17 Temmuz 2014 Perşembe

Anadolu Rönesansı

"Bir üniversite kürsüsüne Einstein,  Stephen Hawking, Newton, Pascal, Galile, Heisenberg toplansa ne olurdu?" diye yazmışlar çok da kalabalık olmayan bir mail grubuna. "Nedir yahu bu?" diyerekten açtım maili.

Devamı şöyleydi:

"Fizik bilginlerinin aynı dönemde aynı kürsüye toplanması ne kadar olağan dışı ise 13. Yüzyılda Anadolu’da toplanan bilgelerin bir araya gelmesi de aynı şekilde olağan dışıydı; Endülüslü büyük bilge İbni Arabi, Pir Mevlana, Hünkar Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre, Saadettin Konevi, Şemsi Tebrizi, Ahi Evran ve Şeyh Edebali."

Bunlar benim tanıdığım cümlelerdi. Kim atmış, niye atmış derken Anıl Yılmaz'ın yönettiği ve Hakan Tüner'in metin yazarlığını yapıp yardımcı yönetmen koltuğuna oturduğu acayip güzel bir belgeselin tanıtımını yaptıklarını gördüm. Cümleler filmden alıntıydı.

Halbuki ben belgeseli Üsküdar'da ilk elden izlemiş, daha sonra DVD'sini alıp, bir kez daha izleyip sonra gönüllerinin güzelliğinden emin olduğum bir kaç dostuma da izlettirmiştim. Bununla da kalmayıp memleketime DVD'yi göndermiştim. Eminim oralardan da bir yerlere, bir zincirleme reaksiyon, gitmiştir; birileri hep izlemiştir.

O zamanların toprakları, o zamanların ruhu (Zeitgeist), o zamanların mistik insanları. Kalpleri ile akıllarını birleştirmişler, üstüne bir de kendi benliklerini ekleyince ortaya güzel bir karışım çıkmış. Hepsi en güzel insanlardan olmuşlar. Güzeli seven ise onları hep sevmiş. O yüzden, sanırım, bizler onları sevmekten hiç vazgeçmeyeceğiz.

O yüzden iki gün önce iftar yaptığım masada gönlü güzel kendisi güzel Meksikalı bir genç hanım ülkesinde bereketli bir sufi çemberi içindeydi. O yüzden üç gün önce şirin bir İtalyan teyzemiz yaşına başına bakmadan mürşidinin peşinden gidiyordu. O yüzden dört gün önce Amerikalı bir dostuma gördüğüm bir rüyayı anlatırken, beraber yemek yediğimiz çok tatlı bir Alman arkaşımla meditasyon yaparken duyumsadığımız o narin enerjinin aynısını hissedebiliyordum. O yüzden beş gün önce Pakistan'dan bir arkadaşım dijital ortamın soğutucu uzaklığına karşın mutluluk dolu bir mesaj atabiliyordu. O yüzden tam altı gün önce - tamam ya tamam bu kadar düzenli değil, ama hepsi yakın zamanlarda oldu, valla!- bir büyük rakıyı beraber bitirebiliyorduk Zorba The Buddha olma yolunda ilerleyen bir dostumla. Ne varsa bu Türklerde var!

Herkes bir şekilde o kutlu insanları hissediyormuş. Farklı milletlerden de olsa, farklı dilleri de konuşsa. Hepsi birmiş, tekmiş.

O kutlu insanların belgeselini youtube'a koymuşlar.

Herkese ulaşsın istemiş olmalılar.

İçerisinde zaten o büyük insanlar var: Cemal Nur Sargut, Metin Bobaroğlu, Aşık Kemter Dede, Mehmet Genç, Ömer Tuğrul İnançer...

Olaya bakın: Büyük insanlar kutlu insanları anlatıyor. Bunu kimse kaçırmak istemez. Ruhun istemez!

Buyrun buradan...  Kendinize hoşgeldiniz!

14 Temmuz 2014 Pazartesi

Benim Fikrim Bana, Senin Fikrin Sana

Cumhurbaşkanlığı seçimi yaklaştıkça yakın zamana kadar multi-politik ama şimdi dupduru apolitik olan ben düzeyli bir fikre sahip olabilme hayalinin ihtişamıyla düşüncelerine önem verdiğim dostlarıma teker teker yapışıp soruyorum:

"Ya sen ne düşünüyorsun?"
"Elbette bu adam gitmeli! Öbürünün zaten ne mal olduğu belli. Balık baştan kokuyor."
"Sence Ekmeleddin yakıştı mı?"
"Evet. Bence de bilgili, kültürlü, nazik bir adam ama siyaset böyle nonoşların işi mi?"
"Hayır yaa, yanlış anladın, nonoş derken öyle demek istemedim.
"Siyasetçi dediğin biraz pragmatist olmalı, biraz bağıra çağıra konuşmalı, çok ama çok yalancı olmalı, değil mi?"
"Tabii, tabii...Her şeyin doğrusunu sen biliyon zaten, benimkisi burada eften püften palavra!"
"Bak, döverim seni. Vatanı kimin daha çok sevdiğini kimse bilemez!"

Herkesin ağzına pelesenk olmuş şeylerden biridir bu: Siyaset ve politika insanları birbirinden uzaklaştırır. Siyaset yalancının işidir. Bir zamanlar bir yerlerde bir Bektaşi fıkrasının söylediği gibi:

Adamın teki ağlaya zırlaya Bektaşi'nin yanına geliyor.
"Hocam, benim çocuk her gün bir kamyon dolusu yalanlar söylüyor. Ne yapsam boş! Dayak kötek hak getire! Sizde çare çoktur, benim durumuma da bir çare bulsanız?!"
Bektaşi cevap veriyor:
"Yapılacak tek bir şey var: Sal çocuğunu siyasete. Mebus olur, nazır olur, hayatı kurtulur!"

Eskidendi, çok eskiden milletvekili olan tonton dedeyi ziyaret ettiğimizde durup dururken bana dediği şeyi hiç unutamıyorum: "Sakın siyasete bulaşayım deme çocuk, siyaset yalancıların işidir!" Halbuki, kendisi siyasete oldukça 'fake' atmış bir kişilikti.

Paradoksal bir durum bu. Bir yalancı yalan söylemenin yanlış olduğunu söylüyor. O zamanlar anlamamıştım ama OSHO'da buna benzer şeyler söyleyince tonton dedenin o an bana yalan söylemediğini anladım.

Derler ya, bozuk saat bile arada sırada doğru zamanı gösterir diye. Bizimkisi de o hesap.

Radikal bir devrimci isen der OSHO başarılı olamayacaksın. Çünkü tek devrim vardır o da içindeki devrimdir, spiritüel devrimdir.

Peygamberin büyük ve zorlu bir savaştan sonra sahabelere "Küçük savaş bitti, şimdi büyük savaş başladı. Nefs ile savaş!" demesi gibi.

Sezen Aksu'nun "Savaşma seviş!" demesi gibi.

Aşk ile yapınca olur...
Aşk olsun!

25 Eylül 2013 Çarşamba

Bir Yalnızlık Öyküsü: Ay ışığı

Yine yalnızım. Hayır, "Yine akşam oldu Attila İlhan, üstelik yalnızsın sonbaharın yabancısı" misali bir yalnızlık değil bu. Bu başka bir şey: Belki bir ıssızlık? İçinin çöl olması ve bir adet serap bulunmayışı bu koca diyarda. Susuzluğumu kim giderecek?

Terkedildim, hem de bu akşam. Demek ki bu akşam başka bir akşam! "Yine Satürn'üm ters mi gidiyor ne!" İnsanın evde yalnız başına konuşması pek hoş karşılanmaz. "Giderken en basit açıklamayı bile benden esirgedi orospu kadın!"

Ne olacak şimdi? Gece yaklaşıyor! Uzun zamandır evde yalnız başıma kalmamıştım. Saat 11'e kadar ne yapacağım şimdi? Evde çıt çıkmıyor, arada sırada buzdolabından gelen seslerden irkilip etrafı kolaçan ediyorum evde biri var mı diye. Elbette yok. "Orada kimse var mııı?"

Korkunç bir gece! Sessizlik ne zor şeymiş. Sensizlik ne zor şeymiş. "Ben hep böyle kendi kendime konuşur muydum?" Bu gece en çok kendi sesimi duyuyorum, fısıldar gibi konuşuyorum. Boyuna konuşuyorum, ha bire düşünüyorum, kendi sesimi evdeki diğer uğursuz seslerden korunmak için kullanıyorum. En iyisi yatmalı.

