Peygamberimiz bazen iftarını bir kuru hurmayla açarmış. Yokluktan değil hikmetten...
Peki, biz niye iftarlarımızı süslüyoruz? Necip Fazıl'ın "Uyumak İstiyorum" şiirinde söylediği gibi: "Her gün yalnız namazdan namaza uyanayım; Bir dilim kuru ekmek; acı suya banayım! Ve tekrar uyuyayım ve kalkayım ezanla! Yaşaya dursun insan, hayat dediği zanla..."
Gözümüz çoktan doydu, haberimiz yok. Bize emanet edilen bedenimize eziyet çektirmeye ise hiç hakkımız yok.
Deniz kıyısı boyunca yürüyorsun, gece vakti; karşı adalara baktıkça, adaların parıldayıp gelen titrek ışıklarına baktıkça içindeki sıkıntı sanki daha da büyüyor. "Kıskanmak mı?" diyorsun "Hayır, kıskanmıyorum! O ışıkları gördükçe, sadece, bir kızgınlık oluşuyor; o ışıklardan biri de ben olabilirdim. Yapabilirdim! Ama şimdi, yalnızım, kumsalda gezen karanlık bir herifin tekiyim! Aylak adam olmayı bile beceremedim!" Susuyorsun ve yürümeye devam ediyorsun. Bu hikayenin baş kahramanı olmak zor iş, başına illa bir iş gelecek, biliyorsun. Bu sebeple, sana yazılan hedefe ulaşmak için, biraz daha yürüyorsun. Sonunda, elbette, garip bir şey oluyor: Dalgalar kabarıyor, buz gibi bir rüzgar yakandan girerek seni ürpertiyor. "Acaba evden çıkmadan üstüme yelek alsa mıydım?" PAT! "Ahh! Ayağım!" Ayağın çok sert bir cisime çarpıyor, eğiliyorsun, cisme bakıyorsun: Alaaddin'in sihirli lambası! "Alaaddin kim ulan?" diye yazara çemkiriyorsun. Pekala, o çarptığın şey sadece sihirli bir lamba. Haydi okşa! Okşuyorsun, olmuyor! Etrafta bir hareketlilik yok. Elini giysine siliyorsun "Belki elim terlemiştir." Bir kez daha iyice okşuyorsun: "Eee haydi?" Maalesef, ortada cin min yok. "Umutlanmıştın değil mi?" Arkadan davudi bir ses geliyor. Dönüp bakıyorsun, uzun bembeyaz saçlarıya haşmetli bir adam; kumsaldaki şezlonglardan birine oturmuş seni izliyor. Elinde Efes tombul bira! Üstü başı kir pas! Biraz çekinerek "Efendim? Anlamadım?" diyorsun. Adam besbelli delinin teki! Erkenden buradan uzaklaşsan iyi olacak! "Umutlanmıştın değil mi çocuğum! Yıllar önce ben de o lambaya basıp tökezlemiştim. Umutlanma, içinde artık cin yok. Üç dileğimi dilediğim için işi bitti, özgürleşti gitti, geri gelmeyecek, gelmesin zaten ibne!" Yaşlı adam birasından bir usulca bir yudum alıyor, birası bitmek üzere. "Şu Efes'in tadı da bir garip, balkon demiri gibi, en iyisi Blue Moon ama burada satılmıyormuş." "Tamam" diyorsun içinden "Adam harbiden deli. En iyisi uzaklaşayım buradan, adamcağız bana takılır kalır, delidir, bir şey yapar, zaten sıkıntıdayım, hiç uğraşamam" Adama kibarca gülümseyip yavaş yavaş yürümeye başlıyorsun. Adam arkandan bağırıyor: "Ben mi deliyim delikanlı! Sen delisin aslında sen! Lambayı bir ümitle okşadığını görmediğimi sanma. Deli olmasan yapar mıydın o hareketi?" Evet, yaşlı adam o davudi sesiyle tam on ikiden vuruyor. Kalakalıyorsun! Harbiden sen de delisin! Bir hevesle lambaya uzanmamış mıydın? Adama dönüyorsun: "Eee amca? Neydi dileklerin? Bira için para istemedin herhalde. Ehehe ehehe!" "Boş ver çocuk benim dileklerimi, bende saklı kalsınlar. Ama sana o en son dilediğim isteği