23 Temmuz 2014 Çarşamba

Rakamla '3' Resim

 Kimileri bir Afrika atasözü diyor, kimileri Kızılderili dostlara ithaf ediyor. Yukarıda ise 'Platon dedi' diyorlar. Kim ne derse desin, feleklerden bir felek olan suyun akışı hepimizi sırılsıklam ediyor, farkında olmuyoruz. Aşk ile sarmaş dolaş olmadıkça da farkında olmayacağız.
 Tanrı hakkında konuşmak bir meslektir, din adamlığıdır; belki de bir akademisyendir, tanrı hakkında konuşur ve para kazanır. Tanrı ile konuşmak ise Nirvana'ya ulaşmaktır, Tur Dağı'na çıkıp onun sesini duymaktır, Kadir Gecesi'ndeki yıldızların kadrinden kat kat daha parlak olup bütün kainatı cem etmektir. Tanrı hakkında konuşan çoktur, Tanrı ile konuşan hemen hemen hiç yoktur.
Maksut Hulusi Efendi'den  "Surette kalmış nicesi, davayı hak eğlencesi. Dünyayı tutmuş pençesi, kalbinde yok aşktan nişan."  doğduğu gibi aşksız ilim ancak boş konuşmaktır. Son Komançi şeflerinden biri olan Quanah Parker'ın bu sözü konuşmak ile yapmak arasındaki farkı anlatır; eylem ile düşünce arasındaki farktır bu.

 Buddha'nın ayak izleri. Sadece bir kere bırakmamış izlerini Buddha, bir çok yerde büyüklü küçüklü izlerden bulunuyor. Hangi Buddha'nın izleri olduğu da meçhul! Sorun kimin bıraktığı değil, niçin ve nerede bıraktığı. Halbuki Siddhartha Gautama'nın kendisi değil miydi hiçliğe ulaşan? Hiçliğe ulaşmak için illa toprağa basmak mı lazım? 'Ayakların biraz yere bassın' der gibi. Belki de en üst çakranın aktive olması için en alt çakranın da güçlü olması lazım. 
Peygamberin gölgesi yoktur, resmi yoktur ama ayak izi vardır. Hızır bastığı yerlere hayy vererek etrafı yeşillendirir. Kim bilir nasıl bir adımdır o, ne kutsal insanı taşıyan bir ayaktır o!
Mevlana 'Bugün Ahmed benim, ama dünkü Ahmed değil' diyor. Her devrin bir Ahmed'i olduğu gibi. 'Ama dünkü Ahmed'in ayağının tozuyum' diye de ekliyor ve 'Onun yolunun toprağıyım.'
O topraktan nice ayaklar geçmiştir, hiçbirinin izi yok.

17 Temmuz 2014 Perşembe

Oruç Bozduran Konser: Neil Young!

Zahiren öğrenci olup olmadığımı bilemiyorum ama içten içe hep öğrenci hissediyorum kendimi. Hal böyle olunca, 10 TL'lik öğrenci biletiyle Neil Young ve Crazy Horse'u izlemek 'okuyom ben ya' modundan 'Helal olsun Vodafone Freezone'a' moduna geçişimi sağladı.

Bir kaç gün önce iş çıkışı bir iftar programına giderken Neil Young konserinin afişini görüp 'Ulan, şuna da bilet alamadık. Ramazan ramazan konser düzenlenir mi be!' diye iç geçiriyordum ve ufaktan sövüyorum konsere gidebileceklere.

Nasıl içimde kalmışsa, hemen bir gün sonra sevgili dostum E.'den bir telefon geldi: "Neil Young'a bilet var elimde, gelir misin?" Saat geç saatlerden bir saatti ve ben uykuya dalmak üzereydim. Malum, Ramazan'dayız; her akşama bir iftar planı yapılıyor, olmadı bazı günler tek başıma, kafamı ve kendimi dinleyerek, iftar yapasım geliyor. 'Şu an geç oldu, yarın erkenden sana haber vereceğim, uyumam lazım' mealinde cevap attım.

