24 Mart 2013 Pazar

Yine Yeni Yeniden

Mart da bitiyor artık, halbuki Martlar pek bitmezdi, daha uzun sürerdi ama bu sefer hemencecik bitti. Demek ki güzel geçti!

Kediler çoğaldı yine, yalnız kediler mi? Hayır tabii ki... Hemen hesap yapalım: Mart ayında çocuk yapma kararı alıp yiyişen insanoğullarının çocukları Yay ya da Oğlak burcu olacak.

Yay burcu iyidir, Kova ile iyi anlaşır, enerjiktirler ve biraz - biraz mı, bence bayağı- patavatsızdırlar. Oğlak burçları ise tam kariyer insanlarıdır, Yengeç burcunun zıt burcudur; bu yüzden Oğlakları tam sevemem. Hayır, Yengeç burcu değilim ama Yengeç'i severim.

Mesela Yengeç kadınları genelde güzel olur. Böyle Ay gibi, nur-yüzlü-gene parlarlar, o sebeple Yengeç burcuna karşı özel bir sempatim var.

Bu muhabbete niye girdim açıklayayım hemen: Geçenlerde, Kadıköy'de otururken, sofralar anason kokarken, söz döndü dolaştı sofradaki insanların doğum günlerine geldi. Amerikalı arkadaş, ben doğum günümü söyledikten sonra bana bir şeyler dedi ama tek kelime anlamadım- aslında ingilizcem bayağı yeterlidir ama o an hiç bişi anlamadım! Tabii çaktırmadım, her Türk insanının yaptığı gibi hafif bir gülümsemeyle diyaloğu geçiştirdim. Yanımda oturan bir diğer arkadaş benim anlamadığımı idrak etmiş olacak ki eğilerek durumu bana açıkladı. Şöyle diyormuş Amerikalı: "Senin doğum günü tarihinde, yıllar önce, beni yapmışlar" Yani, kadın usanmamış hesaplamış kendisinin ana rahmine düştüğü tarihi bulup çıkarmış! Yuf! (Bu arada, "yapmışlar" falan yazdım ya başka türlü açıklayamadım ama siz anladınız paragrafın ana fikrini)

Bu yazı Mart ayının son yazısıdır. Bu ay bloguma giren havvakızlarına, ademoğullarına ve dostoğullarına selam olsun!

Malum, Selim İleri'nin yeni kitabı çıktı: Mel'un Bir Us Yarılması. Gerçi daha henüz Halide Edip'in Yolpalas Cinayeti'ni bitirdim, hemen ardına yeni bir romana başlamak istemiyorum ama sanırım ilk okuyacağım kitaplardan biri bu olacak bu Nisan ayında. Fazla söze gerek yok, o Selim İleri!

Geçenlerde Kitapyurdu'nda surf yapar iken(!) 'Çok Satanlar' kısmında sevgili hocam Kubilay Aktaş'ın yeni kitabı Celcelutiye'yi gördüm. Kitabı çoktaaaan alıp biraz incelemiştim ama daha adamakıllı başlamadım. (Aslında amacım Selim İleri'den önce bu kitabı okumaktı ama şimdi ne yapacağımı bilemiyorum. Çok ikilemde kaldım ey ahali, yardım edin!) Harika bir kitap olduğuna eminim, tavsiye ederim! Hele de bir önceki kitabı Simya tadından yenmeyecek enfes bir kitaptı, tekrar tekrar tekrar, yine yeni yeniden okunmalı!

Feridun Düzağaç'ın yeni albümü Flu, bildiğiniz gibi, piyasada. F.D. bizleri bu kadar bekletmişken, bizlerde sabır gösterip bu kadar beklemişken, e artık, albümü almak gerek olduğunu düşünüyorum. İki gün önce, benim gibi F.D. hayranı olan bir arkadaşıma albümü nasıl bulduğunu sordum, çok beğenmediğini söyledi. Bilemeyecem artık, ben bayıldım yine, o kısaca F.D.