söyleyebilirim." "Neydi amca?" Adama biraz daha yaklaşıyorsun. Sadece denizin sakin hışırtısı ve yaşlı adamın davudi kelimeleri var etrafta. Bu dinginlik seni biraz rahatsız ediyor. Yaşlı adam son dileğini anlatmaya başlıyor: "Benim tecrübelerimden yararlanması gereken genç birine, o kişinin tam ihtiyacı olduğu an karşısına çıkmak ve tecrübelerimi ona aktarmak! Herhalde, çocuğum, o kişi sensin. Hele bir gel de dinle beni, hem ben kurtulayım bu beklentiden hem de sen kurtul boş boş yaşamaktan" Yaşlı adam hemen sol tarafındaki siyah poşetten bir bira daha çıkartıyor ve sana uzatıyor. "Haydaa! Çattık!" diyorsun ama elin mahkum, hikayenin kahramanı yazarı dinlemeli, birayı alıp yaşlı adamın yanına kuma oturuyorsun. Kum soğuk. Yaşlı ve garip bu adamın konuşmasını bekliyorsun ama kendisi susuyor. Beş dakika geçiyor, on dakika geçiyor aranızdaki tek münasebet boşalan bira şişelerini dolularıyla değiştirmek. Yarım saat boyunca tek kelime konuşmaksızın dalgaların o huzur veren sesini dinliyorsunuz. İkinci bira da bitiyor ve artık dayanamıyorsun, ayağa kalkmaya yelteniyorsun: "Biralar için çok sağ ol amca ama ben artık gidiyorum." -Hep istekler hep istekler! Ne zaman bir nihayete vardıracaksın bu istekleri? -Anlamadım amca, ne diyorsun? -Çocuğum beni iyi dinle. İstekler hiç bir zaman bitmez. Mesela o lambadan cin çıksa ne dileyecektin sanki? Sağlık, para, huzur! Eğer o concon kızlardan biri olsaydın belki dünya barışı da isterdin ama insan bu üçünden başka ne ister? Söyle ne isterdin eğer cin çıksaydı lambadan? -Eee bunu pek düşünmedim amca ama sağl.... Sözünü yarıda kesiyor yaşlı adam, uzun saçlarını tek eliyle geriye atarak: "Bir insan ne isterse odur delikanlı. Velev ki çok para istedin o zaman ben senin hakkında 'paraya takıntılı bir genç' yorumunda bulunurdum. İnsan duasında neyi istiyorsa odur delikanlı. Beni iyi dinle. Bütün isteklerin senin putlarını oluşturur ve Allah'ın dışında bütün istekler afakidir, gereksizdir." "Bediüzzaman Said Nursi üstadımızın başından geçen bir hikaye var çocuğum, bak sana anlatayım:
Bana talebe arkadaşlardan Molla Resûl anlatmıştı: Talebeleriyle birlikte bir gün mezarlıktan geçerken, Üstad talebelerine yola devam etmelerini, kendisinin biraz orada kalacağını söylemiş. Talelebeler gidince, yanında sadece Molla Resûl kalmış. Haliyle Molla Resûl yaşlı olduğu için Onun yanında kalmasına bir şey dememiş. Bir kabrin başında bir müddet kalmış. Aradan yarım saat kadar bir vakit geçmiş, sonra yoluna devam etmiş. Bu defa Molla Resûl Allah'a kasem ederek, Üstad'ın o kabrin başında niçin durduğunu sormuş.
"Çok ısrar edince Üstad neden durduğunu kendisine şu şekilde anlatmış:
"Saliha bir kadının mezarının yanından geçiyordum. Bu kadın hayatta iken ziynete, süse ve boncuğa biraz düşkünmüş. Dünyada iken gerdanlığı kırılmış, onu ipe dizerken vefat etmiş. Kabrinde de hâlâ boncuk dizmekle meşgul. İhtimal ki kıyamete kadar da onunla meşgul olacak.
"Kıyamet koptuğunda ne kadar çabuk kıyamet koptu. Daha boncuğumu dizip bitiremedim diyecek... Ben bunun için durup Cenab-ı Hakkın azametini seyrediyorum.