Sabah ilk işim akşama iftar planı yaptığım iki arkadaşıma haber vererek buluşmayı iptal etmek oldu. Ofis çıkışı direkt eve geçtim, hava yağmurlu olduğundan üstüme kapüşonlu bir şey alarak vapurla Kabataş'a geçtim.

Tek duam konser anında yağmurun şakır şakır yağmasıydı. Hani böyle dibine kadar ıslanmak istedim. Etraftaki herkes sırılsıklam olsun, kızların ince bluzlarından memeleri görünsün, 'hey hey, my my' çalınsın, gül memeler çağlasın istedim.

Çok mu şey istemişim?

Evet, belki meme görmedim (Durdurun uçağı inecek var!) ama yağmur yağdı mı yağdı. Gözlerimi kapattım, ince ince göndermeler yapan Mikail sağ olsun, mızıkasıyla kulaklarımı gülümseten Mr. Young sağ olsun, adeta kendimden geçtim. Sahne ışıkları kimi zaman şimşek gösterilerinin ihtişamının altında kaldı. Yani, sahne ışıkları olmasa bile gökyüzünün hareketleri yeterdi. 'Free water' ise hikayenin en heyecanlı kısmıydı.

Bu arada, Teksaslı olduklarını belirtmekten bıkmayan Midlake'in bu kadar güzel olduğundan haberim yoktu.

'Her Ramazan canım soğuk bir bira çeker ama bu sefer hiç alkol kullanmak istemedim' diyordum kendi kendime. Bir kaç kez iki yetmişlik içmenin kıyısından döndüm. Ama en çok zorlandığım an bu konserde oldu. Utanmasam 'bir yudum ver lan' diye yanımdakilere çemkirecektim.

Ayıp yahu! Ramazan'da konser mi olur!

Korkmayın, korkmayın; orucumu bozmadım.
Bir şeyler yedik. Ama iyi yedik, gitara doyduk!

Anadolu Rönesansı

"Bir üniversite kürsüsüne Einstein,  Stephen Hawking, Newton, Pascal, Galile, Heisenberg toplansa ne olurdu?" diye yazmışlar çok da kalabalık olmayan bir mail grubuna. "Nedir yahu bu?" diyerekten açtım maili.

Devamı şöyleydi:

"Fizik bilginlerinin aynı dönemde aynı kürsüye toplanması ne kadar olağan dışı ise 13. Yüzyılda Anadolu’da toplanan bilgelerin bir araya gelmesi de aynı şekilde olağan dışıydı; Endülüslü büyük bilge İbni Arabi, Pir Mevlana, Hünkar Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre, Saadettin Konevi, Şemsi Tebrizi, Ahi Evran ve Şeyh Edebali."

Bunlar benim tanıdığım cümlelerdi. Kim atmış, niye atmış derken Anıl Yılmaz'ın yönettiği ve Hakan Tüner'in metin yazarlığını yapıp yardımcı yönetmen koltuğuna oturduğu acayip güzel bir belgeselin tanıtımını yaptıklarını gördüm. Cümleler filmden alıntıydı.

Halbuki ben belgeseli Üsküdar'da ilk elden izlemiş, daha sonra DVD'sini alıp, bir kez daha izleyip sonra gönüllerinin güzelliğinden emin olduğum bir kaç dostuma da izlettirmiştim. Bununla da kalmayıp memleketime DVD'yi göndermiştim. Eminim oralardan da bir yerlere, bir zincirleme reaksiyon, gitmiştir; birileri hep izlemiştir.

O zamanların toprakları, o zamanların ruhu (Zeitgeist), o zamanların mistik insanları. Kalpleri ile akıllarını birleştirmişler, üstüne bir de kendi benliklerini ekleyince ortaya güzel bir karışım çıkmış. Hepsi en güzel insanlardan olmuşlar. Güzeli seven ise onları hep sevmiş. O yüzden, sanırım, bizler onları sevmekten hiç vazgeçmeyeceğiz.