Derken, geçenlerde Alev Alatlı yeni kitabını, nihayet, çıkardı! Or'da Kimse Var Mı'nın beşinci kitabı: Beyaz Türkler Küstüler. Zaten Alev Alatlı'yı takip edenler, uzun zamandan beridir kitabın ismine ve konusuna az buçuk hakimdiler ama şimdi kitabı alıp tamamıyla neden bahsettiğini anlamanın zamanı. Dostum Doktor G. kitabı çoktaaaan sipariş etmiş, öyle dedi, zaten büyük ihtimalle kitabı benden önce bitirecek, haliyle onunla yarışmanın bir manası yok; ben henüz kitabı almadım, önce o bitirsin bakalım!

Bu yazıyı yazarken ne dinledim:

20 Mart 2013 Çarşamba

I'm Gonna Be "1453" miles

Çuf çuf çuuufff!

Sevgili dostlar, sevgili okuyucular. Ne diyorduk en son? Hah hatırladım, bence de en iyisi tren.

Hele de daha dün İzmir'den İstanbul'a gidecek uçak, havalarda öyle ahım şahım bir durum da yok üstelik, tam bir saat öncesinden iptal olunca, ben de bu haberi metroda öğrenince, öyle apışıp kalınca, sonra İzmir'in o çok gereksiz trafiğinde taksiyle eve tekrar dönünce, THY callcenter ise bana adamakıllı yardım edemeyince, sonra bu iptal yüzünden bu günkü dersimi kaçırınca ben de ne yaptım? "Dostum, sakin ol, deriiiin nefes al, lotus pozisyonuna geç, diyaframını çalıştır, hayatın çok güzel olduğunu anımsa ve gülümse" muhabbetlerinden birini mi yaptım?

Hayır, tabii ki... Açtım THY'de çalışan arkadaşlarıma bir güzel sövdüm ve rahatladım. Tabii ki sonunda bütün suçu mühendis arkadaşa yükledim: Adamakıllı bir uçak yapamadınız hala. "Uçağa Lig tv koymasını biliyonuz ama?" diye de çıkıştım.

O verdiğin tavuklu veya hindili sandviç de olmasaydı o Avrupa'nın en gelişmiş havayolu şirketi reklamına - messiler falan -  "siktir git" derdim ama bu günkü bademli 'ev yapımı' tatlı güzeldi, hadi affettim sizi.

Tren anılarım gibi otobüs anılarım da çoktur; liseyi doğduğum şehirden uzak yatılı okuduğum için o zamanlardan bu zamanlara otobüslerle adeta seksi bir ilişki içerisindeyim.

Otobüs yolculuğuna o kadar alışmışım ki, geçenlerde bi arkadaşla telefonda konuşurken - bana otobüsle gidip gelmenin masraflarını söylüyordu: molalarda yemek, tuvalet parası vs. - ona da söyledim: O kadar alışmışım ki yolculuğa bırak molayı yanıma biri gelse de cüzdanımı falan götürse, ne bileyim götümü filan ellese mesela, ruhum duymaz!

Aynen öyle: Otobüslerde molalarda dışarı çıkamıyorum çünkü haberim olmuyor. Bir uyku bir uyku sormayın gitsin!

Salt bu yüzden orta kapının oradaki koltuğu almam. Çünkü kapıdan içeri giren beni görecek kafalarını kaldırdıklarında, biliyorum: Ağzı yüzü salya içinde - haberim yok horluyo da olabilirim - bir adam! En azından böyle göründüğümü tahmin edebiliyorum.

Otobüslerde genellikle muavinin beni dürtmesiyle - poke - uyanırım: "Beyefendi siz de bu durakta inecektiniz değil mi?"

Hatta, bir keresinde, lise zamanlarımda, Giresun'a giden otobüste -uyanamadığım için ve uyandıran bi Allah'ın kulu olmadığı için - Trabzon yolunu yarılamış bi şekilde uyanmıştım. Tabii sonrası bi şaşkınlık bi şaşkınlık ki sormayın! "Nerdeyim ben? Hangi yıldayız? Yanımdaki bu kadın da  kim? Annem böyle pasta yapmayı nerden öğrendi? vb."

Peki ya, Ankara metroda bi durakta inip yatılı kaldığım okulun durağına giderken tam gişelerin önünde bavulumun patlaması ve içerisinde bulunan bütün havlu-giysi-pijama-gömlek-abur cubur'un bir anda dışarı fırlaması. Benim o kalabalık insan grubu içinde o ıvır zıvırları tekrar bavula yerleştirme çabalarım. Evet, unutulmaz...