"Şimdi söyle delikanlı, boncuk ile para arasında veya boncuk ile sağlık arasında ne fark var? Boncuk da bir istek, para da bir istek, sağlık da bir istek ve bu isteklerin hepsi birer put; O'na ulaşmayı geciktiren engeller! Kadıncağız mezarda boncukla uğraşıyor da senin öldükten sonraki vaktini mezarında kazandığın paraları saymakla uğraşıyor olmayacağın ne malum? Mezarda para saymak! Bilinçsizce yapılan bir iş, ne yaptığının ve nerede olduğunun farkında olmamak!" Bu tipteki bir yaşlı adamın bu kadar dolu olduğuna hayretler içinde kalıyorsun. "Adam ermiş falan herhalde!" diye geçiriyorsun içinden "Gerçi veliler bira içmez ama..." "Peki amca bunları neden bana anlatıyorsun?" diye soruyorsun. Yaşlı adam gözlerini dikmiş sana bakıyor, ürperiyorsun. Karanlık denizin ortasından bir balıkçı kayığı 'takatakataka' seslerini çıkararak hızla göz önünden uzaklaşıyor. Kayığın sebep olduğu dalgalar hızla kıyıya çarpıyor. "Ben ermiş değilim delikanlı. Ermişler bira içmezler. Buna da bira denmez aslında, garip bir tadı var Efes'in, balkon demiri gibi, en iyisi Blue Moon!" "Evet amca söylemiştin." diyorsun gözlerini kocaman açarak. "Bu adam kesin veli falan. Baksana düşüncelerimi okuyor!" Yaşlı adam devam ediyor konuşmaya: "Sana bütün bunları anlatıyorum ki sen de benim düştüğüm hataya düşme çocuğum. Ben dileklerimi diledim ve pişman oldum. Dileklerimin hemen olmasını istedim ve aslında benim olamayacak şeylere sahip oldum, dolayısıyla bunları elimde tutmakta başarısız oldum. Tekrar diledim tekrar başarısız oldum. Sonunda anladım ki bütün bunlar benim gerçeğe ulaşma yolunda hedeflerimi saptıran gereksiz şeylermiş. Boşmuş, oyalayıcıymış. O son dileği ise kendim için değil, başkaları için diledim. Beni dinlesinler de tecrübelerimden faydalansınlar diye." "Peki amca, dinliyorum işte" diyorsun. Yaşlı adam devam ediyor: "Ne demiş Mevlana biliyor musun çocuğum?" Yine cevabını beklemeden konuşuyor: "Duanın nasıl olması gerektiğini anlatıyor: 'Allah belki milyon verecek, sen neden bir istiyorsun, deli misin?' diyor. Bu yüzden çocuğum duanda bir şey isteme. Allah'a bırak, o halleder. Hayırlısını talep et, 'sen benden daha iyi bilirsin' de, öyle dua et!" Başını sallıyorsun: "Anladım amca" diyorsun, "Boş şeyler için dua edip mezarda boncuk saymayalım yani" "Hah! Bin yaşa!" diyor amca haykırarak. "Kalbi geniş bir çocuksun, anlamışsın, anlamışsıın" Biralarınız bitiyor, şişeleri kumun üzerine bırakıp poşetten yeni biraları çıkarmaya gidiyorsun. Yaşlı amca ise davudi sesiyle devam ediyor: "O lambadaki cini görseydin keşke! Aptalın tekiydi, beni mahvetti. Eğer anlatsaydı başıma gelecekleri önceden, diler miydim bir şey? Adeta benle dalga geçti, ne haldeyim bak görüyorsun!" Derin bir nefes alıyor: "Dünya bir annedir çocuğum. Cennet de buradan doğar, cehennem de! Bu Dünya'da yaşarken cenneti bulamayan ahirette de cenneti bulamaz oğlum, kimse kusura bakmasın! Burada boncuk sayarken ahirette de boncuk sayan kişi, burada cenneti bulaydı, her dem Allah ile beraber olaydı, işte o zaman o kişi öldükten sonra da Allah ile beraber olurdu. Peygamberimiz ne demiş: Öldükten sonra sevdiklerinizle beraber olacaksınız. Aman ha çocuğum boncukları veya parayı sevme. Putlarını sevme. Onları bu büyük amaç için kullan ama sevme! Dikkat et, sevmiyorum zannedersin ama öyle bir seviyorsundur ki farkına varamazsın! İşte al sana günah!" "Amca" diyorsun, "Güzel şeylerden bahsediyorsun da elinde bira içiyorsun. Söylediğinle yaptığın bir olmuyor ki?" Yaşla adam susuyor, derin bir iç çekiyor, sanki biraz hüzünleniyor. Neden sonra toparlanıyor ve bağırarak: "Bira mı bu be? Bira dediğin daha başka olur, içtin mi ağzında pas tadı bırakmaz!" Bir hışımla yarı dolu şişeyi denize fırlatıyor. Şişe denize düşüp kayboluyor, arkasında ses bırakmayarak. "OSHO diye bir üstad var çocuğum, nasipse bulur dinlersin. 