O yüzden iki gün önce iftar yaptığım masada gönlü güzel kendisi güzel Meksikalı bir genç hanım ülkesinde bereketli bir sufi çemberi içindeydi. O yüzden üç gün önce şirin bir İtalyan teyzemiz yaşına başına bakmadan mürşidinin peşinden gidiyordu. O yüzden dört gün önce Amerikalı bir dostuma gördüğüm bir rüyayı anlatırken, beraber yemek yediğimiz çok tatlı bir Alman arkaşımla meditasyon yaparken duyumsadığımız o narin enerjinin aynısını hissedebiliyordum. O yüzden beş gün önce Pakistan'dan bir arkadaşım dijital ortamın soğutucu uzaklığına karşın mutluluk dolu bir mesaj atabiliyordu. O yüzden tam altı gün önce - tamam ya tamam bu kadar düzenli değil, ama hepsi yakın zamanlarda oldu, valla!- bir büyük rakıyı beraber bitirebiliyorduk Zorba The Buddha olma yolunda ilerleyen bir dostumla. Ne varsa bu Türklerde var!

Herkes bir şekilde o kutlu insanları hissediyormuş. Farklı milletlerden de olsa, farklı dilleri de konuşsa. Hepsi birmiş, tekmiş.

O kutlu insanların belgeselini youtube'a koymuşlar.

Herkese ulaşsın istemiş olmalılar.

İçerisinde zaten o büyük insanlar var: Cemal Nur Sargut, Metin Bobaroğlu, Aşık Kemter Dede, Mehmet Genç, Ömer Tuğrul İnançer...

Olaya bakın: Büyük insanlar kutlu insanları anlatıyor. Bunu kimse kaçırmak istemez. Ruhun istemez!

Buyrun buradan...  Kendinize hoşgeldiniz!

14 Temmuz 2014 Pazartesi

Benim Fikrim Bana, Senin Fikrin Sana

Cumhurbaşkanlığı seçimi yaklaştıkça yakın zamana kadar multi-politik ama şimdi dupduru apolitik olan ben düzeyli bir fikre sahip olabilme hayalinin ihtişamıyla düşüncelerine önem verdiğim dostlarıma teker teker yapışıp soruyorum:

"Ya sen ne düşünüyorsun?"
"Elbette bu adam gitmeli! Öbürünün zaten ne mal olduğu belli. Balık baştan kokuyor."
"Sence Ekmeleddin yakıştı mı?"
"Evet. Bence de bilgili, kültürlü, nazik bir adam ama siyaset böyle nonoşların işi mi?"
"Hayır yaa, yanlış anladın, nonoş derken öyle demek istemedim.
"Siyasetçi dediğin biraz pragmatist olmalı, biraz bağıra çağıra konuşmalı, çok ama çok yalancı olmalı, değil mi?"
"Tabii, tabii...Her şeyin doğrusunu sen biliyon zaten, benimkisi burada eften püften palavra!"
"Bak, döverim seni. Vatanı kimin daha çok sevdiğini kimse bilemez!"

Herkesin ağzına pelesenk olmuş şeylerden biridir bu: Siyaset ve politika insanları birbirinden uzaklaştırır. Siyaset yalancının işidir. Bir zamanlar bir yerlerde bir Bektaşi fıkrasının söylediği gibi:

Adamın teki ağlaya zırlaya Bektaşi'nin yanına geliyor.
"Hocam, benim çocuk her gün bir kamyon dolusu yalanlar söylüyor. Ne yapsam boş! Dayak kötek hak getire! Sizde çare çoktur, benim durumuma da bir çare bulsanız?!"
Bektaşi cevap veriyor:
"Yapılacak tek bir şey var: Sal çocuğunu siyasete. Mebus olur, nazır olur, hayatı kurtulur!"

Eskidendi, çok eskiden milletvekili olan tonton dedeyi ziyaret ettiğimizde durup dururken bana dediği şeyi hiç unutamıyorum: "Sakın siyasete bulaşayım deme çocuk, siyaset yalancıların işidir!" Halbuki, kendisi siyasete oldukça 'fake' atmış bir kişilikti.

Paradoksal bir durum bu. Bir yalancı yalan söylemenin yanlış olduğunu söylüyor. O zamanlar anlamamıştım ama OSHO'da buna benzer şeyler söyleyince tonton dedenin o an bana yalan söylemediğini anladım.

Derler ya, bozuk saat bile arada sırada doğru zamanı gösterir diye. Bizimkisi de o hesap.