Peki, sanki kamera şakasıymışçasına belli düzenlerle başıma gelen bu olaylara ne demeli? Adam gibi saatimi bekliyorum, oturuyorum bilet numarama göre, ipodumu açıp öyle takılıyorum. Derkeeen, genellikle kız olan insan cisimcikleri gelip koltuğuma göz koyuyolar: "Ama orası benim yerim!" Artık alıştım, biletinize bakabilir miyim diyorum ve onlara özel bakışımla - çok kırmadan ama onların gerizekalı olduğuna dair bir bakış bu - "hayır, sizin yeriniz burası değil şurası" diyorum. Hatta bi keresinde kadın başka otobüs firmasının biletiyle benim koltuğuma göz dikmişti ya aboovvv, ne desem boş!

Arkadaşlarım uçaktan ziyade otobüsle gidip gelmeme şöyle bir yorum getirmişler, geçenlerde duydum: "Herhalde uçaklardan korkuyor ama belli etmiyor, çaktırmıyor." Hayır ayol! Uçaklara bayılırım - tabii önce trenler - sadece şu anki evim İstanbulda o otobüs yazıhanelerinin çok yakınında olduğu için -servis direkt kapımın önünde bırakıyor- otobüsleri tercih ediyorum. Şu salak trafik hiç çekilmez yoksa havaalanlarından evime...

Bu 'garip' arkadaşlarımdan bazıları da yine buna benzer bir yorumda bulunmuşlardı geçen aylarda: Efen'im İstanbul'da mevsim kışın kışı da olsa, hava buzun buzu da olsa, ben vapurların hep dış kısmında takılırım. Asla içeriye girmem. O kış şartlarında tek başıma vapurun dışında olduğum zamanlar çoktur. Tabii hemen yorumlar gelsin: "Aaaa! Sen denizden korkuyosun! falan filan"

Hayır yahu! İçeri girip insanların kokuşmuş nefesini içime çekmektense, o soğukta hasta olup Boğaz'ın güzelim havasını içime çekmeyi yeğlerim.

Hiç de garip değilim vallahi, kusura bakmayın, garip olan sizsiniz!

Ulan, tren muhabbetlerimi anlatacaktım aslında konu nereye geldi, baktım çok uzun olmuş yazı, artık trenler başka bahara!

Bu arada, bu boş ve gereksiz yazı için özür dilerim, okumayın lan, vallaha...

Ne dinledim bu yazıyı yazarken:



17 Mart 2013 Pazar

İstanbul ve Pişmanlık

Havalar bahar, ben hala mezun olamadım mühendislikten, seneler geçti. Hep derim ya Ortaçgil yüzündendir benim mühendislik sevdam: "İyi meslekti doktorluk, şimdinin modası mühendislik" dediğinden beridir şu üniversiteden kurtulamadım.

Hayır, tembelliğimden değil, üniversite hayatım harika geçti-geçiyor. Beni yoran şey başka bir şey! Nedir, nedir, nedir bu yahu? Sonradan anladım: İstanbul bu, tepeden bakmaya gerek yok, Anadolu yakasında herhangi bir yerde denize otursan yeter. Hele de havalar baharlaştı mı, çiçekler açıştı mı, kızlar yavaş yavaş etek boylarını kısaltmaya başladı mı, işte beni de o garip şair gibi bu güzel havalar mahvediyor.

Elimde şu sıralar Yusuf Atılgan ve Garcia Lorca-Bodas de Sangre. Ara sıra içimdeki yolculuk ateşi toplum ve sistem tarafından söndürülmesin diye, her gün birer ikişer sayfa, gıdım gıdım okunmuş "On The Road". İstanbul deniz kıyısı, karşımda Kız Kulesi, Leandros'un kulesi değil, bir şiir cumhuriyeti. Galata Kulesi karşıda, ince ince süzüyor Kız Kulesini. Herhalde daha birbirlerine açılamamışlar, seneler geçmiş, hepsi kocamış. Olsun varsın, varmasın Kız Kulesi Galata'ya. Ben varım burada, talipliyim ona.