'Yaşam hata yapmaz diyor' bu kişi. 'Herkes yeterlidir, daha fazlasına ihtiyaç yoktur.' diyor. Anladın mı delikanlı hepsi aynı yere varıyor. İşini Allah'a bırak, fazlasını dileme, sana gerekiyorsa zaten O verecektir, veriyor da. O hep veriyor ama sen bu isteklerinle bu egolarında kendine öyle bir duvar örmüşsün ki alamıyorsun. O veriyor ama sen alamıyorsun. O'nda bir sorun yok, sorun sende." Sankı bir şeye kızmış gibi sesini yükseltiyor: "Gel, isteklerini bırak, dilek dilemeyi boş ver. Bu Dünya'da cennette değilsen, bil ki cevap isteklerinde. Hayatın dalgasına takıl, şükret. Farkında ol, yoksa öldükten sonra boncuk dizenlerin cennetine girersin!" Biraz susuyor yaşlı adam, sanki senin bir şey söylemeni bekliyor, sen bir şey söylemiyorsun, sonunda amca patlıyor: "Eeee! Bir şey söylesene be çocuk! Bunca zaman seni bekledim! Söyle! 'Hiç bir şey dilemiyorum!' de!" -Söyle! -Tamam amca, hiç bir şey dilemiyorum! -Daha yüksek sesle söyle! -Hiç bir şey dilemiyorum!!! -Tekrar söyle, bağır! -Hiç bir şey dilemiyorum, istemiyorum, ben böyle mutluyum!!! Yaşlı adam ufak bir duraksamadan sonra rahatsız edici kahkahalar atmaya başlıyor: "Bunlar da birer dilektir delikanlı. Aman, her neyse, ben burada işimi bitirdim. Üç kere dileğini söyledin ve hiç bir şey dilemediğini söyledin. Sen bilirsin! Ben gidiyorum! Hadi eyvallah!" Hiç bir şey anlamıyorsun. Yaşlı adam kahkahalarına devam ederek ayağa kalkıyor, sağ tarafa doğru yürürken birden sana doğru dönüyor: "Seni kandırdığımı düşünme çocuk! Söylediklerim gerçektir ve çok önemlidir. Ama ben çok tembel bir cinim. Yıllardır insanlar benden dilekler diledi, usandım artık. Üstelik, diledikleri dileklerden de sonradan memnun olmuyorlar. Ben de tembelliği seçtim. Sakın seni oyuna getirdiğimi sanma, biraz düşünsen farkına varacaksın senin iyiliğin için söyledim bütün bunları!" Yaşlı adam eliyle selam işareti yapıyor ve usulca adımlarını atıyor, uzaklaşıyor. Sen şaşkınlığını üzerinden attıktan sonra deniz kıyısındaki sihirli lambaya bakıyorsun, lamba kaybolmuş. Hemen yaşlı adamın arkasından bakıyorsun, adam kaybolmuş. "Ne olduyor yahu?" diyorsun, hiç bir şey anlamadın. "Adam cin miymiş yani? Hassiktir!" Biraz sonra, bir kayık geçiyor ufuktan takataka seslerini çıkartarak. Karşı adaların ışıkları sanki daha parlak. Sol arka çaprazdaki bardan müzik sesleri gelmeye başlıyor. İnsanlar deniz kıyısında yürüyor. Sen ise biraz ayakta bekleyip kendine geldikten sonra elindeki bira şişesini denize fırlatıyorsun. Şişe denize düşüyor. Peşinden sarışın küt saçlı yaşlı bir kadın "Cıkcıkcık!" diye sesleniyor: "İçip içip plaja dadanıyorlar, ne zaman kurtulacağız bunlardan, baksana adam denize fırlattı şişeyi, cahiller!" Deniz kıyısında yürümeye devam ediyorsun. Kafan hala çok karışık.
Dün bu senenin en uzun gününü en kısa gecesini yaşadın. Çocukluğundan beri sana zorla ezberletilen yegane tarihlerden birisini yaşadın. Milli bayramları bilirsin, dini bayramları bilirsin, mevsimleri, bir haftanın kaç gün olduğunu, her ayın kaç günden oluştuğunu bilirsin. Şubat ayının kısa 'çekmesine' üzülmüşsündür yeri geldiğinde. Hangi günlerde gece ve gündüz eşit; hangilerinde en kısa gündüz hep bilirsin. Bütün bunlar, bu modern çağda, eğitimli insan sıfatını kazanabilmen için gereken temel öğelerdendir.
Bu insan bir haftanın kaç gün olduğunu biliyor. Check! En kısa gün en uzun gece! Bildin mi? Check! Şubat kaç yılda bi uzuyor bi kısalıyor? Check! Atatürk hangi yılda doğdu? Check! Annesinin ismi babasının ismi? Check! İstiklal Marşı'nın ilk dört kıtası ezberinde mi? Check! Çek Cumhuriyeti'nin başkenti neresidir? Check?
Her insanın her şeyi bilemeyeceğini taa ufacıklığından beridir biliyorsun. Belki sadece bunu idrak etmen bile senin 'insan' olman için gereken o son yudumdur, belki bunu anlaman o gereksiz egondan kurtulmanı sağlayacak o son adımdır.