Radikal bir devrimci isen der OSHO başarılı olamayacaksın. Çünkü tek devrim vardır o da içindeki devrimdir, spiritüel devrimdir.

Peygamberin büyük ve zorlu bir savaştan sonra sahabelere "Küçük savaş bitti, şimdi büyük savaş başladı. Nefs ile savaş!" demesi gibi.

Sezen Aksu'nun "Savaşma seviş!" demesi gibi.

Aşk ile yapınca olur...
Aşk olsun!

25 Eylül 2013 Çarşamba

Bir Yalnızlık Öyküsü: Ay ışığı

Yine yalnızım. Hayır, "Yine akşam oldu Attila İlhan, üstelik yalnızsın sonbaharın yabancısı" misali bir yalnızlık değil bu. Bu başka bir şey: Belki bir ıssızlık? İçinin çöl olması ve bir adet serap bulunmayışı bu koca diyarda. Susuzluğumu kim giderecek?

Terkedildim, hem de bu akşam. Demek ki bu akşam başka bir akşam! "Yine Satürn'üm ters mi gidiyor ne!" İnsanın evde yalnız başına konuşması pek hoş karşılanmaz. "Giderken en basit açıklamayı bile benden esirgedi orospu kadın!"

Ne olacak şimdi? Gece yaklaşıyor! Uzun zamandır evde yalnız başıma kalmamıştım. Saat 11'e kadar ne yapacağım şimdi? Evde çıt çıkmıyor, arada sırada buzdolabından gelen seslerden irkilip etrafı kolaçan ediyorum evde biri var mı diye. Elbette yok. "Orada kimse var mııı?"

Korkunç bir gece! Sessizlik ne zor şeymiş. Sensizlik ne zor şeymiş. "Ben hep böyle kendi kendime konuşur muydum?" Bu gece en çok kendi sesimi duyuyorum, fısıldar gibi konuşuyorum. Boyuna konuşuyorum, ha bire düşünüyorum, kendi sesimi evdeki diğer uğursuz seslerden korunmak için kullanıyorum. En iyisi yatmalı.

Evin bütün pencerelerini kapatıyorum sıkı sıkı. Dışarıdan hiç kimse açamasın. Perdeleri iyice çektim; kapıyı üç kere üstten, iki kere alttan kilitledim. Cüzdanımı ve çantamı yatağımın baş ucuna koydum. Buzdolabında soğusun diye beklettiğim şişeyi de odama aldım. Karanlıkta mutfağa gitmek istemem. "Acaba çişim var mı?" Biraz var gibi, şimdi yapayım da gece tuvalate kalkmayayım. Yatağa yatınca tek güveneceğim şey üzerimdeki pamuklu pike olacak.

Bir insan sevdiğinden ne diye ayrılır ki? Orospu... Buzdolabından yine sesler geliyor, ayak ucuma basa basa yatağıma geçiyorum; iyice, sımsıkı örtünüyorum. Bebek olsam da birileri beni kundaklasa. Bir soğukluk var ortamda, hayaletler basmış gibi evi. Ne zaman gözlerimi bir sağa bir sola oynatsam mavi-beyaz ışıklar görüyorum. Evimi gulyabaniler basmış. Kafamı kaplumbağa gibi içeri çekiyorum. Hayır, korkaklık değil bu, yalnızlık.

Saat 3'te uyanıyorum. "Eee? Ne yapacağım şimdi?" Uykum çok kaçtı. Yusuf Atılgan beni 'Aylak Adam' yerine yazmalıymış. Ödül vermeliler bana edebiyat forumlarında: "Geleceğin aylak adamı seçildiniz, buyrun ödülünüz!"

Evin verandasına çıkıyorum. Önümde sonsuzluğu barındıran bir deniz, dolunayın ışığıyla süslenmiş, parıldıyor da parıldıyor. "Ne güzel dolunay varmış bu kötü günde!" Dolunay zamanı terkedilmek böyle koyar işte!

"Ommmm!"

Bu ses nereden geliyor?

"Ommmm!"

Bildiğin 'om' sesi bu. O kutsal ses! Başlangıcın ve sonun sesi!