Bu şehir insanı varsın uzak kılsın kendine, bu şehir insanı varsın hep yorsun, kandırsın; çünkü ben kendimi kandırmıyorum. Biliyorum, beni gerçekten bu güzel havalar mahvediyor.

Bazen bu güzel havalarda, İsmail abimsi bir tavırla: "Bir elinde cımbız, bir elinde ayna; umurunda mı dünya!" diyorum. Sahilden el sallayarak Orhan Veli'ye, Sunay Akın'a, Bedri Rahmi'ye selam gönderiyorum.

Arka taraftan Aziz Mahmud Hazretleri gülüyor, sadece gülüyor. Bu kadar çok sebepsiz gülünmesi insanı rahatsız eder, ama rahatsız olmuyorum. Daha çok gülsün istiyorum, abartsın hatta, krize girsin. Çünkü Aziz Mahmud'lar güldükçe biz huzuru yakalayacağız, bunu biliyorum.

O gülüyor ama benim uykulu gözlerim, perdelerden perde beğenen kulaklarım, ne kadar çok istede de heveslense de, olmuyor, duyamıyor, duymuyor, göremiyor. Ama salt gülüyor, bunu biliyorum.


Sonra Konya'da yaşayan ama İstanbul'u çok özleyen bir dostum aklıma geliyor. Bir gün şiir yazmış, asker şaire göstermiş, beğenilmesini ümit etmiş. Asker şair demiş dosta, şiirlere biraz göz ucuyla baktıktan sonra: "Mevlana'ya selam söyle, aman ha unutma, aman ha unutma, aman ha unutma..."

Sonra Ankara'da o çiçeksiz ama kökleri sökecek kadar kuvvetli rüzgarlı tepede, gözleri o anlattıkça daha da yaşlanan, adeta Japon çizgi filmine dönen gözlerle Hacc gezisini anlatan hocam aklıma geliyor. Hacca gitmiş, ama bir şey hissedememiş, orayı tam manasıyla değerlendirememiş, ağlıyor, pişman! Samimiyetine inanmamaya çalışıyorum ama olmuyor, gözlerim doluyor.

Ben ise bütün bu duygulardan mustarip, ne kadar istesem de Mevlana'ya selam göndermek, ne kadar istesem de Aziz Mahmud Hazretlerinin kahkahalarını duymak, ne kadar istesem de haccı hissetmek; yapacağım tek şey şu an bu sahilde Orhan Veli okuyup akşamına dostlarla Kadıköy'de içmek olacak. Biraz bira biraz şarap sonra, nasıl olacaksa, vakit bir türlü geçmeyecek, biraz muhabbet biraz şehvet biraz pişmanlık olacak.

Ama hep pişmanlık olacak. Sonu hep pişmanlık olacak. Hep pişmanlık, hep eksiklik...

Niçin diye soruyorum bu aptal nefsimle: Niçin? Por que? Filibeli Ahmet Hilmi kızıyor yine, bakın beni ne hale getirdiniz diye. "Beni yine niçinli bir aleme niçin getirdiniz?"

Doğru diyor aslında, niçini yok bu dünyanın, sadece 'öyle'si var. Biz anlamayız, sadece öyle.

Neler dinledim bu yazıyı yazarken:


12 Mart 2013 Salı

Tanju Okan ve İzmir

Efen'im Kadıköy'de Antikacılar Sokağı'nda bir mekandayız, Cumartesi günü; 3 Fransız, 2 Avustralyalı, 2 Türk (Fıkra anlatacağımı falan düşünmeyin) yapımı Türk işi olduğu belli olan tatlı tatlı şaraplardan içiyoruz.


Demiş ya Nam-ı Diğer Kaptan Attila İlhan: "Şarabın gazabından kork, çünkü fena kırmızıdır, kan tutar, tutan ölür."

Doğru kan tuttu resmen ama şaraptan değil çünkü bütün gece benim hiiiç ama hiiiç haz etmediğim "oldies but goldies" Fransız usülü müzikler peşimizi bir türlü bırakamadı.

O Fransız uşakları ise her yeni bir şarkıya geçişte hep birlikte, sanki öncesinden anlaşmışlarçasına, "Oooo!" veya "Wiii" tarzı şarkıları çok beğendiklerini ima eden ünlem kelimeciklerini ağızlarından fışkırtıyorlardı. (Çok belli oldu mu bilmiyorum ama Fransızlara karşı garip bir önyargı var bende; küfür olarak mesela hala İsmail abimsi 'Sarkozy'i kullanıyorum.)