Her insanın her şeye gücünün yetmeyeceğini de biliyorsun. Belki bu yüzden insana değil de Allah'a muhtaçsın! Belki bu yüzden bu en uzun gün en kısa gecede uzun zamandır özlediğin ama bir türlü gidemediğin/ yapamadığın/ dokunamadığın hayallerini bir kez daha gözünün önünde görüyorsun, hayallar gün ışığında katılaşıyor, sanki özlem daha bir pekişiyor.
Her şeye gücü yeten bir insan var aslında! Hayır hayır 'Beercules' değil siz ona kısaca Herkül diyorsunuz ve Kanal D dizilerinden bayağı hatırlıyorsunuz. Kimileri de ona Herakles diyor, iyi de ediyor!
En uzun günlerin başlangıcı aslında senin yükselen burcunun da başlangıcı: Yengeç! Yazın başlangıcı, doğurganlığın başlangıcı, seksin başlangıcı! Duygusal, anaç, mıymıntı! 2. Çakra ve 7. Çakra!
Emin değilsin; herkes denizi, yazı ve kumsalı senin kadar sevebilir mi? Kimileri bozkır insanıdır, kimileri yayla; kimisi banyo yapmayı sevmeyen kedi cinsindendir, kimisi kumsalda doğup denize koşuşturan caretta caretta, kimisi de bırak kumsalı denizin içinde doğmuştur topraktan habersiz.
Sen denizin içinde doğanlardansın! Yüzmeyi ne zaman öğrendin haberin var mı? Kumsaldaki ilk resmini hatırlıyor musun, şaşkın ve korkak! Ya 'giremediğin deniz deniz değildir' sözünü ilk söyleyişini? Kaç defa kaybettin acaba güneşini ufukların arkasını kollarken?
Yine kayalıkların üstündesin, denizi izliyorsun. Etrafında arkadaşların var ama yalnızsın. Ezan okunuyor ve iki yengeç denizle bitişik kayaların üstüne çıkmaya başlıyor. Ezan okunuyor, yengeçler kollarını yukarı kaldırarak adeta dans ediyor, arkadaşların ve sen onlara hayretle bakıyorsunuz. Neden sonra ego'nuza yenik düşüp ufak bir taş parçalarını yengeçlerin üstüne salıyorsunuz, ne zaman taşlar hedefe düşüyor, o zaman büyü bozuluyor ve yengeçler kaçıyor, deniz susuyor, kayalar küsüyor. Siz yine kendi dertlerinizle boğulmaya devam ediyorsunuz.
Yengeçler insandan kaçar, deniz gözlüklerinle deniz diplerinde gezerken senin bu kaçıştan haberin vardı.
Ne zaman Yengeç Burcu dönemi başladı, ne zaman en kısa ve en uzun günler bir karara vardı, ne zaman kafanı kaldırıp Yengeç Takımyıldızı'nı hele şükür buldun, o zaman sen bu kaçışın sebebini öğrendin: Herkül ve Hera!
Herkül ve Hydra
Herkül (Herakles) on iki görevini ihya etmeye devam ediyor. Bizim Yerebatan Sarnıcı'nda kafası ters dönmüş halde bulunan, yılan saçlı, kara büyülü gözlü Medusa'yı öldüren Perseus'un doğduğu şehir Argos'un hemen hemen biraz güneyinde kalan Lerne bataklığında Hydra ejderhasıyla veyahut devasa su yılanıyla savaşan Herakles görevini layıkıyla yapmaya çalışıyor ve dedikodulara bakılırsa, kendisini aldatıp başka kadından çocuk -Herkül- yapan Zeus'a inat çocuğa düşman kesilen güzel yüzlü baş tanrıça Hera bu savaşta elbette tarafsızlığını koruyamıyor ve bu amansız düelloda Herkül'ün ayaklarını sokması için bir yengeç gönderiyor.
Hey yavrum hey, kime kafa tutuyor sanki, karşımızda Zeyna yok ki Herkül var! Neticede Herakles yengeci ayağıyla eziyor ve öldürüyor. Bunun üzerine Hera yengeci alıp gökyüzüne kaldırıyor ve anısını sabitliyor.
Neticede, Herkül her vuruşta yeni bir kafası peydahlanan bu kokuşmuş canavarı zar zor yenmeyi başarıyor ve bu devasa su yılanı da gökyüzüne sabitleniyor.
12 burçlar kuşağının en sönük takımyıldızını oluşturuyor Yengeç Takımyıldızı. Sönük, zavallı, pörsümüş çünkü görevini yerine getirememiş, kendisi olup Herakles'i ısıramamış.