"Ommmm!"

İçerdeki elektrikli aletlerden mi geliyor ses yoksa yan taraftaki otellerin bozulan hoparlörlerinden mi?

Belki de bir işaret bu! Yılların yoga hocasıyım ben. Bütün meditasyonlarımda duymak istediğim sesi bu ayrılık günü mü duyacaktım? Bu meşum günde mi aydınlandım yani? Aydınlanma ayrılıkta mıymış? Bundan böyle, müridlerime ayrılmalarını emredeceğim. Evlenin, ayrılın, aydınlığa ulaşın! O ayrılıktadır!

Deli gibi gülüyorum, o kadar uzun gülüyorum ki mideme kramp giriyor, elmacık kemiklerim ağrıyor, gözlerimden yaşlar akıyor, bütün ışığıyla dolunay tam otuz derece hareket ediyor. Kusmak istiyorum.

Nefessiz kalmaktan boğulmak üzereyken susuyorum. Yan taraflardaki butik otellerde kalanlar benim bu büyük saçmalamamı duymuş olmalı. Hakikaten ne yapıyorum ben? Yılların üstadıyım, yoga üstadıyım, yogiyim. İnsanlara o ulu enerjiyi verirken kendimi neden ondan mahrum bırakayım?

Derin bir nefes alıyorum. "Hayat güzel!" Deniz kıyısında müstakil bir evim var, karşıda adaların ışıkları. Dolunayın muhteşem görüntüsü, dalgaların huzur verici sesi. Daha ne olsun? Bu anı değerlendirmeliyim!

Hemen yoga matımı alıyorum salondan ve tekrar verandaya geçiyorum. Rüzgar ılık ılık esiyor, üstüme uzun kollu ince bir t-shirt alıyorum. Şu an sadece meditasyon yapmalıyım. 5,6 ve 7. çakraların seslerini tekrar etmeliyim. Zihnimi boşaltıp kendimi sadece dolunayın kutsal ışığına vermeliyim.

Lotus pozisyonunda oturuyorum, derin bir diyafram nefesi, meditasyona başlıyorum.

Çok bir zaman geçmiyor, sol taraftaki otelden müzik sesleri gelmeye başlıyor: "All the leaves are brown and the sky is grey...Stopped into a church I passed along the way, well I got down on my kness and I pretended to pray..."

Bu şarkıya bayılıyorum da şu an olacak iş mi? 'Ommm' sesi yan taraftan gelen müziğin sesiyle bastırılıyor ve zamanla yok oluyor. Tekrar geri gelsin, gitmesin diye 7. çakraya daha çok odaklanıyorum: "Ommm!"

"California dreamin' on such a winter's day"

"Ommmm!"

Bu sefer, sağ taraftaki otelden Tanju Okan şarkıları çalmaya başlıyor: "Eşyalar toplanmış seninle birlikte, anılar saçılmış odaya her yere... Kadınım... Ne olur terk etme yalnızlık çok acı... Sönmüş bak ışıklar ev nasıl karanlık...."

"Yok artık" diye bağırıyorum. "Gitti kadın gittiii!" Gözlerimi kapatıp 'om' sesine odaklanmaya çalışıyorum.

"Ommmm!"
"California dreamin' on such a winter's day."
"Sen...Kadınım..."
"Ommmmmm!"

Suyun şarıltısı duyuyorum. "Birileri denize mi giriyor bu saatte?" Gözümü açıyorum ve bembeyaz bir kadının, çırılçıplak, simsiyah denizde, yakamoz hizasında yürüyüşünü görüyorum. Lotus pozisyonunda öylece kalakalıyorum.

"Kadınım..."

Kız denize girerken ürperiyor, su çok soğuk olmalı; kız denize girerken kıkır kıkır gülüyor, kız çok sarhoş olmalı.

"Güzel bir deniz kızı olmasaydı bu saatte suya girmezdi" diye düşünüyorum. Amaan! Ne yaparsa yapsın! Bütün kadınlar aynı! O anda sağ taraftan yine Tanju Okan'ın sesi duyuluyor: "Terkedecekler nasıl olsa biliyorsun di mi sen de... Sağ ol abi..."

