E' Femmina dinledim. Hatta Eurovision yarışmasında birinci olması için puan bile göndermiştim. Olmadı, sağlık olsun.
Özcan Deniz'in Hint müziği esintileri eşliğinde Coca-Cola reklamına çıktığı şu günlerde, Cem Yılmaz'ın yeni filminde yine bol bol Pepsi içileceğinin aşikar olduğu bu günlerde, Tayyip Erdoğan'ın elindeki Kuran ile miting sahnesine çıkması çok garip karşılanmamalı bence. Bunların hepsi PR çalışmaları. Çok takılmayalım, gülelim. Herkes yapması gerektiğini yapıyor, güzel şeyler bunlar!
Gezi Parkı eylemlerine katılmadım, hiç bir 1 Mayıs eylemlerine de katılmamıştım. Halbuki üniversite zamanımda bayağı bir eyleme katıldım. Sanırım Gezi zamanları benim eylemlerden bıktığım aylara denk geldiğinden pek bir heves göstermemiştim.
Daha önce katıldığım eylemlerin bir sonuca ulaşmayacağını bildiğim gibi Gezi eylemleri halihazırda sürerken de mutlu sona doğru adım atılmayacağını biliyordum veyahut tahmin ediyordum diyeyim.
'An gelir paldır küldür yıkılır bulutlar' misali siyasetten çıkarsama yaparak büyük insanlık için aradığım umutlar tıpkı nam-ı diğer Kaptan'ın söylediği gibi paldır küldür yıkılmıştı. Bulutlar ve umutlar... Aynı şey.
Güncel komik siyaset bir kenarda dursun, ben Osho'nun söylediklerine kulak vereyim, dedim. Osho eylemleri çok seviyor mesela. O kadar çok seviyor ki her grubun, her partinin, her ideolojinin eylemlerine katılıyor; hiçbirini kaçırmıyor. "Yahu kardeşim ne biçim adamsın, görüşün nedir anlayalım" denildiğinde ise cevap veriyor: "Ben sizin düşüncelerinizi savunmak için eylemlere katılıp bağırmıyorum. Ben bağırmayı, şarkı söylemeyi, dans etmeyi sevdiğim için her eyleme katılıyorum."
Bağırmak, garip garip hareketler yapmak için eylemlerden daha güzel yer var mı?
Mesela, ben de Taksim'de katıldığım eylemlere siyasi bir amaç uğrundan ziyade İstiklal Caddesi gezisi için gidiyordum. Normalde caddede bir yerlere, cafelere, barlara, arkadaşlarla buluşmaya hızlı hızlı gittiğim için hiç etrafa bakamıyordum; hele de o kalabalıkta! Fakat eylem zamanı öyle mi? Yavaş yavaş, kimseye çarpma korkusu yaşamadan, hatta istediğin tonda bağırarak, civardaki eski binaları derinlemesine inceleyerek gezmek inanılmaz bir orgazm yaşatıyordu.
Neyse, diyorum ki hayatta elbette siyasi bir duruşum oldu; ölmedik, hala da amatör siyaseti yapıyoruz. Ama hiç bir zaman bir ideoloji için harbiden çıkıp bağırmadım etrafta, eylem yapmadım, herhangi bir sav iddia etmedim. Hayat görüşüm böyle. Sanırım çocukluğumdan beri herhangi bir takım tutmamam da aynı sebepten.
Bu arada ha çıkıp Taksim'de ideoloji için bağırmışşın ha gidip Saraçoğlu'na takımın için bağırmışsın. Elde var sıfır! Tabii ki insanlar bu sayede deşarj olmuş bir şekilde çıkıyorlar aktivitelerinden, o da işin hediyesi oluyor.
Hay aq! Bu kadar yazıyı niye yazdım şimdi? Konu nereye geldi yahu?
Yazıyı yazma amacım şuydu:
Bugün sevgili G.'ye 1 Mayıs'ta Kadıköy'e gelmesini, Taksim'den daha az tehlikeli olacağını lafın gelişi söyledim. Herkesin bildiği bir şey. O da bu sene çıkmayacağını, geçen senelerde çok yorulduğunu, evin önünde kendince eylem yapacağını söyledi.
Şimdi anlatacağım fikir ondan geliyor yani: Evin Önünde Eylem Planı
Herkes kendi evinin önünü süpürse memleket tertemiz olur deriz ya aynı mantık. Herkes kendi evinin önünde eylem yaparsa, bir farkındalık yaratırsa oh mis gibi bir memleketimiz olur.
Yani, evde cafelerde arkadaşlarımız arasında yaptığımız muhabbeti apartman kapısının önüne taşıyalım diyorum. Hem bir yerlere gitmemiz gerekmez, hem polis gerekmez, hem de apartmanda yaşayanlar birbirini daha iyi tanımış olur.
Fena mı olur? Bulunduğunuz muhite göre artık siz çay içersiniz mesela, biz de kapıda bira içeriz, takılırız.
Eylemlerinizi apartman kapısı önünde yapın, hatta hologram olarak yapın, daha tayyib olur.
Bu gün, çok şükür, hava pek ısındı; ceketim beni terletti, sinekler azıtıp saldırmaya başladı, bahar yelinin buram buram kokusu daha da lezzetlendi.
Son zamanlarda okuduğum kitap Kazancakis'in Zorba'sı. Yaz yaklaştıkça bende bir Yunan havası, ne bileyim, mavi ve beyaz renkleri, ayet gibi apaçık görünen Samanyolu, Ege yeşillikleri, Fesleğen kokuları kendini hissettirmeye başlıyor. Geçtiğimiz ay minicik bir rolüm olsa da gönüllü olarak oynadığım ilk Yunan tragedyalarından Euripides'in Bakhalar'ı bu "Yaz'ın" Ege masmavisi geçeceğinin bir kanıtı. Haydi inşallah...
İşte size Zorba'nın ağzından ilkbahar hakkında sözler:
"Hava değişti, yarın keşişleme var!" dedi. "Ağaçlarla birlikte, kızların göğüsleri kabaracak, bluzlarına sığmayacak... Şeytan icadıdır, namussuz ilkbahar'" "Bu dünyada iyi olan ne varsa, hepsi Şeytan'ın icadıdır. Güzel kadın, ilkbahar, şarap... Bunları Şeytan icat etti; Tanrı da keşişleri, oruçları, adaçayını ve çirkin kadınları yarattı. Yok olasıcalar!" "İlkbaharda Şeytan egemendir. Kuşaklar laçka olur, bluzların düğmeleri açılır, kocakarılar iç çeker..."
Ne yalan söyleyeyim, son haftalarda bir acayip bahar yorgunluğu kabus gibi üzerime çökmüştü. Bir şeylerin doğum sancıları olduğunun farkındaydım bu çöküşlerin. Çok şükür ki artçı sarsıntılar pek olmadı da zamanla eski mabetleri yine yeni yeniden kurabildik.
Ne diyelim? Allah herkesi Zorba etsin! Yok, böyle deyince yanlış anlaşılmalara sebebiyet verebiliriz. O halde Allah herkesi Aleksi Zorba etsin diyelim. Osho'nun deyişiyle bir de üstüne Buddha'yı ekleyelim; çift kanatlı kuş olsun!
Güneşin peşinden gitme diyorum çok uzaklara
Henüz kokmamış ıhlamurun arkasına
Oralarda yabancı bir şarkı çalınır
Süslü küçük yağmurlar saçlarını kandırır
Üzülürsün, sevindiğine.
Nisan da üşütürmüş insanları
Sen güneşin peşinden giden kadın
Sardunyaları suladın mı?
Zordur bir şairi kendine aşık etmek.
Gözleri karanlık, kaşları seher.
Karadeniz'de dalga olmak lazım,
Ege'de tuz.
Zordur bir şairi kendine aşık etmek.
Gözleri karanlık, kaşları gece
Kız Kulesi'nde erkek olmak gerekir.