Şarabın verdiği lal, hem de ay hilal, zaman geçtikçe muhabbet güzelleşti; ben de alıştım Fransız müziklerine.

Bir kaç saat sonra, gerçek müziği o Fransızlar bulacaktı aslında:

Mekan sahibi, çok kibar bir kişilik, olan abimiz "Bence müziği değiştirelim" dedi ve başladı mekanda Tanju Okan şarkıları!

Bu sefer sıra biz Türklerdeydi. Özellikle bende! Fransızları kıskandırma zamanı gelip çatmıştı!

Lakin, bana gerek yoktu ki, Tanju Okan'ın insana garip mutluluklar, garip hüzünler, garip akşamlar, garip yalnızlıklar veren müziği oradaki tüm 'ecnebileri' kapsayıp kuşatmıştı.

Mekan çıkışında, Avustralyalı arkadaşımız yanıma gelip Tanju Okan'ın CDsini nereden bulabileceğini sordu. Dedim "O halde bir dahaki buluşmada sana hediye edeceğim, insanoğlu 'Tanju Okan'sız kalmamalı!" Yoksa 'an gelir' felaket olur.

Şimde ise şehir olarak İzmir'deyiz, aylardan Şubat, İzmir hiç almadığı yağmuru bu sene kabul etmiş, kimse karşı çıkamamış.

Hatta kimse o kadar karşı çıkamamış ki İzmir belediyecilik anlayışında bildiğimiz 'sıçmış,batırmış' ama haberimiz yokmuş. Aslında haberimiz varmış ama biz aptal gibi yokmuş gibi davranmışız bunca zamandır CHP İzmir belediyesine oy vererek.

Ama o gün hava güzellerden daha güzel. Eskiden bir sıfatı olan ama şimdi maalesef sıfatsız kalan İzmir Fuarı'na, İzmir'in 'neden hala var olduğunu anlayamadığım trafiğinden' kurtulup, cehennemden cennet bahçelerine kaçarmışçasına bir hışımla girdik.

Niye mi fuardaydık o gün? Eee, Tanju Okan çağırdı bizi! O gün İsmet İnönü Sanat Merkezi'nde 'Tanju Okan Şarkıları' vardı. Harika bir orkestra, harika bir solist, harika bir dinleyici kitlesi. Solist Tevfik Rodos adeta hepimizi büyüledi o mükemmel sesiyle.

Birbirinden garip ve neşeli süprizlerin de olduğu konserde, Tevfik Rodos bir anısını anlattı: Malum, bir İzmirli sanatçı olan Tanju Okan adına, onu anmak adına, onu tekrar hatırlatmak adına, yeniden Tanju Okan bilinciyle aydınlanmak adına İzmir'de bir konser düzenlemeyi düşünmüşler. (Geç bile kalınmış, değil mi?)

Tevfik Rodos şarkı çalışmalarına devam ederken, şarkıları ha bire dinlerken, bir gün kızı "Baba, tekrar şu şarkıyı çalsana" demiş arabadayken. Neymiş o şarkı? Her Akşam Vodka Rakı ve Şarap! Peki oğlu hangi şarkının çalınmasını istiyormuş o an? Kadınım!

Şimdi ise 'yine yeni yeniden' şehirlerin sultanı 'Aziz İstanbul'dayız. Ama tepeden bakmıyoruz, gayet mütevazı bir Taksim akşamındayız. Etrafta bu sefer 2 Fransız, 1 Bulgar, 3 Türk ve 2 Alman var. (Artık bir fıkra anlatayım bari yeter!)

Fransız kız Türkçeyi az buçuk öğrenmiş, bol bol küfür biliyor tabii ki. Alkolün de verdiği yetkiye dayanarak söylüyorum gayet şirin bir aksanla konuşuyor dilimizi. Ama dedim ya Fransızlardan pek hoşlanmam, o yüzden dikkat etmeye çalışıyorum çekilmemek için onun şirinliğine.

Derken bir arkadaş yan taraftan kıza soruyor: "En sevdiğin Türkçe şarkı hangisi oldu peki?"