Yengeç Takımyıldızı
Bu en uzun günlerde kumsala uzanıyorsun, kutup yıldızını buluyorsun, oradan Küçük Ayı'yı buluyorsun, oradan yine Herkül ile Hesperid Elma'ları için savaşıp sonradan Kuzey'e sabitlenmiş Ejderha Takımyıldızı'nı buluyorsun. Doğu tarafında şimdilik sadece başı gözüken o devasa su yılanını da görebilirsin. Yengeç nerede mi? Doğu'da, devasa yılanın başının hemen üzerinde, zayıf olduklarından bulunması zor. Herkül şimdilik ortalarda yok ama Hera'dan içtiği sütün sızıntıları Samanyolu (Süt Yolu) olarak bütün haşmetiyle karşımızda!
Her şey ego ile alakalı! Anlıyorsun! İlkokuldan beri egoları yüzünden belirli günleri, sayısal gerçekleri kitaplarda olduğu halde, sanki çabucak silineceklermiş gibi, ezberletiyorlar. Egoları yüzünden zavallı hayvanlara eziyet ediyorlar. Egoları yüzünden Heralar Herküller Zeuslar birbirleriyle çatışıyor. Egoları yüzünden yengeçler insanlardan kaçıyor.
Senin bu en uzun günlerden sonra, bu Haziran ayından sonra, hele de Yengeç kuşağı başlamışken, hele de üç aylar içerisindeyken, hele de bir kaç gün sonra güzel ay Ramazan başlayacak iken egolarını bırakman lazım. O yüzden otur kumsala, önce Sertap Erener'den "Kumsalda"yı söyle, sonra Fikret Kızılok ve Bülent Ortaçgil'den şarkı isimleri arasında ismi hep gönüllerin en birincisi olan "Egoist Kumsal"ı dinle.
Sonra dinlemeyi bırak, egoyu bırak sadece yengeci ve denizi dinle! Bu sayede, belki, bu gün hissettiğin özlemi bir nebze hafifletebilirsin.
"Bu yazıyı okuduktan sonra İspanyol müzik grubu Amaral'ın Hacia Lo Salvaje (Into the wild) şarkısı dinlenmelisin; hem kumsalı görürsün, hem yengeci, hem vahşi ortamı hem de gerçekliği."
Oturdum, son oturuş, son yemek gibi, ah Da Vinci Miraç gecesinin resmini çizebilir miydin? Mutluluğun resmini çizebilir miydin? Oturdum... Sesler... "Bilinmeyenler dünyasına hoş geldin sevgili dostum! Burada biz bilinmeyenlerle bilinmeyeni biliyoruz. Orada siz ancak bilinenlerle bilinmeyeni bilmeye çalışıyorsunuz. Bilinenlerle bilinenleri bilmek zaten çocuk oyuncağı." Buddha'ya "Ey Üstad! Tanrı nedir?" diye sorduklarında "Bilmiyorum. Onun hakkında sorular sormayın, bilmiyorum" dedi "Ama size denge hakkında bir şeyler anlatabilirim!" Kalktım ayağa... Sesler kesildi... Oturdum... "Farkı bilinç oluşturur. Eğer sen 'birliği' arıyorsan bilincinle, zekanla bunu başaramayacaksın. Ne zaman aramayı bırakacaksın, ne zaman sormayı kesiceksin, ne zaman 'istenç'lerinden bıkacaksın o zaman onun hep senle olduğunu göreceksin!" Ayağa kalktım, pencereye yöneldim. Önce sağıma sonra soluma selam verdim ve kendimi aşağıya bıraktım. Düşüyorum, hayır, uçuyorum uçuyorum uçuyorum! O kadar yükseldim ki yükseklik korkum önemsizleşti. Uçuyorum! Bir durak var burada, ismi Sirius! Çok ama çok parlak! "Burada dinlen" diyorlar bana. Yatacak yer mi var? Her yer ateş! "Ateşler içindeyken dinlenilmez" diyorum "Hele de bu peygamber ateşinin içinde dinlenmek günah olur!" Arkadan bir adam kötü bir kahkaha atarak çok sert bir tekme vuruyor bana. Uçuyorum, hayır, düşüyorum, düşüyorum, düşüyorum! O kadar düşüyorum ki yer altına zincirlenmiş Titanlar bana gülerek bakıyor. Düşüyorum! "Yeter" diyorlar "Burada dinlen!" Koyu renkli taşlar döşeli bir kafedeyim, ağır kokulu müzik sesleri var, biliyorum ama duymuyorum. Siyah tahtadan bir masa başındayım. Bulunduğum yerin sağ tarafında ova bir kapı var, kafenin devamı. Meraklanıyorum, kapıdan içeri giriyorum. Her taraf devasa akvaryum, içlerinde sevimsiz sarı japon balıkları. Elimde bir anahtar var, arabamın anahtarı. Karşı masadan çok güzel bir kız kalkıyor, gözlerim parlıyor; kız yanıma geliyor: Uzun boylu, birazcık kumral. Kirli beyaz tişörtü, pas rengi kısa eteği var. Kızdan hoşlanıyorum, yüzü güzel ama kız konuşurken yüzü çirkinleşmeye başlıyor, midem bulanıyor, iğreniyorum. Alnının yanında küçük bir siyah ben. Neden sonra hormonlarım coşuyor, kızın diğer arkadaşı yanıma geliyor. Arabamın anahtarını istiyorlar, arabada beni bekleyecekler. Anahtarları veriyorum, iğrenç bir gülümseme suratımda. Etrafıma bakıyorum, akvaryumdaki bütün balıklar ölü! Yağlı suların içinde pörtlemiş gözleriyle süzülen sarı balıklar! Çığlık atıyorum! Aaaaaa! Etrafta kimse yok! Koşuyorum, depar atıyorum, hemen yanımda komik bir palyaço beliriyor. Bağırıyorum, böyle aniden insanın karşısına çıkılmaz ki! Palyaço bana kafa atıyor, gülmüyor, gülmüyorum. Pencere kenarındayım. Yukarı bakıyorum yıldızlar, aşağı bakıyorum kaldırımlar... Ben hiçbirini seçmiyorum, bilincimden temizleniyorum, her şey susuyor. Oturuyorum, gözlerimi kapatıyorum, düşünmüyorum ve oradayım!