Evin bütün pencerelerini kapatıyorum sıkı sıkı. Dışarıdan hiç kimse açamasın. Perdeleri iyice çektim; kapıyı üç kere üstten, iki kere alttan kilitledim. Cüzdanımı ve çantamı yatağımın baş ucuna koydum. Buzdolabında soğusun diye beklettiğim şişeyi de odama aldım. Karanlıkta mutfağa gitmek istemem. "Acaba çişim var mı?" Biraz var gibi, şimdi yapayım da gece tuvalate kalkmayayım. Yatağa yatınca tek güveneceğim şey üzerimdeki pamuklu pike olacak.

Bir insan sevdiğinden ne diye ayrılır ki? Orospu... Buzdolabından yine sesler geliyor, ayak ucuma basa basa yatağıma geçiyorum; iyice, sımsıkı örtünüyorum. Bebek olsam da birileri beni kundaklasa. Bir soğukluk var ortamda, hayaletler basmış gibi evi. Ne zaman gözlerimi bir sağa bir sola oynatsam mavi-beyaz ışıklar görüyorum. Evimi gulyabaniler basmış. Kafamı kaplumbağa gibi içeri çekiyorum. Hayır, korkaklık değil bu, yalnızlık.

Saat 3'te uyanıyorum. "Eee? Ne yapacağım şimdi?" Uykum çok kaçtı. Yusuf Atılgan beni 'Aylak Adam' yerine yazmalıymış. Ödül vermeliler bana edebiyat forumlarında: "Geleceğin aylak adamı seçildiniz, buyrun ödülünüz!"

Evin verandasına çıkıyorum. Önümde sonsuzluğu barındıran bir deniz, dolunayın ışığıyla süslenmiş, parıldıyor da parıldıyor. "Ne güzel dolunay varmış bu kötü günde!" Dolunay zamanı terkedilmek böyle koyar işte!

"Ommmm!"

Bu ses nereden geliyor?

"Ommmm!"

Bildiğin 'om' sesi bu. O kutsal ses! Başlangıcın ve sonun sesi!

"Ommmm!"

İçerdeki elektrikli aletlerden mi geliyor ses yoksa yan taraftaki otellerin bozulan hoparlörlerinden mi?

Belki de bir işaret bu! Yılların yoga hocasıyım ben. Bütün meditasyonlarımda duymak istediğim sesi bu ayrılık günü mü duyacaktım? Bu meşum günde mi aydınlandım yani? Aydınlanma ayrılıkta mıymış? Bundan böyle, müridlerime ayrılmalarını emredeceğim. Evlenin, ayrılın, aydınlığa ulaşın! O ayrılıktadır!

Deli gibi gülüyorum, o kadar uzun gülüyorum ki mideme kramp giriyor, elmacık kemiklerim ağrıyor, gözlerimden yaşlar akıyor, bütün ışığıyla dolunay tam otuz derece hareket ediyor. Kusmak istiyorum.

Nefessiz kalmaktan boğulmak üzereyken susuyorum. Yan taraflardaki butik otellerde kalanlar benim bu büyük saçmalamamı duymuş olmalı. Hakikaten ne yapıyorum ben? Yılların üstadıyım, yoga üstadıyım, yogiyim. İnsanlara o ulu enerjiyi verirken kendimi neden ondan mahrum bırakayım?

Derin bir nefes alıyorum. "Hayat güzel!" Deniz kıyısında müstakil bir evim var, karşıda adaların ışıkları. Dolunayın muhteşem görüntüsü, dalgaların huzur verici sesi. Daha ne olsun? Bu anı değerlendirmeliyim!

Hemen yoga matımı alıyorum salondan ve tekrar verandaya geçiyorum. Rüzgar ılık ılık esiyor, üstüme uzun kollu ince bir t-shirt alıyorum. Şu an sadece meditasyon yapmalıyım. 5,6 ve 7. çakraların seslerini tekrar etmeliyim. Zihnimi boşaltıp kendimi sadece dolunayın kutsal ışığına vermeliyim.

Lotus pozisyonunda oturuyorum, derin bir diyafram nefesi, meditasyona başlıyorum.

Çok bir zaman geçmiyor, sol taraftaki otelden müzik sesleri gelmeye başlıyor: "All the leaves are brown and the sky is grey...Stopped into a church I passed along the way, well I got down on my kness and I pretended to pray..."

Bu şarkıya bayılıyorum da şu an olacak iş mi? 'Ommm' sesi yan taraftan gelen müziğin sesiyle bastırılıyor ve zamanla yok oluyor. Tekrar geri gelsin, gitmesin diye 7. çakraya daha çok odaklanıyorum: "Ommm!"

"California dreamin' on such a winter's day"

"Ommmm!"

Bu sefer, sağ taraftaki otelden Tanju Okan şarkıları çalmaya başlıyor: "Eşyalar toplanmış seninle birlikte, anılar saçılmış odaya her yere... Kadınım... Ne olur terk etme yalnızlık çok acı... Sönmüş bak ışıklar ev nasıl karanlık...."

"Yok artık" diye bağırıyorum. "Gitti kadın gittiii!" Gözlerimi kapatıp 'om' sesine odaklanmaya çalışıyorum.

"Ommmm!"
"California dreamin' on such a winter's day."
"Sen...Kadınım..."
"Ommmmmm!"

Suyun şarıltısı duyuyorum. "Birileri denize mi giriyor bu saatte?" Gözümü açıyorum ve bembeyaz bir kadının, çırılçıplak, simsiyah denizde, yakamoz hizasında yürüyüşünü görüyorum. Lotus pozisyonunda öylece kalakalıyorum.

"Kadınım..."

Kız denize girerken ürperiyor, su çok soğuk olmalı; kız denize girerken kıkır kıkır gülüyor, kız çok sarhoş olmalı.

"Güzel bir deniz kızı olmasaydı bu saatte suya girmezdi" diye düşünüyorum. Amaan! Ne yaparsa yapsın! Bütün kadınlar aynı! O anda sağ taraftan yine Tanju Okan'ın sesi duyuluyor: "Terkedecekler nasıl olsa biliyorsun di mi sen de... Sağ ol abi..."

Gülümsüyorum ve tekrar derin meditasyonuma dalmaya devam ediyorum. Gözlerimi kapatıyorum. "Ommm!"

Hayır, olmuyor, aklım hala denizdeki o kadında. Duru bir güzelliği yok muydu kadının? Çok güzeldi, evet. Hayır, onu düşünmeyi bırakıp meditasyona devam etmeliyim. "Ommm!"

Bir hışımla ayağa fırlıyorum, üzerimdeki t-shirt'ü hızla çıkarıp yere fırlatıyorum. Evimin merdivenlerinden kumsala iniyorum. Deniz kıyısına geldim, ben de çıplak denize gireceğim, ahahah evet, şortumu donumu hepsini çıkarıp atıyorum. Kahkahalarla denize koşuyorum, adeta denizin üstünde koşuyorum. Kollarım ve bacaklarım delicesine benden bağımsız hareket ediyorlar, sağa sola savruluyorlar. Yok, hayır, buna koşmak denemez, daha çok havada kulaç atıyorum. Çok geçmeden suyun içine düşüyorum. Su buz gibi...

O an etraftaki bütün köpekler ulumaya başlıyor. Sokak köpekleri, otelin köpekleri, civardaki evlerin köpekleri. Sanki hepsi aynı anda uyanmış da bir şeyden ürkmüş gibi ulumaya başlıyorlar; ben de ürperiyorum. Buz gibi bir ürperti. Su da buz gibi. Bir an kendime geliyorum: "Ne yapıyorum yahu ben!" Köpekler ulumaya devam ediyor ve ben adeta usanmadan yakamoz hizasında yüzen kıza doğru çekiliyorum. Çırılçıplak.

Kıza doğru yüzüyorum ama o benim orada olduğumdan haberdar değil gibi. Yüzerken daha çok kendime geliyorum, otellerden gelen müziği duymaya başlıyorum: "Ne kaldı geriye zaten bir sürü boş hatıra, yaşamak değil ki bu görüntüler var adeta..."

Su giderek derinleşiyor; normalde karanlıkta yüzmekten korkarım ama bu gece her şeyin bittiği gece. Korku yok, merak var: "Neden kıza doğru yüzüyorum ki? Yanına yaklaşınca ne diyeceğim ki?" Ama yine de yüzüyorum, kulaçla depar atıyorum.

"Sarılınca sana hem de titreyerek..." 

Diğer otelden cevap niteliğinde şarkılar geliyor: "I was in the winter of my life and the men I met along the road were my only summer..."

Bir ara yoruluyorum ve kendimi sırt üstü çevirip kıyıya bakıyorum: "Epey uzaklaşmışız." Kıza doğru yüzmek için aniden dönüyorum ve korkudan bağırıyorum! Kız tam suratımın ortasında duruyor. Benim korkutuğumu anladığı için kıkır kıkır gülüyor. Şaşkınlıkla korku arasında gelip gidiyorum ama onun gülüşü içimi rahatlatıyor. "Eee... ben..." diyorum utanarak, daha fazla konuşamıyorum çünkü kız dudaklarıma yapışıyor.

"I've got a war in my mind... I just ride, just ride..."

Suyun bu kadar derin olduğu yerde hiç sevişmemiştim. Aslında denizde hiç sevişmemiştim. Sadece öpüşüyoruz; öpüşmek için harcadığımız eforun daha fazlasını suyun üstünde kalmak için harcıyoruz. Sadece öpüşüyoruz; kızın önce dudaklarını sonra boynunu öpüyorum. O zevkle kendini geriye doğru atıyor. Bu sefer ter yok sadece tuz var, deniz tuzunu yalayıp duruyoruz. Dolunayın altında iki bembeyaz ten, köpeklerin uluması kesilmiş, nefes nefese kalmış iki insan ve otellerden gelen müzikler... Otelde uyanık olan insanlar bizi görüyorsa da artık umrumuzda değil. En azından benim çok umrumda değil, umursamıyorum, sadece öpüyorum ve gülüyorum.

"İnanamıyorum, bu hale nasıl düştük, bilemiyorum. Sende mi, bende mi, herneyse, her kimdeyse neyse, bilemiyorum...."

Şarkılar susuyor, deniz konuşuyor; dalgalar susuyor, dudaklar konuşuyor.

"Uğruna döktüğüm gözyaşları için yağmurdan özür dilerim dilerim... Senin için senden geçerim geçerim"

Deniz susuyor, şarkılar konuşuyor; inlemeler bitiyor, dalgalar konuşuyor.

"As deep as a bite, as dark as the night. As sweet as a song, as right as a wrong. As long as a road, as ugly as a toad... All I wanna be is everything...

Etrafımdakiler hiç umrumda değil. Açıkçası artık denizi de önemsemiyorum. Tek gerçek var şu an burada, tek renk var, tek vücut var, tek duygu var. Denizden farklı değiliz, onun içindeyiz; dolunaydan ayrı değiliz, onun ışığının içindeyiz; birbirimizden ayrı değiliz, çoktan yin-yang olduk, çoktan 'biz' olduk.

"Geçmiş değil bu gün gibi yaşıyorum hala seni... Sen hep benim yanımdasın...Sen benim şarkılarımsın..."

Deniz konuşmaya başlıyor, şarkıların sesi daha gür çıkıyor, nefeslerimizin hırıltısı otellerden duyuluyor, dalgalar kıyıya daha bir coşkulu vuruyor. Doğa Zeus ile Hera'nın evliliğini nasıl kutladıysa ve kutsadıysa bizi de öyle el üstünde tutuyor.

"Kime sorsam dönüşüm yok, nereye gitsem mavi, yelkenimde deli rüzgar, her yanım tuz, deliyim...delisin...ah deniz olayım, tuzumu rüzgarda savurayım, deliyim..."

Güneş doğmaya yakın kumsala doğru yüzüyoruz. Ellerimiz suyun içinde kalmaktan büzüşmüş ama üşümemişiz. Deniz kıyısında kız beni yere itiyor, düşüyorum, kahkahalarla üstüme kum atıyor. O an fark ediyorum, hiç konuşmamışız: "Kimsin sen?" diyorum. Cevap yok. Elinden tutuyorum hemen ve kumsalın üstündeki evime çıkartıyorum.

Odama girmeye zaman yok... Otelden müzik sesleri gelmeye devam ediyor: "Uzaklarda bir yerlerde güneşler doğuyor, biliyorum dönence..." 

Saat öğleden sonra 1 oluyor; aşağıdan, kumsaldan, eğlenen ve şıpır şıpır yüzen insanların sesleri ve kahkahakarı geliyor. Evin içi havasızlıktan olacak herhalde birazcık kokuyor. Yanımda yatan kızın güzel suratına bakıp dün geceyi hatırlamaya çalışıyorum. Sahi meditasyon yaparken bu aşamaya nasıl geldik? Bu kız kimdi? Hatta daha önemlisi niçin çıplak yüzüyordu? Sarışınlığına ve muntazam burnuna bakarsak yabancı biri, buralı değil. "Peki ben neden çıplak yüzmek için gaza geldim?"

"Sahi, eşim benden dün akşam niye ayrıldı?"

Artık anılarda kalacak eşimi düşünüyorum. "Çoktan sona ermişti, sadece bunu görmekten korktum!" 'Her aşk bitermiş birgün bildim'deki 'birgün' bugünmüş diye düşünüyorum. O halde, henüz başlamamış bu aşk da bitsin! Kafamda bitiriyorum, bitiriyorum, bitiriyorum ve bitti.

Kız uyumaya devam ediyor, beklemekten sıkılıyorum, bittiğini söylemeliyim. Dürterek uyandırıyorum, kız şapşallaşmış bir şekilde kalkıyor. Muhtemelen acayip bir baş ağrısı var dünkü sarhoşluğundan geriye kalan eser olarak. Hiç konuşmuyorum, o da konuşmuyor. Üstünü giyiyor, bir şeylerden usanmış, belli. Onu yolcu etmeye kalkmıyorum. Kız dış kapıya doğru yöneliyor, arkasına bakmıyor. "Sinirlendi mi acaba?" Tam çıkacak iken yüzünü çeviriyor, bana bakıyor, gülümsüyor, hayırdır inşallah!


Merdiven basamaklarından inerkenki çıkardığı patırtıları duyuyorum. Sarışın kız biraz sinirli gibi, kendinden nefret ediyormuş gibi. Geçen akşam da bir hışımla evden kaçan kadın gibi. Bütün kadınlar aynı. Terkedilirken de hırslılar, terkederken de.

"Bir daha aşık olmayacağım" diyorum.

Sol taraftaki otelden şarkılar yükseliyor: "Aşklarımı, düşlerimi, dertlerimi yaz Yarabbim!"

16 Ağustos 2013 Cuma

2. Günlük

Bütün mesele blog yazarlığı olunca insan kendisini bir Marquez, bir Attila İlhan, bir Hesse, bir Elif Şafak hissetmiyor elbette, ama yine de, bir sorumluluk hissediyor. Güncel kalmasını istiyor blogun ve tabii ki her yazarın sahip olduğu benliğin getirdiği 'önce ben okunmalıyım, hep ben okunmalıyım, saksı değilim ben' gibi duygulara kapılabiliyor.

Yazacak çok konu var ve nazar değmesin ama taslaklar kısmında dolu yazı var.  Fakat nedense şimdi onları yayınlamak istemiyorum. Bazılarının üstünden bir kez daha geçmem lazım, bazıları içinse 'zeitgeist' uygun değil.

O yüzden, böylesine bir "günlük" yazısı bu sıcak ve nemli İzmir gününe daha uygun olacaktır.

Güzel ay Ramazan sona erdi, sonra bayram ettik hep beraber. Ne kadar değerlendirdik ki orucu sonrasında bayram yapabiliyoruz her insanın nefsine sorması gereken bir soru. Benim nefsim şöyle bir cevap veriyor ara sıra kendisini rahatsız ettiğimde: "Kusura bakma canım ama ne kıldığın namaz, ne tuttuğun oruç, ne de bildiğin din doğrusu değil. Hep yalan içindesin, hep hayal içindesin."

Bazen bu bayramları OSHO'nun meditasyon sonrası kutlama yapmasına benzetiyorum. Bir süre belli bir meditasyon yapılır, tabii insan benliğine ulaşırsa zaten bayramdadır, ama ulaşmasa bile 'kutla' denir. Kutla, sevin, çünkü güzel bir iş yaptın! Dolayısıyla, oruç tutma süreci sonrası bir kutlamadır bayram.

Yeni bir dernek açıldı İstanbul'da: Burç Fikir Sanat! Kendi deyişleriyle dernekten ziyade bir think-tank kuruluşu. Henüz emekleme aşamasında ama şu zamana kadar yaptığı etkinlikler de hiç yabana atılacak şeyler değil. Sitesine girerek dernek hakkında fikir sahibi olabilirsiniz. Hatta isterseniz gönüllü olarak çalışmalara katılabilirsiniz veya kendiniz bir etkinlik önerebilirsiniz. Oradaki insanların samimiyetlerini gördükten sonra zaten aklınızın bir tarafının hep burada kalacağına eminim.

Metin Bobaroğlu diye bir kişi var bu ülkede. Duyanınız var mı, göreniniz var mı, biliyor musunuz diye sormayacağım çünkü Metin Bobaroğlu öyle bir insan ki onu bir kere tanıyan hiç unutamaz. Mesela "Duydum ama hakkında pek bilgim yok" denemez, ya bilirsiniz ya bilmezsiniz.

"Niye bu kadar sert tanımlamaya girdin yahu" derseniz "Adam harika bir insan da ondan" derim.

Kendisi Anadolu Aydınlanma Vakfı'nın başkanı. Kadim bilgelik ve Anadolu Bilgeliği hakkında araştırmalar yapar ve konferanslar verir. Sitelerinde bilgiler var, ama yeterli değil. Örneğin Metin Bobaroğlu bir zamanlar ATV'de gazeteci Ayşe Acar ile beraber 'Aşure' adlı bir program yapmış. Anadolu'nun kadim bilgelikler için bir köprü olduğunu, bu bilgilerin aşure gibi harmanlandığını ve tatlandığını söyler Bobaroğlu.

Benim kendisinden ve programlarından haberim yoktu ama Tarih ve Kültür Araştırmaları Derneği'nin bir zamanlar düzenlediği Hikmet Atölyesi hocası Kubilay Aktaş bize Bobaroğlu'yu tanıttı ve programların cd arşivini verdi. Daha sonradan ben Metin Bobaroğlu'nun kitaplarını aldım, hepsini okudum, tekrar tekrar okudum ve okuyacağım.

Bu arada, Tarih Kültür Araştırmaları Derneği her sene Kubilay Aktaş ile beraber bu tür Hikmet Atölyesi'ni, şimdiki adıyla Parapsikoloji Atölyesi'ni düzenliyor. Bilgi almak isterseniz tık tık!

Neden Metin Bobaroğlu'nun programı sona erdi bilmiyorum ama bu günlerde Serdar Tuncer'in Habertürk'te programının sona erdirilmesi elbette bizleri üzdü. Yahu bu insanlar güzel insanlar, bilgili insanlar, toplumun onlara ihtiyacı var; üzmeyin bu insanları!

2.Günlük yazımda amacım bu insanları, bu dernekleri tanıtmak değildi çünkü onlar hakkında daha sonra uzun uzun yazılar yazacağım. Bu bir günlük yazısı haliyle başımdan geçenleri yazmalıyım:

Metin Bobaroğlu'nun Aşure programlarından birini yeniden izledikten sonra "Yahu artık Goethe'nin Doğu Batı Divanı eserini alıp okumalıyım." dedim. Bobaroğlu Goethe'nin kadim bilgelikle alakalı söylediklerini 'özet geçerek' anlatıyordu çünkü programının bir kısmında. Sohbet bu program, laf nereye gelirse onu zevk ediyorlar. Derken, o günler kitapçıya gitsem de Doğu Batı Divanı'na elim bir türlü gitmedi. Hatta gittim psikolojiyle alakalı bir başka kitap aldım ama Goethe'ninkini alamadım. Zamanı daha gelmedi deyip durdum kendime.

Daha sonradan bayram için ailemin yanına İzmir'e geldim. Bayram ziyaretleri derken üst kat komşumuz olan harika insanlardan Zehra teyzemiz bana zor konuştuğu halde birdenbire "Felsefe sever misin?" diye sordu. "Tabii ki" dedim. "O zaman şu raftaki ilk kitabı al, senin olsun" dedi. Kitaba bir baktım: Goethe ve İslam! Zehra teyze sonradan: "Tam sana göre bir kitap, çok seversin" demez mi, ben de içimden "Artık Goethe araştırmalarına başlamanın zamanı gelmiş demek ki" dedim. Güzel insanlardan biridir Zehra teyzemiz, Allah ona şifalar versin.

Gökhan Doktor'un hediye olarak bana gönderdiği kitaplardan biriydi Alev Alatlı'nın Beyaz Türkler Küstüler'i. Her zaman olduğu gibi kitabı benden önce bitirdi ama bir kaç gün önce ben de sona erdirdim kitabı. Yok arkadaş TUS'a hazırlanmış da, daha erken bitirebilirmiş de, o kadar hastanelerde nöbetlerdeymiş de... Aslında hepsi bahane! Ben de bugüne bugün bir tıp fakültesi süresi kadar sürede - hatta daha fazla sürede- mühendislik fakültesinde okumuş bir insanım, elbette kitabı geç bitirmeye hakkım var!

Alev Alatlı'yı severdim ama Gökhan Doktor daha çok sevdirdi bana Alatlı'yı. Beyaz Türkler Küstüler hakkında bir yazı yazasım var ama önce kitabı tekrar okuyasım var. Yani, çok beklersiniz! Nah!

Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlık eserine İspanyolca'sından başladım sonunda. Aslında Marquez'in ilk okuduğum kitabı 'Benim Hüzünlü Orospularım'ı asıl diliyle okumak isterdim daha önce ama nedense Cien Anos de Soledad daha ağır bastı. Kitabın bitmesi uzun sürer ama bu kitaba değer. Mis Putas Tristes zaten kısa bir kitap, daha sonra da okuyabilirim onu.

Uzun bir yazı oldu, bahsedecek çok şey var ama bu son zamanlarda bana en çok koyanı anlatayım da artık bitireyim:

Ramazan'dan hemen bir kaç gün önce Emin ile bir iddiaya girdik. Ramazan'ın sonunda Emin 80 kilodan 75 kiloya inecek ben ise 82 kilodan 78 kiloya inmiş olacaktım. Amacımız: Kilo vermek için birbirimizi gaza getirmemiz. Benim işim daha zor, malum oruç tutarken kilo vermek bir yana herkes Ramazan'da kilo alır. Son günler yaklaştı, benim İzmir'e dönme muhabbetim oldu, karar verdik bir hafta öncesinden tartılacaktık ama Jana sağ olsun, evdeki tartıyı başka yere götürmüş, yani ortak bir tartıda tartılamadık. Aynı baskülde tartılmamız gerek, hile yapmak yok çünkü ödül bi'büyük Yeni Rakı. Sonradan ben İzmir'e döndüm, hemen evde tartıldım ve sonuç: 78,9 kilo! Kazanamadım yani, Emin'i aradım o da hedefe ulaşamamış 2 kilo farkla. Ya(e)ni rakıyı bölüşeceğiz.

Bana koyan bu olmadı tabii: Dün kardeşim uçağa bineceği için bavulunu tartıya koyarken ben de kendi kiloma baktım: 82! Nasıl olur? Kilo almışım! Ah tatlılar ah! Bir sonraki gün Emin'den adeta hissetmiş de dalga geçmek için yazmış olduğu mesaj: "75 oldum!

Son bir şey daha var lan, az okuyun: Bu yazıyı aslında iki gün önce yazmıştım, boş boş otururken, zamanı doldurayım diye. Ama bundan bahsetmem lazım: Dün gece televizyonda Dedemin İnsanları filmine denk geldik, izlememiştim, oturdum izledim ve adeta şiştim. Ağlamamak için kendimi öyle kastım ki biraz daha beklesem patlayabilirdim. Sonra elbette dayanamadım. Bir tarafı Yunanistan-Makedonya göçmeni olan bir aileden gelmek, kendi ailemin bize anlattıkları, filmin samimiyeti, oyuncuların mükemmelliği... Hepsi aynı anda geldi üstüme.

Hatta son sahnelerde Ozan karakteri Yunanistan'a gittiğinde herkesin ona "Biz dostuz!", "Kardeş Türkiye" gibi laflar etmesini ve bol bol kahve ikram etmesini bazıları abartılı bulduğunu söylemiş. İnterrail yaparken ben de Yunanistan'da hemen hemen aynı şeyi yaşadım. Türkiye dedim mi "Komşiii" lafını "Dost"  lafını üstelik Türkçe olarak duydum.

Yunanistan hikayemi, küçüklüğümden gelen Ege ve Yunanistan sevdamı, Yunan mitolojisi çalışmalarımı, Yunan Konsolosluğu'nda Yunanca öğrenme krizimi, Yunan Konsolosluğu'nda çalışan elemanların niçin bizim aileyi sevmediğini bu bayram kahvaltısında dayımdan öğrendiğimi ve gülmekten krize girdiğimi yakın zamanda yazacağım. Ama şimdiden söylüyorum: Yunanlılar bizi ne kadar engellerse engellesin, ben Yunancayı sökeceğim ulan!

21 Temmuz 2013 Pazar

Az

Peygamberimiz bazen iftarını bir kuru hurmayla açarmış. Yokluktan değil hikmetten... 

Peki, biz niye iftarlarımızı süslüyoruz?

Necip Fazıl'ın "Uyumak İstiyorum" şiirinde söylediği gibi:

"Her gün yalnız namazdan namaza uyanayım;
Bir dilim kuru ekmek; acı suya banayım!
Ve tekrar uyuyayım ve kalkayım ezanla!
Yaşaya dursun insan, hayat dediği zanla..."

Gözümüz çoktan doydu, haberimiz yok. Bize emanet edilen bedenimize eziyet çektirmeye ise hiç hakkımız yok.