Ne dese beğeniriz: "Her Akşam Vodka Rakı ve Şarap!" ve "Benim en iyi dostum içkim sigaram!" Hatta başlıyor söylemeye, biz de eşlik ediyoruz elbette.

'Ah ulan kızlar' dedim Attila İlhanvari bir sesimle, içimden. 'Demek ki kızlara yazılmış şarkılar bunlar, tam tersini düşünürken halbuki'

Ah ulan kızlar! Ah ulan Tanju Okan! Ah ulan şarkılar! Ah!

Bu yazıyı yazarken neler dinlediğimi herhalde merak etmezsiniz ama yine de bir kaç örnek koyayım:



10 Mart 2013 Pazar

Hikmet Akademisi

Bu ahir zamanda modalardan moda, hobilerden hobi beğeniyoruz. Şöyle açıklayayım: Geçenlerde bir arkadaş CVsinde bulunacak hobi kısmını biraz daha geliştirmek istediği için hobi mağazalarına gidip etrafı şöööyle bi taramıştır ve hangi hobiyi yapmak istediğini bulmuştur. Evet, karakalem çalışmaları!

Peki, bu arkadaş resim çizme konusunda biraz bile olsa yetenekli midir? Pek sanmıyorum. Belki yetenekli olabilirdi ama çizdiği tek şey, küçükken, fil yutmuş boa yılanı resmiydi. Tabii biraz daha kasarsa "baobab" ağaçlarını çizebilir diye umuyorum. (Bayağı sallamasyon oldu bu son cümleler ama siz anladınız ne demek istediğimi)

Ne kadar çok hobi var yapılması gereken, keşke hepsine zaman ve yetenek yetse.

Bazen "Aaa! Şunu da öğreneyim! Oha! Şunun da kursu açılmış hemen gideyim" diyorum ve bazenler çoğalıyor bazen.

Dedim ya ahir zaman bu; kafalar karışık, herkes bir şekilde delirmiş, dünya uçmuş, herkes problemli, sorunlu! Bu 'garip' zamanlarda hangi işin hangi hobinin insana tam manasıyla uyduğunu bulmak aslında zor. Bu yüzden arkadaşıma hak veriyorum. "Yeteneğim belki vardır ama benim haberim yoktur" diyerekten, tek tek basaraktan bade süzerekten, kendisine hobi bulmaya çalışıyor.

Bu yazının konusu ise insanın kendisini bulmasına yardım edecek olan bir dernek ve onun yakın zamanda bizlere sunduğu harika bir kurs! Hikmet Akademisi!

Derneğin ismi Tarih ve Kültür Araştırmaları Derneği.

Mottosunda dediği kesinlikle doğrudur: Türkiye'nin en çok etkinlik düzenleyen sivil toplum kuruluşu. Etkinliklerden bir kaç örnek vermek isterdim ama bence siteye girin adamakıllı bakın! (Evet, üşendim aslında, aferin yakaladınız beni)

Bu ay bizlere sunulan yeni etkinliklerinden bence en überi süperi Hikmet Akademisi olmuştur. Yaklaşık 2800 saat sürecek olan bir multi-akademi!

Peki neden bu etkinliği öneriyorum? Çünkü bu etkinlik insanın tamamıyla ruhunu etkileyecek, bilinci geliştirecek ve insanın aslında kim olduğunu bulmasına yardım edecek, insanı bir aşama bir level daha yükseltecek bir dizi derslerden oluşuyor.

Bence Tarih ve Kültür Araştırmaları Derneği'ne iyi bir göz atın. Oradan size uygun olduğunu düşündüğünüz kurslara, etkinliklere katılın; hiç belli olmaz belki sizinde mesela yazarlığa mesela resme mesela ebru sanatına mesela hitabete bir yeteneğiniz vardır ve şu ana kadar farkına varamamışsınızdır.

Hikmet Akademisi ise zaten insan fıtratına en uygun etkinlik olduğundan hiç düşünmeden katılmanızı tavsiye ederim.

Bu derneğin bana kattıkları hakkında yazmak istiyorum ama başka bir zamana artık.

Bu yazıyı yazarken neler dinledim ya da neleri dinlerken bu yazıyı yazdım: