25 Eylül 2013 Çarşamba

Bir Yalnızlık Öyküsü: Ay ışığı

Yine yalnızım. Hayır, "Yine akşam oldu Attila İlhan, üstelik yalnızsın sonbaharın yabancısı" misali bir yalnızlık değil bu. Bu başka bir şey: Belki bir ıssızlık? İçinin çöl olması ve bir adet serap bulunmayışı bu koca diyarda. Susuzluğumu kim giderecek?

Terkedildim, hem de bu akşam. Demek ki bu akşam başka bir akşam! "Yine Satürn'üm ters mi gidiyor ne!" İnsanın evde yalnız başına konuşması pek hoş karşılanmaz. "Giderken en basit açıklamayı bile benden esirgedi orospu kadın!"

Ne olacak şimdi? Gece yaklaşıyor! Uzun zamandır evde yalnız başıma kalmamıştım. Saat 11'e kadar ne yapacağım şimdi? Evde çıt çıkmıyor, arada sırada buzdolabından gelen seslerden irkilip etrafı kolaçan ediyorum evde biri var mı diye. Elbette yok. "Orada kimse var mııı?"

Korkunç bir gece! Sessizlik ne zor şeymiş. Sensizlik ne zor şeymiş. "Ben hep böyle kendi kendime konuşur muydum?" Bu gece en çok kendi sesimi duyuyorum, fısıldar gibi konuşuyorum. Boyuna konuşuyorum, ha bire düşünüyorum, kendi sesimi evdeki diğer uğursuz seslerden korunmak için kullanıyorum. En iyisi yatmalı.

Evin bütün pencerelerini kapatıyorum sıkı sıkı. Dışarıdan hiç kimse açamasın. Perdeleri iyice çektim; kapıyı üç kere üstten, iki kere alttan kilitledim. Cüzdanımı ve çantamı yatağımın baş ucuna koydum. Buzdolabında soğusun diye beklettiğim şişeyi de odama aldım. Karanlıkta mutfağa gitmek istemem. "Acaba çişim var mı?" Biraz var gibi, şimdi yapayım da gece tuvalate kalkmayayım. Yatağa yatınca tek güveneceğim şey üzerimdeki pamuklu pike olacak.

Bir insan sevdiğinden ne diye ayrılır ki? Orospu... Buzdolabından yine sesler geliyor, ayak ucuma basa basa yatağıma geçiyorum; iyice, sımsıkı örtünüyorum. Bebek olsam da birileri beni kundaklasa. Bir soğukluk var ortamda, hayaletler basmış gibi evi. Ne zaman gözlerimi bir sağa bir sola oynatsam mavi-beyaz ışıklar görüyorum. Evimi gulyabaniler basmış. Kafamı kaplumbağa gibi içeri çekiyorum. Hayır, korkaklık değil bu, yalnızlık.

Saat 3'te uyanıyorum. "Eee? Ne yapacağım şimdi?" Uykum çok kaçtı. Yusuf Atılgan beni 'Aylak Adam' yerine yazmalıymış. Ödül vermeliler bana edebiyat forumlarında: "Geleceğin aylak adamı seçildiniz, buyrun ödülünüz!"

Evin verandasına çıkıyorum. Önümde sonsuzluğu barındıran bir deniz, dolunayın ışığıyla süslenmiş, parıldıyor da parıldıyor. "Ne güzel dolunay varmış bu kötü günde!" Dolunay zamanı terkedilmek böyle koyar işte!

"Ommmm!"

Bu ses nereden geliyor?

"Ommmm!"

Bildiğin 'om' sesi bu. O kutsal ses! Başlangıcın ve sonun sesi!

"Ommmm!"

İçerdeki elektrikli aletlerden mi geliyor ses yoksa yan taraftaki otellerin bozulan hoparlörlerinden mi?

Belki de bir işaret bu! Yılların yoga hocasıyım ben. Bütün meditasyonlarımda duymak istediğim sesi bu ayrılık günü mü duyacaktım? Bu meşum günde mi aydınlandım yani? Aydınlanma ayrılıkta mıymış? Bundan böyle, müridlerime ayrılmalarını emredeceğim. Evlenin, ayrılın, aydınlığa ulaşın! O ayrılıktadır!

Deli gibi gülüyorum, o kadar uzun gülüyorum ki mideme kramp giriyor, elmacık kemiklerim ağrıyor, gözlerimden yaşlar akıyor, bütün ışığıyla dolunay tam otuz derece hareket ediyor. Kusmak istiyorum.

Nefessiz kalmaktan boğulmak üzereyken susuyorum. Yan taraflardaki butik otellerde kalanlar benim bu büyük saçmalamamı duymuş olmalı. Hakikaten ne yapıyorum ben? Yılların üstadıyım, yoga üstadıyım, yogiyim. İnsanlara o ulu enerjiyi verirken kendimi neden ondan mahrum bırakayım?

Derin bir nefes alıyorum. "Hayat güzel!" Deniz kıyısında müstakil bir evim var, karşıda adaların ışıkları. Dolunayın muhteşem görüntüsü, dalgaların huzur verici sesi. Daha ne olsun? Bu anı değerlendirmeliyim!

Hemen yoga matımı alıyorum salondan ve tekrar verandaya geçiyorum. Rüzgar ılık ılık esiyor, üstüme uzun kollu ince bir t-shirt alıyorum. Şu an sadece meditasyon yapmalıyım. 5,6 ve 7. çakraların seslerini tekrar etmeliyim. Zihnimi boşaltıp kendimi sadece dolunayın kutsal ışığına vermeliyim.

Lotus pozisyonunda oturuyorum, derin bir diyafram nefesi, meditasyona başlıyorum.

Çok bir zaman geçmiyor, sol taraftaki otelden müzik sesleri gelmeye başlıyor: "All the leaves are brown and the sky is grey...Stopped into a church I passed along the way, well I got down on my kness and I pretended to pray..."

Bu şarkıya bayılıyorum da şu an olacak iş mi? 'Ommm' sesi yan taraftan gelen müziğin sesiyle bastırılıyor ve zamanla yok oluyor. Tekrar geri gelsin, gitmesin diye 7. çakraya daha çok odaklanıyorum: "Ommm!"

"California dreamin' on such a winter's day"

"Ommmm!"

Bu sefer, sağ taraftaki otelden Tanju Okan şarkıları çalmaya başlıyor: "Eşyalar toplanmış seninle birlikte, anılar saçılmış odaya her yere... Kadınım... Ne olur terk etme yalnızlık çok acı... Sönmüş bak ışıklar ev nasıl karanlık...."

"Yok artık" diye bağırıyorum. "Gitti kadın gittiii!" Gözlerimi kapatıp 'om' sesine odaklanmaya çalışıyorum.

