Bütün mesele blog yazarlığı olunca insan kendisini bir Marquez, bir Attila İlhan, bir Hesse, bir Elif Şafak hissetmiyor elbette, ama yine de, bir sorumluluk hissediyor. Güncel kalmasını istiyor blogun ve tabii ki her yazarın sahip olduğu benliğin getirdiği 'önce ben okunmalıyım, hep ben okunmalıyım, saksı değilim ben' gibi duygulara kapılabiliyor.
Yazacak çok konu var ve nazar değmesin ama taslaklar kısmında dolu yazı var. Fakat nedense şimdi onları yayınlamak istemiyorum. Bazılarının üstünden bir kez daha geçmem lazım, bazıları içinse 'zeitgeist' uygun değil.
O yüzden, böylesine bir "günlük" yazısı bu sıcak ve nemli İzmir gününe daha uygun olacaktır.
Güzel ay Ramazan sona erdi, sonra bayram ettik hep beraber. Ne kadar değerlendirdik ki orucu sonrasında bayram yapabiliyoruz her insanın nefsine sorması gereken bir soru. Benim nefsim şöyle bir cevap veriyor ara sıra kendisini rahatsız ettiğimde: "Kusura bakma canım ama ne kıldığın namaz, ne tuttuğun oruç, ne de bildiğin din doğrusu değil. Hep yalan içindesin, hep hayal içindesin."
Bazen bu bayramları OSHO'nun meditasyon sonrası kutlama yapmasına benzetiyorum. Bir süre belli bir meditasyon yapılır, tabii insan benliğine ulaşırsa zaten bayramdadır, ama ulaşmasa bile 'kutla' denir. Kutla, sevin, çünkü güzel bir iş yaptın! Dolayısıyla, oruç tutma süreci sonrası bir kutlamadır bayram.
Yeni bir dernek açıldı İstanbul'da: Burç Fikir Sanat! Kendi deyişleriyle dernekten ziyade bir think-tank kuruluşu. Henüz emekleme aşamasında ama şu zamana kadar yaptığı etkinlikler de hiç yabana atılacak şeyler değil. Sitesine girerek dernek hakkında fikir sahibi olabilirsiniz. Hatta isterseniz gönüllü olarak çalışmalara katılabilirsiniz veya kendiniz bir etkinlik önerebilirsiniz. Oradaki insanların samimiyetlerini gördükten sonra zaten aklınızın bir tarafının hep burada kalacağına eminim.
Metin Bobaroğlu diye bir kişi var bu ülkede. Duyanınız var mı, göreniniz var mı, biliyor musunuz diye sormayacağım çünkü Metin Bobaroğlu öyle bir insan ki onu bir kere tanıyan hiç unutamaz. Mesela "Duydum ama hakkında pek bilgim yok" denemez, ya bilirsiniz ya bilmezsiniz.
"Niye bu kadar sert tanımlamaya girdin yahu" derseniz "Adam harika bir insan da ondan" derim.
Kendisi Anadolu Aydınlanma Vakfı'nın başkanı. Kadim bilgelik ve Anadolu Bilgeliği hakkında araştırmalar yapar ve konferanslar verir. Sitelerinde bilgiler var, ama yeterli değil. Örneğin Metin Bobaroğlu bir zamanlar ATV'de gazeteci Ayşe Acar ile beraber 'Aşure' adlı bir program yapmış. Anadolu'nun kadim bilgelikler için bir köprü olduğunu, bu bilgilerin aşure gibi harmanlandığını ve tatlandığını söyler Bobaroğlu.
Benim kendisinden ve programlarından haberim yoktu ama Tarih ve Kültür Araştırmaları Derneği'nin bir zamanlar düzenlediği Hikmet Atölyesi hocası Kubilay Aktaş bize Bobaroğlu'yu tanıttı ve programların cd arşivini verdi. Daha sonradan ben Metin Bobaroğlu'nun kitaplarını aldım, hepsini okudum, tekrar tekrar okudum ve okuyacağım.
Bu arada, Tarih Kültür Araştırmaları Derneği her sene Kubilay Aktaş ile beraber bu tür Hikmet Atölyesi'ni, şimdiki adıyla Parapsikoloji Atölyesi'ni düzenliyor. Bilgi almak isterseniz tık tık!
Neden Metin Bobaroğlu'nun programı sona erdi bilmiyorum ama bu günlerde Serdar Tuncer'in Habertürk'te programının sona erdirilmesi elbette bizleri üzdü. Yahu bu insanlar güzel insanlar, bilgili insanlar, toplumun onlara ihtiyacı var; üzmeyin bu insanları!
2.Günlük yazımda amacım bu insanları, bu dernekleri tanıtmak değildi çünkü onlar hakkında daha sonra uzun uzun yazılar yazacağım. Bu bir günlük yazısı haliyle başımdan geçenleri yazmalıyım:
Metin Bobaroğlu'nun Aşure programlarından birini yeniden izledikten sonra "Yahu artık Goethe'nin Doğu Batı Divanı eserini alıp okumalıyım." dedim. Bobaroğlu Goethe'nin kadim bilgelikle alakalı söylediklerini 'özet geçerek' anlatıyordu çünkü programının bir kısmında. Sohbet bu program, laf nereye gelirse onu zevk ediyorlar. Derken, o günler kitapçıya gitsem de Doğu Batı Divanı'na elim bir türlü gitmedi. Hatta gittim psikolojiyle alakalı bir başka kitap aldım ama Goethe'ninkini alamadım. Zamanı daha gelmedi deyip durdum kendime.
Daha sonradan bayram için ailemin yanına İzmir'e geldim. Bayram ziyaretleri derken üst kat komşumuz olan harika insanlardan Zehra teyzemiz bana zor konuştuğu halde birdenbire "Felsefe sever misin?" diye sordu. "Tabii ki" dedim. "O zaman şu raftaki ilk kitabı al, senin olsun" dedi. Kitaba bir baktım: Goethe ve İslam! Zehra teyze sonradan: "Tam sana göre bir kitap, çok seversin" demez mi, ben de içimden "Artık Goethe araştırmalarına başlamanın zamanı gelmiş demek ki" dedim. Güzel insanlardan biridir Zehra teyzemiz, Allah ona şifalar versin.
Gökhan Doktor'un hediye olarak bana gönderdiği kitaplardan biriydi Alev Alatlı'nın Beyaz Türkler Küstüler'i. Her zaman olduğu gibi kitabı benden önce bitirdi ama bir kaç gün önce ben de sona erdirdim kitabı. Yok arkadaş TUS'a hazırlanmış da, daha erken bitirebilirmiş de, o kadar hastanelerde nöbetlerdeymiş de... Aslında hepsi bahane! Ben de bugüne bugün bir tıp fakültesi süresi kadar sürede - hatta daha fazla sürede- mühendislik fakültesinde okumuş bir insanım, elbette kitabı geç bitirmeye hakkım var!
Alev Alatlı'yı severdim ama Gökhan Doktor daha çok sevdirdi bana Alatlı'yı. Beyaz Türkler Küstüler hakkında bir yazı yazasım var ama önce kitabı tekrar okuyasım var. Yani, çok beklersiniz! Nah!
Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlık eserine İspanyolca'sından başladım sonunda. Aslında Marquez'in ilk okuduğum kitabı 'Benim Hüzünlü Orospularım'ı asıl diliyle okumak isterdim daha önce ama nedense Cien Anos de Soledad daha ağır bastı. Kitabın bitmesi uzun sürer ama bu kitaba değer. Mis Putas Tristes zaten kısa bir kitap, daha sonra da okuyabilirim onu.
Uzun bir yazı oldu, bahsedecek çok şey var ama bu son zamanlarda bana en çok koyanı anlatayım da artık bitireyim:
Ramazan'dan hemen bir kaç gün önce Emin ile bir iddiaya girdik. Ramazan'ın sonunda Emin 80 kilodan 75 kiloya inecek ben ise 82 kilodan 78 kiloya inmiş olacaktım. Amacımız: Kilo vermek için birbirimizi gaza getirmemiz. Benim işim daha zor, malum oruç tutarken kilo vermek bir yana herkes Ramazan'da kilo alır. Son günler yaklaştı, benim İzmir'e dönme muhabbetim oldu, karar verdik bir hafta öncesinden tartılacaktık ama Jana sağ olsun, evdeki tartıyı başka yere götürmüş, yani ortak bir tartıda tartılamadık. Aynı baskülde tartılmamız gerek, hile yapmak yok çünkü ödül bi'büyük Yeni Rakı. Sonradan ben İzmir'e döndüm, hemen evde tartıldım ve sonuç: 78,9 kilo! Kazanamadım yani, Emin'i aradım o da hedefe ulaşamamış 2 kilo farkla. Ya(e)ni rakıyı bölüşeceğiz.
Bana koyan bu olmadı tabii: Dün kardeşim uçağa bineceği için bavulunu tartıya koyarken ben de kendi kiloma baktım: 82! Nasıl olur? Kilo almışım! Ah tatlılar ah! Bir sonraki gün Emin'den adeta hissetmiş de dalga geçmek için yazmış olduğu mesaj: "75 oldum!
Son bir şey daha var lan, az okuyun: Bu yazıyı aslında iki gün önce yazmıştım, boş boş otururken, zamanı doldurayım diye. Ama bundan bahsetmem lazım: Dün gece televizyonda Dedemin İnsanları filmine denk geldik, izlememiştim, oturdum izledim ve adeta şiştim. Ağlamamak için kendimi öyle kastım ki biraz daha beklesem patlayabilirdim. Sonra elbette dayanamadım. Bir tarafı Yunanistan-Makedonya göçmeni olan bir aileden gelmek, kendi ailemin bize anlattıkları, filmin samimiyeti, oyuncuların mükemmelliği... Hepsi aynı anda geldi üstüme.
Hatta son sahnelerde Ozan karakteri Yunanistan'a gittiğinde herkesin ona "Biz dostuz!", "Kardeş Türkiye" gibi laflar etmesini ve bol bol kahve ikram etmesini bazıları abartılı bulduğunu söylemiş. İnterrail yaparken ben de Yunanistan'da hemen hemen aynı şeyi yaşadım. Türkiye dedim mi "Komşiii" lafını "Dost" lafını üstelik Türkçe olarak duydum.
Yunanistan hikayemi, küçüklüğümden gelen Ege ve Yunanistan sevdamı, Yunan mitolojisi çalışmalarımı, Yunan Konsolosluğu'nda Yunanca öğrenme krizimi, Yunan Konsolosluğu'nda çalışan elemanların niçin bizim aileyi sevmediğini bu bayram kahvaltısında dayımdan öğrendiğimi ve gülmekten krize girdiğimi yakın zamanda yazacağım. Ama şimdiden söylüyorum: Yunanlılar bizi ne kadar engellerse engellesin, ben Yunancayı sökeceğim ulan!