Bazen düşünürsün: Acaba doğduğu yere yıllar sonra tekrar yüzen balıklar hiç gurbet özlemi çeker mi? Her mevsim, mütemadiyen, göç eden kuşlar hiç arkalarında bıraktıkları yeri özler mi? Yurtların yatakhanesinden nefretle kaçan şaşkın öğrenciler, yıllar sonra büyüdüklerinde, o günleri yad edeceklerini hiç akıllarına getirdiler mi? Anne karnından henüz çıkan bebek acaba tekrar geri dönmeyi ister mi? Taksim Gezi Parkı'ndan sökülecek ağaçlar gün gelir eski köklerinin gurbetini çeker mi? Hz. Mevlana aklına geliyor, onunla Hz. Şems'in dostluğunu bile çekemedi bu halk! Hz. İsa'yı çarmıha geren bir topluluk! İnsanların en yücesi Hz. Muhammed'i taşlayan bir grup! OSHO bile sakin sessiz bir ülkede yaşayamadı! Kim akıllı, kim deli? Necip Fazıl'ın Çile şiirinde dediği gibi "Al sana hakikat, al sana rüya! İşte akıllılık, işte sarhoşluk!" Akıllı ile deliyi, hakikat ile rüyayı, akıllılık ile sarhoşluğu karıştırıyorsun! Bu yüzden gurbettesin, bu yüzden özlemdesin, bu yüzden gerçeklerden kaçıyor hayallerde yaşıyorsun! Gurbet, gariplerin yaşayışıdır, hüzünlüdür. Hüzünlü gurbettir! Mesnevi'den söyleneni düşünüyorsun:
"İşit neyden nasıl hikayet eder; durmuş ayrılıktan şikayet eder."
Hemen hemen, kaldırımların kara sevdalı eşi Necip Fazıl da aynısını söylüyor, hoşuna gidiyor, gülüyorsun:
"Ben gurbet rüzgarının üflediği kamışım... Bir su başında mahzun, yapayalnız kalmışım."
Bir zamanlar İlhan Şeşen dinliyordun, sonra Zara'dan da dinledin, o zamanlar yine gurbette idin:
"Ben bir gurbet türküsünde, akşamın mavi örtüsünde Öyle durdum bekliyordum geçmeyenler köprüsünde Ten kokunu duyuyordum, yolların saç örgüsünde. Ah şu eller eller eller, gurbet eller, yetti gayrı Birbirini çok sevenler, böyle durmaz ayrı ayrı. Sen bir yerde ben bir yerde, ayrı düştük aynı yerde. Senden önce bilmiyordum, şimdi düştüm ben bu derde. Gurbet olmuş, sıla olmuş, ayrılık var, var ya sende."
Peki, ya o her an gözleri ıslak sarışın kadının masa başında söylediği şey hüzünlü değil miydi? Hep gidişlerden dem vuruyordu, gurbetten bahsediyordu ve bakışlarını kaçırıyordu:
"Sonu yine özlem yine özlem.."
Kuzeyin oğlu Volkan Konak'ın yana yakıla söylediği değil miydi gurbet?