"Ommmm!"
"California dreamin' on such a winter's day."
"Sen...Kadınım..."
"Ommmmmm!"

Suyun şarıltısı duyuyorum. "Birileri denize mi giriyor bu saatte?" Gözümü açıyorum ve bembeyaz bir kadının, çırılçıplak, simsiyah denizde, yakamoz hizasında yürüyüşünü görüyorum. Lotus pozisyonunda öylece kalakalıyorum.

"Kadınım..."

Kız denize girerken ürperiyor, su çok soğuk olmalı; kız denize girerken kıkır kıkır gülüyor, kız çok sarhoş olmalı.

"Güzel bir deniz kızı olmasaydı bu saatte suya girmezdi" diye düşünüyorum. Amaan! Ne yaparsa yapsın! Bütün kadınlar aynı! O anda sağ taraftan yine Tanju Okan'ın sesi duyuluyor: "Terkedecekler nasıl olsa biliyorsun di mi sen de... Sağ ol abi..."

Gülümsüyorum ve tekrar derin meditasyonuma dalmaya devam ediyorum. Gözlerimi kapatıyorum. "Ommm!"

Hayır, olmuyor, aklım hala denizdeki o kadında. Duru bir güzelliği yok muydu kadının? Çok güzeldi, evet. Hayır, onu düşünmeyi bırakıp meditasyona devam etmeliyim. "Ommm!"

Bir hışımla ayağa fırlıyorum, üzerimdeki t-shirt'ü hızla çıkarıp yere fırlatıyorum. Evimin merdivenlerinden kumsala iniyorum. Deniz kıyısına geldim, ben de çıplak denize gireceğim, ahahah evet, şortumu donumu hepsini çıkarıp atıyorum. Kahkahalarla denize koşuyorum, adeta denizin üstünde koşuyorum. Kollarım ve bacaklarım delicesine benden bağımsız hareket ediyorlar, sağa sola savruluyorlar. Yok, hayır, buna koşmak denemez, daha çok havada kulaç atıyorum. Çok geçmeden suyun içine düşüyorum. Su buz gibi...

O an etraftaki bütün köpekler ulumaya başlıyor. Sokak köpekleri, otelin köpekleri, civardaki evlerin köpekleri. Sanki hepsi aynı anda uyanmış da bir şeyden ürkmüş gibi ulumaya başlıyorlar; ben de ürperiyorum. Buz gibi bir ürperti. Su da buz gibi. Bir an kendime geliyorum: "Ne yapıyorum yahu ben!" Köpekler ulumaya devam ediyor ve ben adeta usanmadan yakamoz hizasında yüzen kıza doğru çekiliyorum. Çırılçıplak.

Kıza doğru yüzüyorum ama o benim orada olduğumdan haberdar değil gibi. Yüzerken daha çok kendime geliyorum, otellerden gelen müziği duymaya başlıyorum: "Ne kaldı geriye zaten bir sürü boş hatıra, yaşamak değil ki bu görüntüler var adeta..."

Su giderek derinleşiyor; normalde karanlıkta yüzmekten korkarım ama bu gece her şeyin bittiği gece. Korku yok, merak var: "Neden kıza doğru yüzüyorum ki? Yanına yaklaşınca ne diyeceğim ki?" Ama yine de yüzüyorum, kulaçla depar atıyorum.

"Sarılınca sana hem de titreyerek..." 

Diğer otelden cevap niteliğinde şarkılar geliyor: "I was in the winter of my life and the men I met along the road were my only summer..."

Bir ara yoruluyorum ve kendimi sırt üstü çevirip kıyıya bakıyorum: "Epey uzaklaşmışız." Kıza doğru yüzmek için aniden dönüyorum ve korkudan bağırıyorum! Kız tam suratımın ortasında duruyor. Benim korkutuğumu anladığı için kıkır kıkır gülüyor. Şaşkınlıkla korku arasında gelip gidiyorum ama onun gülüşü içimi rahatlatıyor. "Eee... ben..." diyorum utanarak, daha fazla konuşamıyorum çünkü kız dudaklarıma yapışıyor.

"I've got a war in my mind... I just ride, just ride..."

Suyun bu kadar derin olduğu yerde hiç sevişmemiştim. Aslında denizde hiç sevişmemiştim. Sadece öpüşüyoruz; öpüşmek için harcadığımız eforun daha fazlasını suyun üstünde kalmak için harcıyoruz. Sadece öpüşüyoruz; kızın önce dudaklarını sonra boynunu öpüyorum. O zevkle kendini geriye doğru atıyor. Bu sefer ter yok sadece tuz var, deniz tuzunu yalayıp duruyoruz. Dolunayın altında iki bembeyaz ten, köpeklerin uluması kesilmiş, nefes nefese kalmış iki insan ve otellerden gelen müzikler... Otelde uyanık olan insanlar bizi görüyorsa da artık umrumuzda değil. En azından benim çok umrumda değil, umursamıyorum, sadece öpüyorum ve gülüyorum.

"İnanamıyorum, bu hale nasıl düştük, bilemiyorum. Sende mi, bende mi, herneyse, her kimdeyse neyse, bilemiyorum...."

Şarkılar susuyor, deniz konuşuyor; dalgalar susuyor, dudaklar konuşuyor.

"Uğruna döktüğüm gözyaşları için yağmurdan özür dilerim dilerim... Senin için senden geçerim geçerim"

Deniz susuyor, şarkılar konuşuyor; inlemeler bitiyor, dalgalar konuşuyor.

"As deep as a bite, as dark as the night. As sweet as a song, as right as a wrong. As long as a road, as ugly as a toad... All I wanna be is everything...

Etrafımdakiler hiç umrumda değil. Açıkçası artık denizi de önemsemiyorum. Tek gerçek var şu an burada, tek renk var, tek vücut var, tek duygu var. Denizden farklı değiliz, onun içindeyiz; dolunaydan ayrı değiliz, onun ışığının içindeyiz; birbirimizden ayrı değiliz, çoktan yin-yang olduk, çoktan 'biz' olduk.

"Geçmiş değil bu gün gibi yaşıyorum hala seni... Sen hep benim yanımdasın...Sen benim şarkılarımsın..."

Deniz konuşmaya başlıyor, şarkıların sesi daha gür çıkıyor, nefeslerimizin hırıltısı otellerden duyuluyor, dalgalar kıyıya daha bir coşkulu vuruyor. Doğa Zeus ile Hera'nın evliliğini nasıl kutladıysa ve kutsadıysa bizi de öyle el üstünde tutuyor.

"Kime sorsam dönüşüm yok, nereye gitsem mavi, yelkenimde deli rüzgar, her yanım tuz, deliyim...delisin...ah deniz olayım, tuzumu rüzgarda savurayım, deliyim..."

Güneş doğmaya yakın kumsala doğru yüzüyoruz. Ellerimiz suyun içinde kalmaktan büzüşmüş ama üşümemişiz. Deniz kıyısında kız beni yere itiyor, düşüyorum, kahkahalarla üstüme kum atıyor. O an fark ediyorum, hiç konuşmamışız: "Kimsin sen?" diyorum. Cevap yok. Elinden tutuyorum hemen ve kumsalın üstündeki evime çıkartıyorum.

Odama girmeye zaman yok... Otelden müzik sesleri gelmeye devam ediyor: "Uzaklarda bir yerlerde güneşler doğuyor, biliyorum dönence..." 

Saat öğleden sonra 1 oluyor; aşağıdan, kumsaldan, eğlenen ve şıpır şıpır yüzen insanların sesleri ve kahkahakarı geliyor. Evin içi havasızlıktan olacak herhalde birazcık kokuyor. Yanımda yatan kızın güzel suratına bakıp dün geceyi hatırlamaya çalışıyorum. Sahi meditasyon yaparken bu aşamaya nasıl geldik? Bu kız kimdi? Hatta daha önemlisi niçin çıplak yüzüyordu? Sarışınlığına ve muntazam burnuna bakarsak yabancı biri, buralı değil. "Peki ben neden çıplak yüzmek için gaza geldim?"

"Sahi, eşim benden dün akşam niye ayrıldı?"

Artık anılarda kalacak eşimi düşünüyorum. "Çoktan sona ermişti, sadece bunu görmekten korktum!" 'Her aşk bitermiş birgün bildim'deki 'birgün' bugünmüş diye düşünüyorum. O halde, henüz başlamamış bu aşk da bitsin! Kafamda bitiriyorum, bitiriyorum, bitiriyorum ve bitti.

Kız uyumaya devam ediyor, beklemekten sıkılıyorum, bittiğini söylemeliyim. Dürterek uyandırıyorum, kız şapşallaşmış bir şekilde kalkıyor. Muhtemelen acayip bir baş ağrısı var dünkü sarhoşluğundan geriye kalan eser olarak. Hiç konuşmuyorum, o da konuşmuyor. Üstünü giyiyor, bir şeylerden usanmış, belli. Onu yolcu etmeye kalkmıyorum. Kız dış kapıya doğru yöneliyor, arkasına bakmıyor. "Sinirlendi mi acaba?" Tam çıkacak iken yüzünü çeviriyor, bana bakıyor, gülümsüyor, hayırdır inşallah!


Merdiven basamaklarından inerkenki çıkardığı patırtıları duyuyorum. Sarışın kız biraz sinirli gibi, kendinden nefret ediyormuş gibi. Geçen akşam da bir hışımla evden kaçan kadın gibi. Bütün kadınlar aynı. Terkedilirken de hırslılar, terkederken de.

"Bir daha aşık olmayacağım" diyorum.

Sol taraftaki otelden şarkılar yükseliyor: "Aşklarımı, düşlerimi, dertlerimi yaz Yarabbim!"

16 Ağustos 2013 Cuma

2. Günlük

Bütün mesele blog yazarlığı olunca insan kendisini bir Marquez, bir Attila İlhan, bir Hesse, bir Elif Şafak hissetmiyor elbette, ama yine de, bir sorumluluk hissediyor. Güncel kalmasını istiyor blogun ve tabii ki her yazarın sahip olduğu benliğin getirdiği 'önce ben okunmalıyım, hep ben okunmalıyım, saksı değilim ben' gibi duygulara kapılabiliyor.

Yazacak çok konu var ve nazar değmesin ama taslaklar kısmında dolu yazı var.  Fakat nedense şimdi onları yayınlamak istemiyorum. Bazılarının üstünden bir kez daha geçmem lazım, bazıları içinse 'zeitgeist' uygun değil.

O yüzden, böylesine bir "günlük" yazısı bu sıcak ve nemli İzmir gününe daha uygun olacaktır.

Güzel ay Ramazan sona erdi, sonra bayram ettik hep beraber. Ne kadar değerlendirdik ki orucu sonrasında bayram yapabiliyoruz her insanın nefsine sorması gereken bir soru. Benim nefsim şöyle bir cevap veriyor ara sıra kendisini rahatsız ettiğimde: "Kusura bakma canım ama ne kıldığın namaz, ne tuttuğun oruç, ne de bildiğin din doğrusu değil. Hep yalan içindesin, hep hayal içindesin."

Bazen bu bayramları OSHO'nun meditasyon sonrası kutlama yapmasına benzetiyorum. Bir süre belli bir meditasyon yapılır, tabii insan benliğine ulaşırsa zaten bayramdadır, ama ulaşmasa bile 'kutla' denir. Kutla, sevin, çünkü güzel bir iş yaptın! Dolayısıyla, oruç tutma süreci sonrası bir kutlamadır bayram.

Yeni bir dernek açıldı İstanbul'da: Burç Fikir Sanat! Kendi deyişleriyle dernekten ziyade bir think-tank kuruluşu. Henüz emekleme aşamasında ama şu zamana kadar yaptığı etkinlikler de hiç yabana atılacak şeyler değil. Sitesine girerek dernek hakkında fikir sahibi olabilirsiniz. Hatta isterseniz gönüllü olarak çalışmalara katılabilirsiniz veya kendiniz bir etkinlik önerebilirsiniz. Oradaki insanların samimiyetlerini gördükten sonra zaten aklınızın bir tarafının hep burada kalacağına eminim.

Metin Bobaroğlu diye bir kişi var bu ülkede. Duyanınız var mı, göreniniz var mı, biliyor musunuz diye sormayacağım çünkü Metin Bobaroğlu öyle bir insan ki onu bir kere tanıyan hiç unutamaz. Mesela "Duydum ama hakkında pek bilgim yok" denemez, ya bilirsiniz ya bilmezsiniz.

"Niye bu kadar sert tanımlamaya girdin yahu" derseniz "Adam harika bir insan da ondan" derim.

Kendisi Anadolu Aydınlanma Vakfı'nın başkanı. Kadim bilgelik ve Anadolu Bilgeliği hakkında araştırmalar yapar ve konferanslar verir. Sitelerinde bilgiler var, ama yeterli değil. Örneğin Metin Bobaroğlu bir zamanlar ATV'de gazeteci Ayşe Acar ile beraber 'Aşure' adlı bir program yapmış. Anadolu'nun kadim bilgelikler için bir köprü olduğunu, bu bilgilerin aşure gibi harmanlandığını ve tatlandığını söyler Bobaroğlu.

Benim kendisinden ve programlarından haberim yoktu ama Tarih ve Kültür Araştırmaları Derneği'nin bir zamanlar düzenlediği Hikmet Atölyesi hocası Kubilay Aktaş bize Bobaroğlu'yu tanıttı ve programların cd arşivini verdi. Daha sonradan ben Metin Bobaroğlu'nun kitaplarını aldım, hepsini okudum, tekrar tekrar okudum ve okuyacağım.

Bu arada, Tarih Kültür Araştırmaları Derneği her sene Kubilay Aktaş ile beraber bu tür Hikmet Atölyesi'ni, şimdiki adıyla Parapsikoloji Atölyesi'ni düzenliyor. Bilgi almak isterseniz tık tık!

Neden Metin Bobaroğlu'nun programı sona erdi bilmiyorum ama bu günlerde Serdar Tuncer'in Habertürk'te programının sona erdirilmesi elbette bizleri üzdü. Yahu bu insanlar güzel insanlar, bilgili insanlar, toplumun onlara ihtiyacı var; üzmeyin bu insanları!

2.Günlük yazımda amacım bu insanları, bu dernekleri tanıtmak değildi çünkü onlar hakkında daha sonra uzun uzun yazılar yazacağım. Bu bir günlük yazısı haliyle başımdan geçenleri yazmalıyım:

Metin Bobaroğlu'nun Aşure programlarından birini yeniden izledikten sonra "Yahu artık Goethe'nin Doğu Batı Divanı eserini alıp okumalıyım." dedim. Bobaroğlu Goethe'nin kadim bilgelikle alakalı söylediklerini 'özet geçerek' anlatıyordu çünkü programının bir kısmında. Sohbet bu program, laf nereye gelirse onu zevk ediyorlar. Derken, o günler kitapçıya gitsem de Doğu Batı Divanı'na elim bir türlü gitmedi. Hatta gittim psikolojiyle alakalı bir başka kitap aldım ama Goethe'ninkini alamadım. Zamanı daha gelmedi deyip durdum kendime.

Daha sonradan bayram için ailemin yanına İzmir'e geldim. Bayram ziyaretleri derken üst kat komşumuz olan harika insanlardan Zehra teyzemiz bana zor konuştuğu halde birdenbire "Felsefe sever misin?" diye sordu. "Tabii ki" dedim. "O zaman şu raftaki ilk kitabı al, senin olsun" dedi. Kitaba bir baktım: Goethe ve İslam! Zehra teyze sonradan: "Tam sana göre bir kitap, çok seversin" demez mi, ben de içimden "Artık Goethe araştırmalarına başlamanın zamanı gelmiş demek ki" dedim. Güzel insanlardan biridir Zehra teyzemiz, Allah ona şifalar versin.

Gökhan Doktor'un hediye olarak bana gönderdiği kitaplardan biriydi Alev Alatlı'nın Beyaz Türkler Küstüler'i. Her zaman olduğu gibi kitabı benden önce bitirdi ama bir kaç gün önce ben de sona erdirdim kitabı. Yok arkadaş TUS'a hazırlanmış da, daha erken bitirebilirmiş de, o kadar hastanelerde nöbetlerdeymiş de... Aslında hepsi bahane! Ben de bugüne bugün bir tıp fakültesi süresi kadar sürede - hatta daha fazla sürede- mühendislik fakültesinde okumuş bir insanım, elbette kitabı geç bitirmeye hakkım var!

Alev Alatlı'yı severdim ama Gökhan Doktor daha çok sevdirdi bana Alatlı'yı. Beyaz Türkler Küstüler hakkında bir yazı yazasım var ama önce kitabı tekrar okuyasım var. Yani, çok beklersiniz! Nah!

Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlık eserine İspanyolca'sından başladım sonunda. Aslında Marquez'in ilk okuduğum kitabı 'Benim Hüzünlü Orospularım'ı asıl diliyle okumak isterdim daha önce ama nedense Cien Anos de Soledad daha ağır bastı. Kitabın bitmesi uzun sürer ama bu kitaba değer. Mis Putas Tristes zaten kısa bir kitap, daha sonra da okuyabilirim onu.

Uzun bir yazı oldu, bahsedecek çok şey var ama bu son zamanlarda bana en çok koyanı anlatayım da artık bitireyim:

Ramazan'dan hemen bir kaç gün önce Emin ile bir iddiaya girdik. Ramazan'ın sonunda Emin 80 kilodan 75 kiloya inecek ben ise 82 kilodan 78 kiloya inmiş olacaktım. Amacımız: Kilo vermek için birbirimizi gaza getirmemiz. Benim işim daha zor, malum oruç tutarken kilo vermek bir yana herkes Ramazan'da kilo alır. Son günler yaklaştı, benim İzmir'e dönme muhabbetim oldu, karar verdik bir hafta öncesinden tartılacaktık ama Jana sağ olsun, evdeki tartıyı başka yere götürmüş, yani ortak bir tartıda tartılamadık. Aynı baskülde tartılmamız gerek, hile yapmak yok çünkü ödül bi'büyük Yeni Rakı. Sonradan ben İzmir'e döndüm, hemen evde tartıldım ve sonuç: 78,9 kilo! Kazanamadım yani, Emin'i aradım o da hedefe ulaşamamış 2 kilo farkla. Ya(e)ni rakıyı bölüşeceğiz.

Bana koyan bu olmadı tabii: Dün kardeşim uçağa bineceği için bavulunu tartıya koyarken ben de kendi kiloma baktım: 82! Nasıl olur? Kilo almışım! Ah tatlılar ah! Bir sonraki gün Emin'den adeta hissetmiş de dalga geçmek için yazmış olduğu mesaj: "75 oldum!

Son bir şey daha var lan, az okuyun: Bu yazıyı aslında iki gün önce yazmıştım, boş boş otururken, zamanı doldurayım diye. Ama bundan bahsetmem lazım: Dün gece televizyonda Dedemin İnsanları filmine denk geldik, izlememiştim, oturdum izledim ve adeta şiştim. Ağlamamak için kendimi öyle kastım ki biraz daha beklesem patlayabilirdim. Sonra elbette dayanamadım. Bir tarafı Yunanistan-Makedonya göçmeni olan bir aileden gelmek, kendi ailemin bize anlattıkları, filmin samimiyeti, oyuncuların mükemmelliği... Hepsi aynı anda geldi üstüme.

Hatta son sahnelerde Ozan karakteri Yunanistan'a gittiğinde herkesin ona "Biz dostuz!", "Kardeş Türkiye" gibi laflar etmesini ve bol bol kahve ikram etmesini bazıları abartılı bulduğunu söylemiş. İnterrail yaparken ben de Yunanistan'da hemen hemen aynı şeyi yaşadım. Türkiye dedim mi "Komşiii" lafını "Dost"  lafını üstelik Türkçe olarak duydum.

Yunanistan hikayemi, küçüklüğümden gelen Ege ve Yunanistan sevdamı, Yunan mitolojisi çalışmalarımı, Yunan Konsolosluğu'nda Yunanca öğrenme krizimi, Yunan Konsolosluğu'nda çalışan elemanların niçin bizim aileyi sevmediğini bu bayram kahvaltısında dayımdan öğrendiğimi ve gülmekten krize girdiğimi yakın zamanda yazacağım. Ama şimdiden söylüyorum: Yunanlılar bizi ne kadar engellerse engellesin, ben Yunancayı sökeceğim ulan!

21 Temmuz 2013 Pazar

Az

Peygamberimiz bazen iftarını bir kuru hurmayla açarmış. Yokluktan değil hikmetten... 

Peki, biz niye iftarlarımızı süslüyoruz?

Necip Fazıl'ın "Uyumak İstiyorum" şiirinde söylediği gibi:

"Her gün yalnız namazdan namaza uyanayım;
Bir dilim kuru ekmek; acı suya banayım!
Ve tekrar uyuyayım ve kalkayım ezanla!
Yaşaya dursun insan, hayat dediği zanla..."

Gözümüz çoktan doydu, haberimiz yok. Bize emanet edilen bedenimize eziyet çektirmeye ise hiç hakkımız yok.

14 Temmuz 2013 Pazar

Bir Başka Sihirli Lamba Cini Hikayesi: Dua

Deniz kıyısı boyunca yürüyorsun, gece vakti; karşı adalara baktıkça, adaların parıldayıp gelen titrek ışıklarına baktıkça içindeki sıkıntı sanki daha da büyüyor. "Kıskanmak mı?" diyorsun "Hayır, kıskanmıyorum! O ışıkları gördükçe, sadece, bir kızgınlık oluşuyor; o ışıklardan biri de ben olabilirdim. Yapabilirdim! Ama şimdi, yalnızım, kumsalda gezen karanlık bir herifin tekiyim! Aylak adam olmayı bile beceremedim!"

Susuyorsun ve yürümeye devam ediyorsun. Bu hikayenin baş kahramanı olmak zor iş, başına illa bir iş gelecek, biliyorsun. Bu sebeple, 
sana yazılan hedefe ulaşmak için, biraz daha yürüyorsun.

Sonunda, elbette, garip bir şey oluyor: Dalgalar kabarıyor, buz gibi bir rüzgar yakandan girerek seni ürpertiyor. "Acaba evden çıkmadan üstüme yelek alsa mıydım?" PAT! "Ahh! Ayağım!" Ayağın çok sert bir cisime çarpıyor, eğiliyorsun, cisme bakıyorsun: Alaaddin'in sihirli lambası!


"Alaaddin kim ulan?" diye yazara çemkiriyorsun. Pekala, o çarptığın şey sadece sihirli bir lamba. Haydi okşa!


Okşuyorsun, olmuyor! Etrafta bir hareketlilik yok. Elini giysine siliyorsun "Belki elim terlemiştir." Bir kez daha iyice okşuyorsun: "Eee haydi?" Maalesef, ortada cin min yok.


"Umutlanmıştın değil mi?" Arkadan davudi bir ses geliyor. Dönüp bakıyorsun, uzun bembeyaz saçlarıya haşmetli bir adam; kumsaldaki şezlonglardan birine oturmuş seni izliyor. Elinde Efes tombul bira! Üstü başı kir pas! 


Biraz çekinerek "Efendim? Anlamadım?" diyorsun. Adam besbelli delinin teki! Erkenden buradan uzaklaşsan iyi olacak!


"Umutlanmıştın değil mi çocuğum! Yıllar önce ben de o lambaya basıp tökezlemiştim. Umutlanma, içinde artık cin yok. Üç dileğimi dilediğim için işi bitti, özgürleşti gitti, geri gelmeyecek, gelmesin zaten ibne!" Yaşlı adam birasından bir usulca bir yudum alıyor, birası bitmek üzere. "Şu Efes'in tadı da bir garip, balkon demiri gibi, en iyisi Blue Moon ama burada satılmıyormuş."


"Tamam" diyorsun içinden "Adam harbiden deli. En iyisi uzaklaşayım buradan, adamcağız bana takılır kalır, delidir, bir şey yapar, zaten sıkıntıdayım, hiç uğraşamam" Adama kibarca gülümseyip yavaş yavaş yürümeye başlıyorsun. Adam arkandan bağırıyor: "Ben mi deliyim delikanlı! Sen delisin aslında sen! Lambayı bir ümitle okşadığını görmediğimi sanma. Deli olmasan yapar mıydın o hareketi?"


Evet, yaşlı adam o davudi sesiyle tam on ikiden vuruyor. Kalakalıyorsun! Harbiden sen de delisin! Bir hevesle lambaya uzanmamış mıydın? Adama dönüyorsun: "Eee amca? Neydi dileklerin? Bira için para istemedin herhalde. Ehehe ehehe!"


"Boş ver çocuk benim dileklerimi, bende saklı kalsınlar. Ama sana o en son dilediğim isteği söyleyebilirim."


"Neydi amca?" Adama biraz daha yaklaşıyorsun. Sadece denizin sakin hışırtısı ve yaşlı adamın davudi kelimeleri var etrafta. Bu dinginlik seni biraz rahatsız ediyor.


Yaşlı adam son dileğini anlatmaya başlıyor:

"Benim tecrübelerimden yararlanması gereken genç birine, o kişinin tam ihtiyacı olduğu an karşısına çıkmak ve tecrübelerimi ona aktarmak! Herhalde, çocuğum, o kişi sensin. Hele bir gel de dinle beni, hem ben kurtulayım bu beklentiden hem de sen kurtul boş boş yaşamaktan" Yaşlı adam hemen sol tarafındaki siyah poşetten bir bira daha çıkartıyor ve sana uzatıyor.


"Haydaa! Çattık!" diyorsun ama elin mahkum, hikayenin kahramanı yazarı dinlemeli, birayı alıp yaşlı adamın yanına kuma oturuyorsun. Kum soğuk.


Yaşlı ve garip bu adamın konuşmasını bekliyorsun ama kendisi susuyor. Beş dakika geçiyor, on dakika geçiyor aranızdaki tek münasebet boşalan bira şişelerini dolularıyla değiştirmek. Yarım saat boyunca tek kelime konuşmaksızın dalgaların o huzur veren sesini dinliyorsunuz. İkinci bira da bitiyor ve artık dayanamıyorsun, ayağa kalkmaya yelteniyorsun: "Biralar için çok sağ ol amca ama ben artık gidiyorum."

-Hep istekler hep istekler! Ne zaman bir nihayete vardıracaksın bu istekleri?

-Anlamadım amca, ne diyorsun?
-Çocuğum beni iyi dinle. İstekler hiç bir zaman bitmez. Mesela o lambadan cin çıksa ne dileyecektin sanki? Sağlık, para, huzur! Eğer o concon kızlardan biri olsaydın belki dünya barışı da isterdin ama insan bu üçünden başka ne ister? Söyle ne isterdin eğer cin çıksaydı lambadan?
-Eee bunu pek düşünmedim amca ama sağl....

Sözünü yarıda kesiyor yaşlı adam, uzun saçlarını tek eliyle geriye atarak: "Bir insan ne isterse odur delikanlı. Velev ki çok para istedin o zaman ben senin hakkında 'paraya takıntılı bir genç' yorumunda bulunurdum. İnsan duasında neyi istiyorsa odur delikanlı. Beni iyi dinle. Bütün isteklerin senin putlarını oluşturur ve Allah'ın dışında bütün istekler afakidir, gereksizdir."


"Bediüzzaman Said Nursi üstadımızın başından geçen bir hikaye var çocuğum, bak sana anlatayım: 

Bana talebe arkadaşlardan Molla Resûl anlatmıştı: Talebeleriyle birlikte bir gün mezarlıktan geçerken, Üstad talebelerine yola devam etmelerini, kendisinin biraz orada kalacağını söylemiş. Talelebeler gidince, yanında sadece Molla Resûl kalmış. Haliyle Molla Resûl yaşlı olduğu için Onun yanında kalmasına bir şey dememiş. Bir kabrin başında bir müddet kalmış. Aradan yarım saat kadar bir vakit geçmiş, sonra yoluna devam etmiş. Bu defa Molla Resûl Allah'a kasem ederek, Üstad'ın o kabrin başında niçin durduğunu sormuş.

"Çok ısrar edince Üstad neden durduğunu kendisine şu şekilde anlatmış:

"Saliha bir kadının mezarının yanından geçiyordum. Bu kadın hayatta iken ziynete, süse ve boncuğa biraz düşkünmüş. Dünyada iken gerdanlığı kırılmış, onu ipe dizerken vefat etmiş. Kabrinde de hâlâ boncuk dizmekle meşgul. İhtimal ki kıyamete kadar da onunla meşgul olacak.

"Kıyamet koptuğunda ne kadar çabuk kıyamet koptu. Daha boncuğumu dizip bitiremedim diyecek... Ben bunun için durup Cenab-ı Hakkın azametini seyrediyorum.
"Şimdi söyle delikanlı, boncuk ile para arasında veya boncuk ile sağlık arasında ne fark var? Boncuk da bir istek, para da bir istek, sağlık da bir istek ve bu isteklerin hepsi birer put; O'na ulaşmayı geciktiren engeller! Kadıncağız mezarda boncukla uğraşıyor da senin öldükten sonraki vaktini mezarında kazandığın paraları saymakla uğraşıyor olmayacağın ne malum? Mezarda para saymak! Bilinçsizce yapılan bir iş, ne yaptığının ve nerede olduğunun farkında olmamak!"

Bu tipteki bir yaşlı adamın bu kadar dolu olduğuna hayretler içinde kalıyorsun. "Adam ermiş falan herhalde!" diye geçiriyorsun içinden "Gerçi veliler bira içmez ama..."


"Peki amca bunları neden bana anlatıyorsun?" diye soruyorsun.

Yaşlı adam gözlerini dikmiş sana bakıyor, ürperiyorsun. Karanlık denizin ortasından bir balıkçı kayığı 'takatakataka' seslerini çıkararak hızla göz önünden uzaklaşıyor. Kayığın sebep olduğu dalgalar hızla kıyıya çarpıyor.

"Ben ermiş değilim delikanlı. Ermişler bira içmezler. Buna da bira denmez aslında, garip bir tadı var Efes'in, balkon demiri gibi, en iyisi Blue Moon!"

"Evet amca söylemiştin." diyorsun gözlerini kocaman açarak. "Bu adam kesin veli falan. Baksana düşüncelerimi okuyor!"

Yaşlı adam devam ediyor konuşmaya: "Sana bütün bunları anlatıyorum ki sen de benim düştüğüm hataya düşme çocuğum. Ben dileklerimi diledim ve pişman oldum. Dileklerimin hemen olmasını istedim ve aslında benim olamayacak şeylere sahip oldum, dolayısıyla bunları elimde tutmakta başarısız oldum. Tekrar diledim tekrar başarısız oldum. Sonunda anladım ki bütün bunlar benim gerçeğe ulaşma yolunda hedeflerimi saptıran gereksiz şeylermiş. Boşmuş, oyalayıcıymış. O son dileği ise kendim için değil, başkaları için diledim. Beni dinlesinler de tecrübelerimden faydalansınlar diye."


"Peki amca, dinliyorum işte" diyorsun. Yaşlı adam devam ediyor:

"Ne demiş Mevlana biliyor musun çocuğum?" Yine cevabını beklemeden konuşuyor: "Duanın nasıl olması gerektiğini anlatıyor: 'Allah belki milyon verecek, sen neden bir istiyorsun, deli misin?' diyor. Bu yüzden çocuğum duanda bir şey isteme. Allah'a bırak, o halleder. Hayırlısını talep et, 'sen benden daha iyi bilirsin' de, öyle dua et!"

Başını sallıyorsun: "Anladım amca" diyorsun, "Boş şeyler için dua edip mezarda boncuk saymayalım yani" 

"Hah! Bin yaşa!" diyor amca haykırarak. "Kalbi geniş bir çocuksun, anlamışsın, anlamışsıın"

Biralarınız bitiyor, şişeleri kumun üzerine bırakıp poşetten yeni biraları çıkarmaya gidiyorsun.

Yaşlı amca ise davudi sesiyle devam ediyor: "O lambadaki cini görseydin keşke! Aptalın tekiydi, beni mahvetti. Eğer anlatsaydı başıma gelecekleri önceden, diler miydim bir şey? Adeta benle dalga geçti, ne haldeyim bak görüyorsun!"

Derin bir nefes alıyor:

"Dünya bir annedir çocuğum. Cennet de buradan doğar, cehennem de! Bu Dünya'da yaşarken cenneti bulamayan ahirette de cenneti bulamaz oğlum, kimse kusura bakmasın! Burada boncuk sayarken ahirette de boncuk sayan kişi, burada cenneti bulaydı, her dem Allah ile beraber olaydı, işte o zaman o kişi öldükten sonra da Allah ile beraber olurdu. Peygamberimiz ne demiş: Öldükten sonra sevdiklerinizle beraber olacaksınız. Aman ha çocuğum boncukları veya parayı sevme. Putlarını sevme. Onları bu büyük amaç için kullan ama sevme! Dikkat et, sevmiyorum zannedersin ama öyle bir seviyorsundur ki farkına varamazsın! İşte al sana günah!"

"Amca" diyorsun, "Güzel şeylerden bahsediyorsun da elinde bira içiyorsun. Söylediğinle yaptığın bir olmuyor ki?"

Yaşla adam susuyor, derin bir iç çekiyor, sanki biraz hüzünleniyor. Neden sonra toparlanıyor ve bağırarak: "Bira mı bu be? Bira dediğin daha başka olur, içtin mi ağzında pas tadı bırakmaz!" Bir hışımla yarı dolu şişeyi denize fırlatıyor. Şişe denize düşüp kayboluyor, arkasında ses bırakmayarak.

"OSHO diye bir üstad var çocuğum, nasipse bulur dinlersin. 'Yaşam hata yapmaz diyor' bu kişi. 'Herkes yeterlidir, daha fazlasına ihtiyaç yoktur.' diyor. Anladın mı delikanlı hepsi aynı yere varıyor. İşini Allah'a bırak, fazlasını dileme, sana gerekiyorsa zaten O verecektir, veriyor da. O hep veriyor ama sen bu isteklerinle bu egolarında kendine öyle bir duvar örmüşsün ki alamıyorsun. O veriyor ama sen alamıyorsun. O'nda bir sorun yok, sorun sende."

Sankı bir şeye kızmış gibi sesini yükseltiyor:

"Gel, isteklerini bırak, dilek dilemeyi boş ver. Bu Dünya'da cennette değilsen, bil ki cevap isteklerinde. Hayatın dalgasına takıl, şükret. Farkında ol, yoksa öldükten sonra boncuk dizenlerin cennetine girersin!"

Biraz susuyor yaşlı adam, sanki senin bir şey söylemeni bekliyor, sen bir şey söylemiyorsun, sonunda amca patlıyor: "Eeee! Bir şey söylesene be çocuk! Bunca zaman seni bekledim! Söyle! 'Hiç bir şey dilemiyorum!' de!"

-Söyle!
-Tamam amca, hiç bir şey dilemiyorum!
-Daha yüksek sesle söyle!
-Hiç bir şey dilemiyorum!!!
-Tekrar söyle, bağır!
-Hiç bir şey dilemiyorum, istemiyorum, ben böyle mutluyum!!!

Yaşlı adam ufak bir duraksamadan sonra rahatsız edici kahkahalar atmaya başlıyor: "Bunlar da birer dilektir delikanlı. Aman, her neyse, ben burada işimi bitirdim. Üç kere dileğini söyledin ve hiç bir şey dilemediğini söyledin. Sen bilirsin! Ben gidiyorum! Hadi eyvallah!"

Hiç bir şey anlamıyorsun. Yaşlı adam kahkahalarına devam ederek ayağa kalkıyor, sağ tarafa doğru yürürken birden sana doğru dönüyor:

"Seni kandırdığımı düşünme çocuk! Söylediklerim gerçektir ve çok önemlidir. Ama ben çok tembel bir cinim. Yıllardır insanlar benden dilekler diledi, usandım artık. Üstelik, diledikleri dileklerden de sonradan memnun olmuyorlar. Ben de tembelliği seçtim. Sakın seni oyuna getirdiğimi sanma, biraz düşünsen farkına varacaksın senin iyiliğin için söyledim bütün bunları!"

Yaşlı adam eliyle selam işareti yapıyor ve usulca adımlarını atıyor, uzaklaşıyor.

Sen şaşkınlığını üzerinden attıktan sonra deniz kıyısındaki sihirli lambaya bakıyorsun, lamba kaybolmuş. Hemen yaşlı adamın arkasından bakıyorsun, adam kaybolmuş.

"Ne olduyor yahu?" diyorsun, hiç bir şey anlamadın. "Adam cin miymiş yani? Hassiktir!" Biraz sonra, bir kayık geçiyor ufuktan takataka seslerini çıkartarak. Karşı adaların ışıkları sanki daha parlak. Sol arka çaprazdaki bardan müzik sesleri gelmeye başlıyor. İnsanlar deniz kıyısında yürüyor. Sen ise biraz ayakta bekleyip kendine geldikten sonra elindeki bira şişesini denize fırlatıyorsun. Şişe denize düşüyor. Peşinden sarışın küt saçlı yaşlı bir kadın "Cıkcıkcık!" diye sesleniyor: "İçip içip plaja dadanıyorlar, ne zaman kurtulacağız bunlardan, baksana adam denize fırlattı şişeyi, cahiller!"

Deniz kıyısında yürümeye devam ediyorsun. Kafan hala çok karışık.


21 Haziran 2013 Cuma

Kumsal ve Egoist Yengeç

Dün bu senenin en uzun gününü en kısa gecesini yaşadın. Çocukluğundan beri sana zorla ezberletilen yegane tarihlerden birisini yaşadın. Milli bayramları bilirsin, dini bayramları bilirsin, mevsimleri, bir haftanın kaç gün olduğunu, her ayın kaç günden oluştuğunu bilirsin. Şubat ayının kısa 'çekmesine' üzülmüşsündür yeri geldiğinde. Hangi günlerde gece ve gündüz eşit; hangilerinde en kısa gündüz hep bilirsin. Bütün bunlar, bu modern çağda, eğitimli insan sıfatını kazanabilmen için gereken temel öğelerdendir.

Bu insan bir haftanın kaç gün olduğunu biliyor. Check! En kısa gün en uzun gece! Bildin mi? Check! Şubat kaç yılda bi uzuyor bi kısalıyor? Check! Atatürk hangi yılda doğdu? Check! Annesinin ismi babasının ismi? Check! İstiklal Marşı'nın ilk dört kıtası ezberinde mi? Check! Çek Cumhuriyeti'nin başkenti neresidir? Check?

Her insanın her şeyi bilemeyeceğini taa ufacıklığından beridir biliyorsun. Belki sadece bunu idrak etmen bile senin 'insan' olman için gereken o son yudumdur, belki bunu anlaman o gereksiz egondan kurtulmanı sağlayacak o son adımdır.

Her insanın her şeye gücünün yetmeyeceğini de biliyorsun. Belki bu yüzden insana değil de Allah'a muhtaçsın! Belki bu yüzden bu en uzun gün en kısa gecede uzun zamandır özlediğin ama bir türlü gidemediğin/ yapamadığın/ dokunamadığın hayallerini bir kez daha gözünün önünde görüyorsun, hayallar gün ışığında katılaşıyor, sanki özlem daha bir pekişiyor.

Her şeye gücü yeten bir insan var aslında! Hayır hayır 'Beercules' değil siz ona kısaca Herkül diyorsunuz ve Kanal D dizilerinden bayağı hatırlıyorsunuz. Kimileri de ona Herakles diyor, iyi de ediyor!

En uzun günlerin başlangıcı aslında senin yükselen burcunun da başlangıcı: Yengeç! Yazın başlangıcı, doğurganlığın başlangıcı, seksin başlangıcı! Duygusal, anaç, mıymıntı! 2. Çakra ve 7. Çakra!

Emin değilsin; herkes denizi, yazı ve kumsalı senin kadar sevebilir mi? Kimileri bozkır insanıdır, kimileri yayla; kimisi banyo yapmayı sevmeyen kedi cinsindendir, kimisi kumsalda doğup denize koşuşturan caretta caretta, kimisi de bırak kumsalı denizin içinde doğmuştur topraktan habersiz.

Sen denizin içinde doğanlardansın! Yüzmeyi ne zaman öğrendin haberin var mı? Kumsaldaki ilk resmini hatırlıyor musun, şaşkın ve korkak! Ya 'giremediğin deniz deniz değildir' sözünü ilk söyleyişini? Kaç defa kaybettin acaba güneşini ufukların arkasını kollarken?

Yine kayalıkların üstündesin, denizi izliyorsun. Etrafında arkadaşların var ama yalnızsın. Ezan okunuyor ve iki yengeç denizle bitişik kayaların üstüne çıkmaya başlıyor. Ezan okunuyor, yengeçler kollarını yukarı kaldırarak adeta dans ediyor, arkadaşların ve sen onlara hayretle bakıyorsunuz. Neden sonra ego'nuza yenik düşüp ufak bir taş parçalarını yengeçlerin üstüne salıyorsunuz, ne zaman taşlar hedefe düşüyor, o zaman büyü bozuluyor ve yengeçler kaçıyor, deniz susuyor, kayalar küsüyor. Siz yine kendi dertlerinizle boğulmaya devam ediyorsunuz.

Yengeçler insandan kaçar, deniz gözlüklerinle deniz diplerinde gezerken senin bu kaçıştan haberin vardı.

Ne zaman Yengeç Burcu dönemi başladı, ne zaman en kısa ve en uzun günler bir karara vardı, ne zaman kafanı kaldırıp Yengeç Takımyıldızı'nı hele şükür buldun, o zaman sen bu kaçışın sebebini öğrendin: Herkül ve Hera!

Herkül ve Hydra
Herkül (Herakles) on iki görevini ihya etmeye devam ediyor. Bizim Yerebatan Sarnıcı'nda kafası ters dönmüş halde bulunan, yılan saçlı, kara büyülü gözlü Medusa'yı öldüren Perseus'un doğduğu şehir Argos'un hemen hemen biraz güneyinde kalan Lerne bataklığında Hydra ejderhasıyla veyahut devasa su yılanıyla savaşan Herakles görevini layıkıyla yapmaya çalışıyor ve dedikodulara bakılırsa, kendisini aldatıp başka kadından çocuk -Herkül- yapan Zeus'a inat çocuğa düşman kesilen güzel yüzlü baş tanrıça Hera bu savaşta elbette tarafsızlığını koruyamıyor ve bu amansız düelloda Herkül'ün ayaklarını sokması için bir yengeç gönderiyor.

Hey yavrum hey, kime kafa tutuyor sanki, karşımızda Zeyna yok ki Herkül var! Neticede Herakles yengeci ayağıyla eziyor ve öldürüyor. Bunun üzerine Hera yengeci alıp gökyüzüne kaldırıyor ve anısını sabitliyor.

Neticede, Herkül her vuruşta yeni bir kafası peydahlanan bu kokuşmuş canavarı zar zor yenmeyi başarıyor ve bu devasa su yılanı da gökyüzüne sabitleniyor.

12 burçlar kuşağının en sönük takımyıldızını oluşturuyor Yengeç Takımyıldızı. Sönük, zavallı, pörsümüş çünkü görevini yerine getirememiş, kendisi olup Herakles'i ısıramamış.

Yengeç Takımyıldızı
Bu en uzun günlerde kumsala uzanıyorsun, kutup yıldızını buluyorsun, oradan Küçük Ayı'yı buluyorsun, oradan yine Herkül ile Hesperid Elma'ları için savaşıp sonradan Kuzey'e sabitlenmiş Ejderha Takımyıldızı'nı buluyorsun. Doğu tarafında şimdilik sadece başı gözüken o devasa su yılanını da görebilirsin. Yengeç nerede mi? Doğu'da, devasa yılanın başının hemen üzerinde, zayıf olduklarından bulunması zor. Herkül şimdilik ortalarda yok ama Hera'dan içtiği sütün sızıntıları Samanyolu (Süt Yolu) olarak bütün haşmetiyle karşımızda!

Her şey ego ile alakalı! Anlıyorsun! İlkokuldan beri egoları yüzünden belirli günleri, sayısal gerçekleri kitaplarda olduğu halde, sanki çabucak silineceklermiş gibi, ezberletiyorlar. Egoları yüzünden zavallı hayvanlara eziyet ediyorlar. Egoları yüzünden Heralar Herküller Zeuslar birbirleriyle çatışıyor. Egoları yüzünden yengeçler insanlardan kaçıyor.

Senin bu en uzun günlerden sonra, bu Haziran ayından sonra, hele de Yengeç kuşağı başlamışken, hele de üç aylar içerisindeyken, hele de bir kaç gün sonra güzel ay Ramazan başlayacak iken egolarını bırakman lazım. O yüzden otur kumsala, önce Sertap Erener'den "Kumsalda"yı söyle, sonra Fikret Kızılok ve Bülent Ortaçgil'den şarkı isimleri arasında ismi hep gönüllerin en birincisi olan "Egoist Kumsal"ı dinle.

Sonra dinlemeyi bırak, egoyu bırak sadece yengeci ve denizi dinle! Bu sayede, belki, bu gün hissettiğin özlemi bir nebze hafifletebilirsin.

"Bu yazıyı okuduktan sonra İspanyol müzik grubu Amaral'ın Hacia Lo Salvaje (Into the wild) şarkısı dinlenmelisin; hem kumsalı görürsün, hem yengeci, hem vahşi ortamı hem de gerçekliği."