Efes'te Musa,
Barlar Sokağı'nda şarap,
Zeytin tohumunda incir,
Yedi nefste Zorba,
Gazze'de bir zürafa,
Çay bardağında rakı,
Endülüs'te raks,
Kendinle seks,
Cennet'te ateş,
Cehennem'de Meryem.
Zordur bir şaire aşık olmak.
Gözleri karanlık, kaşları hilal.
Bazen arada derede kalmış, huysuzlanmış, depresyona girmiş, intihara ufaktan ufaktan meyil etmiş tanıdıklarıma beni böyle durumlarımda umutlandıran bir sözü söylüyorum: "Don't worry be happy!" Herkesin kendisini mutlu edecek anıları, sözleri, şarkıları vardır. Benimkisi ise uzun zamandır işte bu muhteşem söz: "Don't worry be happy"
Bu sözü herkes o meşhur şarkı dolayısıyla bilir. Söyleyen hakkında çeşitli yanılgılar olsa da iyi insanlar bilir ki bu şarkı Bobby McFerrin'e aittir. Yorulmuş hayatımıza neşeli ve umursamaz ıslıkları ile bol bol eşlik eder.
Peki söz kimin? İşte bunu iyi insanlar değil güzel insanlar bilir. "Don't worry be happy" sözü sessiz mistik insanlardan olan Meher Baba'ya aittir. Gülüşü, bıyıkları, enerjisi ile tanrının bir avatarı olan Meher Baba Hintli bir bilgedir. 1969 yılında bedeni toprak altına girse de kendisi sözleri ve aydınlığı ile her zaman aramızdadır.
Hani derler ya ölen hayvan imiş insan ölmez diye; Meher Baba'nın öldüğünü kim söylemiş? O hala bizlere "Takılmayın, mutlu olun!" diye telkinde bulunup biz insan olmaya aday erlere emirler yağdırmaktadır.
Meher Baba'nın hayat hikayesi hakkında biraz farklı iddialar var. Fakat Meher Baba'nın hayatında belli noktalar oldukça aşikar.
Hayatı hakkında pek bilgiye sahip olunmayan ve genellikle belli bir ağacın altında saatlerce hatta günlerce oturan Müslüman mistik kadın Hazrat Babajan bir gün Meher Baba'yı yoldan geçerken çağırır ve alnından öper. Bu sırlı buse öyle bir güce sahiptir ki o zamanlar genç bir çocuk olan Meher Baba uzun bir müddet komada kalır. Komadan çıktığında artık aydınlanmış bir insan olan Meher Baba bir daha konuşmaz ama müridleri ile kendisine has olan bir işaret dili ve yine kendisine has olan özel bir alfabe tahtası ile iletişim kurar.
Osho bu gizemli öpücüğü Hazrat Babajan'ın enerjisinin en güçlü dışa vurumu olarak nitelendirir. Bazı insanların aydınlanması zamanla olur, der. Yavaş yavaş o aydınlanma enerjisi gün geçtikçe kişiyi ele geçirir ve sonunda öyle bir an gelir ki artık enerji, bir çember misali, kendisini tamamlamış ve kişi aydınlanmıştır. Veyahut o aydınlanma enerjisi Hazrat Babajan'dan Meher Baba'ya geçtiği gibi bir anda olur. Fakat bu enerjinin aniden birine verilmesi yıkıcıdır. İşte bu yüzden Meher Baba o enerjinin ağırlığı yüzünden kendisini kaybetmiştir ve komaya girmiştir. Komadan çıktığında ise o artık eski, bir önceki, kişi değildir.
Bunlar tabii ki Osho'nun cümlelerinin birebir tercümesi değil. Ben hatırladığım ve kendimde idrak ettiğim kadarını bu şekilde yazdım. İsteyen kısa bir araştırma ile tam sözleri bulabilir ve kendisi zevk edebilir.