Yapar bunu özlem, bilirsin! Bir kaçışın gurbet olduğunu gittiğin yerde ağlayınca anlarsın! Yine de serüvenciliktir gurbet! Bir maceraya atılmaktır, sonunda da yorulmaktır ve ağlamaktır ve özlemektir. Herhalde bunu biliyordu ki nam-ı diğer kaptan Attila İlhan o harika, korku ve gurbet ve klor kokan 'Yorgun Serüvenci' şiirini yazmıştı daha gencecik iken, hapiste gurbette iken:
"Kadehini kaldır on sekiz, bir daha kaldır Yıkılsın bu temmuz bırak ayaklarına Kafesinden çıkar yürek diye taşıdığını Köprülerini at, gemilerini batır Elllerini ellerimin üstüne koy on sekiz Sen de bir ıslık uydur devrik ıslığıma Ömrümüzü bir suç gibi ayarlamadık mı Ağır bir hüküm giyer gibi öleceğiz"
Ne denilirse denilsin, kim söylerse söylesin, Attila İlhan gurbetin ve kaçısın hep var olacağını biliyordu. Zaten bu yüzden yazdı 'Abbas Yolcu'yu, 'Büyük Yolların Haydudu'nu, 'Sokaktaki Adam'ı. Sonra sözü Sezen Aksu aldı ve 'Ayrılıklar Bitmez' dedi, şarkıların şarkısı 'Firuze'den sonra:
"Ve ayrılıklar bitmez öğütür Ve gölgeler siner ömrüne kaçarak kendinden"
Neden sonra Küçük Serçe 'Yok, olamaz dur, dur gidemezsin, gözlerim rengi dur bulutlara dönemezsin' dese de, öncesinde söylediği gibi ayrılıklar adamı öğütür. Bunu sen de çok iyi biliyorsun: Her gidişte daha da bilendin, her dönüşte hep bir farklı döndün. OSHO'yu hatırlıyorsun, onun sözünü:
"Her çocuk cennetten bir gün kovulacaktır, bu büyümek ve gelişmek için gereklidir. Büyümek acı verir. Herkes onu tekrar kazanmak için kaybetmek zorundadır. Bu sayede insan bilinçli bir şekilde onu tekrar kazanacaktır."
Demek ki gurbet ve özlem büyümek için insanoğlunun çekmesi gereken bir acıymış, ağlatırmış ama sonu tatlıymış. Zaten bu yüzden üstad Necip Fazıl 'Kavuşmak'ı yazmış:
"Ne görsem, ötesinde hasret çektiğim diyar; Kavuşmak nasıl olmaz, madem ki ayrılık var?"
ama 'Anneme mektup' şiirinde şöyle de demektedir:
"Ben bu gurbet ile düştüm düşeli, Her gün biraz daha süzülmekteyim. Her gece, içine mermer döşeli, Bir soğuk yatakta büzülmekteyim."
Herkes gurbet hakkında bir şey söylemiş, gurbet için nice türküler yakılmış, herkes gurbeti çekmiş. "Gurbet elde hasta düştüm ağlarım"ı söyleyen Orhan Baba'ya da, "Gurbette ömrüm geçecek, bir daracık yerim de yok, oturup derdim dökecek, bir vefali yarim de yok." diyen Zeki Müren'e de, "Ben bir küçücük sevdalı kuştum, aklım ermedi ellere uçtum." diyen Bilge Özgen'e de, "Gurbete kaçacağım o lacivert ülkeye" diyen Yeni Türkü'ye de selam olsun! "Dinliyorum ruhumu gurbetten usanmışım, Ben bu daüssıla'ya dayanırım sanmıştım... Her yeri vatan saymada meğer aldanmışım, Herkesle hemdem olacağıma inanmıştım..." diyen Fethullah Gülen'e de selam olsun! "Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar, aşrı aşrı memlekete kız vermesinler" diyerek sılayı, özlemi, gurbeti tadan güzel ülkeye de selam olsun! "Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın, bu şehir arkandan gelecektir." diyerek özlemi daha da pekiştiren ulu şair Kavafis'e selam olsun! "Me he perdido muchas veces por el mar con el oido lleno de flores recien cortadas. Con la lengua llena de amor y de agonia muchas veces me he perdido por el mar, como me pierdo en el corazon de algunos ninos." "Kendimi çoğu kez denizde kaybettim Henüz kesilmiş çiçeklerle dolu kulaklarımla Acı ve sevgi ile dolu dilimle. Kendimi çoğu kez denizde kaybettim Bazı çocukların kalbinde kaybettiğim gibi." diyerek 'Kaçışa Gazel' yazan Garcia Lorca acaba biliyor muydu, bu yaz, Urla'da, Yorgo Seferis'in söylediği gibi 'Denize yakın mağaralarda' kendini kaybedeceğini ve bu yaz hep ama hep gurbet olacağını hissettiğini! Ne güzel kız isimleridir Özlem ve Sıla!