Bu enerjiden bahsederken aklıma Kur'an-ı Kerim'in bir anda değil de zamanla peygambere inmesi geliyor. Hatta denir ya Kur'an bir defada indi ama zamanla açıldı diye. Öyle işte... Böyle büyük enerjinin bir defada inmesi normal insanlar için felaket olurdu, kaldıramazlardı. Vahiy enerjisi hakkında da buna benzer şeyler bahsedilir: Mesela peygamber devesinin üzerinde iken vahiy ona geldiğinde o enerjinin ağırlığıyla deve çökerdi, gibi.
Meher Baba iyi ki aydınlanmış ve bizlere harika hediyeler göndermiş alacakaranlık alemlerden. Bence bunun en güzeli "Don't worry be happy"
Sözün aslı ise tam olarak şöyle: "Do your best. Then, don't worry; be happy in my love. I will help you."
Peki Türk sıtayla Meher Baba kimdir, tahmin edebilir misiniz?
70'li yılların Oya Bora'sı olan Güzin ile Baha grubundaki Baha! Baha abimizin tatlılığını, enerjisini ve güzelim bıyıklarını Meher Baba'ya benzetmeyen ayıp eder. (Aşağıya resimlerini koydum.)
Güzin ile Baha'nın da bizlere adeta "Don't worry be happy" şarkısının verdiği mutluğu aynı şekilde veren, naklen dilimize pelesenk olan, bir hit şarkısı var: "Ateş Böceği!"
Evet evet, o bildiğimiz gecemizi aydınlatan, aşk bahçemizi süsleyen ve kovaladıkça kaçan ateşböceği!
Ben de yakın zamanda gönüllü olarak oynadığımız tiyatro oyununda Güzin abla ile tanışma şerefine eriştim. Onda da öyle bir enerji var ki onun o canlılığı, tatlılığı beni adeta gençliğimden utandırdı. Kendisini Giresun'dan tanıdığım tatlı mı tatlı ama cadı mı cadı R. ablama çok benzettiğimden ayrıca bir sempati duydum kendisine.
Kim bilir bu koca evrende bize bu huzur dolu, motive edici ve belki vicdanlarımızı rahatlatıcı hediyeleri veren nice nice sevdiklerimiz, sanatçılarımız, avatarlarımız oldu ve olacak.
Kim bilir? Baba bilir çünkü...
It's all in Baba's hands!
Meher Baba
Güzin ile Baha
Bu yazıyı yazarken bana eşlik eden parçalar tabii ki:
Bobby McFerrin - Don't Worry Be Happy
Meher Baba'nın sözleri ile hazırlanmış çok şirin bir parça
Güzin ile Baha - Gençlik Başımda Duman
Ayrıca bir buçuk saatlik uykuyla ayakta kalan ama hala uyumak bilmeyen bünyemi uyutmak için içtiğim Bourbon Whiskey'i yeni ev hediyesi olarak getiren sevgili K.'ya teşekkür ediyorum. Uyumak için blog yazdım ve bir şeyler içtim ya alacağın olsun ulan! Uyuyamıyorum!
Neyse Meher Baba bir yerlerden sesleniyor yine: "Don't worry be happy in my love!" Uyuruz elbet!
Buyrun size bir masal: Havanın biraz puslu olup insanın içini acıtan günlerinin birinde zavallı bir Havva zavallı bir Adem'e aşık olmuş. Havva'nın başka bir heves arkadaşı bu güzel haberi Adem'e Hermes'in rüzgarı gibi söyleyivermiş: "Havva sana çok bayılmış!" Ama Adem teşekkür etmiş ve Havva'dan çok hoşlanmadığını belirtmiş. Tabii ki bu hem Havva'yı hem de Havva'nın hevesli arkadaşını epey şaşırtmış. Daha sonra bu olay üzerinden iki hafta geçtiğinde Havva'nın pek hevesli arkadaşı Adem'e Havva'nın yeni bir kişiye aşık olduğunu söylemiş. Adem ise çok düşünmeden yapıştırmış cevabı: "Eee? Sen bana Havva'nın aşık olduğunu söylemiştin, meğersem o sadece seks istiyormuş!"
Buyrun size bir fıkra: Yıllardır Sunay Akın Kız Kulesi'ne Şiir Cumhuriyeti desin dursun. Kız Kulesi Sunay Akın'a küsmüş olacak ki başkalarının kollarına çoktan girivermiş. 2015 yılı Uluslararası Üsküdar Şiir Festivali'nin ilk yılı oldu. Açılışını da Kız Kulesi'nde yaptılar. Ummadıkları ideoloji sahiplerinden böyle bir festivali görmek ve Kız Kulesi'ni onlara kaptırmak bazılarının zorunda gitmiş duyduğuma göre. Varsın üzülsünler, Kız Kulesi artık şiirler anılmaktan epey mutlu.
Buyrun size bir teşhis: Beşiktaş'ta şirin mi şirin bir barda sevgili E. ile oturuyorduk. E. öyle güzel şeylerden bahsetti ki dedim 'ben bunları bloga bir ara koymalıyım!' Mesela onlardan biri: İnsanın yaşı biraz geçkinken (yani maaaaalesef bizler, hepimiz) evlilik için etrafa kafasında binbir şart ve düşünceler ile bakınıyor. Yok boyu şöyle olsun, yok konuşması böyle olsun, yok şu bölümden mezun olsun, yok yok yok... Haliyle elimizde de yoktan başka bir şey kalmıyor böyle mızmızlanınca ama konumuz bu değil, neyse. Hatasız dost arayan dostsuz kalır derler de neyse bayramlık ağzımı açmayacağım şimdi. Lakin sevgili E.'nin iddia ettiği bir şey var. İnsan gençken bu kadar şartı, maddeyi bilmiyor; henüz tecrübesi yok çünkü, o şartları gerektirecek koşulları daha yaşamamış. Haliyle karşı cinse belli bir içgüdü ile yaklaşıyor ve o içgüdü ona doğru insanı bulması için yardım ediyor. O içgüdünün içeriği ne peki? İşte insanın yıllar sonra tecrübe edeceği yaşantısından elde ettiği o şartlar, maddeler, ıvır zıvırlar.
Buyrun bu da bonus: Yukarıda Adem ile Havva'dan bir anekdot anlatınca aklıma Osho'nun Adem elması hakkında söylediği bir şey geldi. Tabii ki koca bir sohbetten cımbızlama olacak ama yine de manalı kalıyor.
Adem elmayı yedi ama yutamadı, elma boğazına takıldı. Çünkü Adem ikiliğe düşmüş gibi hissediyordu. Onun bir parçası elmayı yutmak ve elmanın niteliğini keşfetmek istiyordu ama diğer bir yarısı ise bundan korkuyordu. Adem kararsızlığa düştü ve elma orada takıldı kaldı. Bu yüzden asla ama asla yeni Adem elmaları yaratmayın. Yapacağınız şeyleri tamamen yapın, böylece onu yutup rahatlıkla hazmedebilirsiniz.
İkilikte kalmayın diyor yani, kararsız olmayın. Bu bana bizim trafik ışıklarında yazan uyarıları anımsatıyor. Hani, kırmızıda durunuz ama karşıya geçmeye başladıysanız eğer geçişi tamamlayınız gibi. 'Kırmızı yanıyor ama sen salakmışsın, karşıya geçmeye başlamışsın, bari kararsız kalıp yolun ortasında durma, kazaya kurban gidersin Allah korusun, yolun ortasındaysan geç karşıya da bitsin bu muhabbet daha fazla uzamasın!' der gibi.
Hatta Osho şunu da diyor: "They say: Think twice before you jump. I say: Jump first and then think as much as you want."
Son senelerimde çok garip bir insan grubu tanıdım. Bunlar belirli bir topluluğa üye değildiler, bazıları aynı şehirde bile değildi hatta, çoğu birbirini tanımıyordu bile, ama pek mühim bir niyeti kalplerinde taşıyorlardı.
Onlar çağın gerektirdiği işleri yapıyorlardı, çağın getirdiği işlerde çalışıyorlardı. Kimi büyük bir ayakkabı zincirinde çalışan bir elemandı, kimi sigorta şirketinde çalışıyordu, kimi bir firmada satış görevlisiydi, kimisi eczacıydı, kimisi saat ustasıydı, kimisi kimya öğretmeniydi, kimisi akademisyendi, kiminin lokantası vardı, kimi tiyatrocuydu, oyuncuydu.
Normal insanlardan birileri: Otobüste, sokakta, barda, camide gördüğümüz insanlar. Umutları olan, hastalanan, aşık olan, sinirlenen, çoluğa çocuğa karışan tipler, başka başka siyasi düşünceleri olan tipler.
Ben bu tür insan grubuna "Güzel İnsanlar" adını taktım. Bazen bu gruptan birisi hakkında bahsedeceksem 'o güzel insanlardan biri yaa' diyorum. Çünkü hepsi sanata, felsefeye ve tasavvufa aşık insanlar; kendi hay huylarının dışında, zaman bulduklarında, sanat ve felsefe yapan insanlar. Bunlardan kimileri gerçekten sanat yapıyor kimileri ise sanatını yeni yeni icra etmeye çalışıyor.
En azından sanat, felsefe ve tasavvuf için uğraşıyor.
Büyük bir yangını ağzındaki su ile söndürmeye çalışan karıncanın hikayesi gibi, 'en azından tarafım belli olsun' diyorlar.
Dikkat çekici özellikleri ise ne sanattan ne felsefeden ne de tasavvuf aracılığı ile dinden para kazanıyorlar. Maddi gelirlerini günlük çalıştıkları işlerden çıkarıyorlar.
Bu 'güzel insanlardan' pek çoğu isterlerse "Ben sanat yapıyorum karrdeşşşim, devlet bana baksın" diyebilirlerdi. Hatta sanat ve felsefe ile uğraştıkları için karşısındaki insanlardan saygı ve hürmet istediklerini belirtebilirlerdi. Din ve tasavvuf ile uğraştıkları için televizyon kanallarına çıkıp herkesi etkileyebilir ve bol bol para kazanabilirlerdi.
Ama yapmıyorlar, çünkü sanatlarını kendileri için, toplum için ve sanat için yapıp asla ve asla para için yapmıyorlar.
Bu tür insanları tanıdıkça aslında her insanın, ne işle uğraşırsa uğraşsın, bir sanatçı, bir filozof ve bir aydınlanmış, irfan sahibi, insan olması gerektiği düşüncelerimin ne kadar haklı olduğunu görüyorum.
Yani, ülkenin herhangi bir teknik üniversitesinden mezun bir mühendisin aynı zamanda bir edebiyatçı, bir ressam veya tiyatrocu olabilmesi gerektiğini, bunların sadece konservatuar mezunlarına, felsefe bölümü akademisyenlerine veya ilahiyat hocalarına ait olan meziyetler serisi olmaması gerektiğini düşünüyorum.
Böyle 'güzel insanları' gördükçe bu düşüncelerime olan inancım daha da kuvvetleniyor ve ne yalan söyleyeyim, geleceğe daha umutla bakmamı sağlıyor.
Benim için yeri doldurulamaz bir kişi olan Alev Alatlı'nın Cumhuriyet Gazetesi ile yaptığı röportajında şu sözleri beni düşündürdü:
Sanata gelince, bakın, Sovyetler Birliğinde sanatçıları, işçi sınıfından ayrı bir kategoride görürlerdi. Neden biliyor musunuz: “İşçi, günlük yevmiyesini alamazsa işi bırakır, bırakamazsa işi yavaşlatır. Ama sanatçı, sanatını icra edebilmek için bir de üstüne para verir.” Bunu niye söylüyorum, bunu en görkemleri eserlerin baskı dönemlerinde yaratıldığını hatırlatmak için söylüyorum. Besleme sanat olmaz. Olursa, “resmi” sanat olur, o da kimsenin ruhuna dokunmaz, gönül tellerini titretmez.
Bu cümleler tabii ki röportajın bir kısmından kırpılmış kelimeler. Ne hakkında konuştuklarını görmek için röportajın tamamını okuyabilirsiniz.
'Sanatçı ile işçi arasında ne fark vardır?' sorusunun cevabıdır bunlar. 'Sanatçı işçi midir?'
Günümüzde evet. Sendikalaşmak zorunda olan bir işçi sınıfı. Çünkü üretilen ürünleri bu kapitalist sistemde pazarlamak için aracı olan bir kurum olmuş durumdalar.
Yoksa mesela solculuğu ile övünen bir oyuncunun banka reklamlarında oynamasının ne gibi bir açıklaması olabilir? Elbette buna karşı değilim, günümüz sistemi bunu gerektiriyor, yaşlanana kadar para kazansınlar. Hatta şöyle düşünebiliriz: Reklamlarda daha çok tanınması daha çok para kazanmalarına ve sanatlarını daha güzel yapmalarına bir araç olabiliyor.
Getirisi çok fazla, peki ya götürüsü? Bunu da düşünmek lazım. Götürüsü eninde sonunda üretilecek sanatın samimiyetsizliği olacaktır. O zaman da besleme sanat denilen kavram ortaya çıkacaktır.
Volkan Konak aklıma geliyor böyle düşününce. Yanılmıyorsam televizyon programlarından birine konuk olarak gelmişti. "Artık yeteri kadar param var!" demişti "Bu yaştan sonra çıkıp deterjan reklamında mı oynayacağım!" Doğru cümleler böyle olmasa da manası buydu. İnternetten o programı bulup izleyebilirsiniz.
Belli bir doyum noktasına ulaştıktan sonra saf sanatını icra etmek, bu günümüz sisteminde herkesin hayal ettiği bir şey. Ne bileyim, Ege'de bir sahil kasabasına yerleşip kendisine ait üzüm bahçesinden elde ettiği üzümler ile şarap yapma hayali gibi bir şey.
Sanatçı sanatını icra etmek için para vermek zorundadır. İşçi ise yevmiyesini, maaşını alır işini yapar. Bu yüzden eskiden kim sanatçılar kralların, padişahların yanındayken günümüz sanatçıları ise sistemin ve kapitalin yanında yer almak zorundalar. Sistem derken ille de var olan sistemin değil sistemin karşısındaki sistemin yanında da olabilirler. İlle de birilerinin yanında olmak zorundadırlar, yoksa sanatını nasıl icra edebilirler başka gelirleri olmadan?
Ne olursa olsun, benim gözümde bu sıradan güzel insanlar kendilerine sanatçı dedirtip bir şeyler yapan sonra da kapitalist ürün sisteminin bir 'media'sı yani aracısı olan insanlardan kat kat daha önemliler.
Hatta kimileri var ki sistem düşüncesini aşmış sanat, felsefe ve tasavvuftan gayri bir şey yapmıyor. Başının üstünde bir dam olmadan parasız ölüyorlar belki ama mutlu yaşamış oluyorlar. OSHO'nun 'iki şekilde olabilir bu' dediği gibi. "Sistem güvenlidir. Bir işe girersin, çalışırsın, düzenli yaşamın olur, sonunda da emekli maaşın olur, sigortan olur, yaşarsın, güvenli ortamlarda ölürsün. Ya da sevdiğin işi yaparsın, yaptığın iş para getirecek diye bir şey yoktur, sonunda zengin olsan da fakir olsan da fark etmez, en azından mutlu ölürsün."
Güzel insanlar daha önemliler. Çünkü onlar sanatı, felsefesi veya dini uğraşları para etse de etmese de durmaksızın, vazgeçmeksizin öğrenmeye didinmeye devam edeceklerdir.
Niye mi güzel insanlar diyorum onlara?
Çünkü paraları olmasa bile kalpleri var. Hepimize yetecek kadar üstelik! Sanat piyasadaki sanatçılardan ziyade bu sıradan insanların gönüllerine emanettir.