Gülümsüyorum ve tekrar derin meditasyonuma dalmaya devam ediyorum. Gözlerimi kapatıyorum. "Ommm!"

Hayır, olmuyor, aklım hala denizdeki o kadında. Duru bir güzelliği yok muydu kadının? Çok güzeldi, evet. Hayır, onu düşünmeyi bırakıp meditasyona devam etmeliyim. "Ommm!"

Bir hışımla ayağa fırlıyorum, üzerimdeki t-shirt'ü hızla çıkarıp yere fırlatıyorum. Evimin merdivenlerinden kumsala iniyorum. Deniz kıyısına geldim, ben de çıplak denize gireceğim, ahahah evet, şortumu donumu hepsini çıkarıp atıyorum. Kahkahalarla denize koşuyorum, adeta denizin üstünde koşuyorum. Kollarım ve bacaklarım delicesine benden bağımsız hareket ediyorlar, sağa sola savruluyorlar. Yok, hayır, buna koşmak denemez, daha çok havada kulaç atıyorum. Çok geçmeden suyun içine düşüyorum. Su buz gibi...

O an etraftaki bütün köpekler ulumaya başlıyor. Sokak köpekleri, otelin köpekleri, civardaki evlerin köpekleri. Sanki hepsi aynı anda uyanmış da bir şeyden ürkmüş gibi ulumaya başlıyorlar; ben de ürperiyorum. Buz gibi bir ürperti. Su da buz gibi. Bir an kendime geliyorum: "Ne yapıyorum yahu ben!" Köpekler ulumaya devam ediyor ve ben adeta usanmadan yakamoz hizasında yüzen kıza doğru çekiliyorum. Çırılçıplak.

Kıza doğru yüzüyorum ama o benim orada olduğumdan haberdar değil gibi. Yüzerken daha çok kendime geliyorum, otellerden gelen müziği duymaya başlıyorum: "Ne kaldı geriye zaten bir sürü boş hatıra, yaşamak değil ki bu görüntüler var adeta..."

Su giderek derinleşiyor; normalde karanlıkta yüzmekten korkarım ama bu gece her şeyin bittiği gece. Korku yok, merak var: "Neden kıza doğru yüzüyorum ki? Yanına yaklaşınca ne diyeceğim ki?" Ama yine de yüzüyorum, kulaçla depar atıyorum.

"Sarılınca sana hem de titreyerek..." 

Diğer otelden cevap niteliğinde şarkılar geliyor: "I was in the winter of my life and the men I met along the road were my only summer..."

Bir ara yoruluyorum ve kendimi sırt üstü çevirip kıyıya bakıyorum: "Epey uzaklaşmışız." Kıza doğru yüzmek için aniden dönüyorum ve korkudan bağırıyorum! Kız tam suratımın ortasında duruyor. Benim korkutuğumu anladığı için kıkır kıkır gülüyor. Şaşkınlıkla korku arasında gelip gidiyorum ama onun gülüşü içimi rahatlatıyor. "Eee... ben..." diyorum utanarak, daha fazla konuşamıyorum çünkü kız dudaklarıma yapışıyor.

"I've got a war in my mind... I just ride, just ride..."

Suyun bu kadar derin olduğu yerde hiç sevişmemiştim. Aslında denizde hiç sevişmemiştim. Sadece öpüşüyoruz; öpüşmek için harcadığımız eforun daha fazlasını suyun üstünde kalmak için harcıyoruz. Sadece öpüşüyoruz; kızın önce dudaklarını sonra boynunu öpüyorum. O zevkle kendini geriye doğru atıyor. Bu sefer ter yok sadece tuz var, deniz tuzunu yalayıp duruyoruz. Dolunayın altında iki bembeyaz ten, köpeklerin uluması kesilmiş, nefes nefese kalmış iki insan ve otellerden gelen müzikler... Otelde uyanık olan insanlar bizi görüyorsa da artık umrumuzda değil. En azından benim çok umrumda değil, umursamıyorum, sadece öpüyorum ve gülüyorum.

"İnanamıyorum, bu hale nasıl düştük, bilemiyorum. Sende mi, bende mi, herneyse, her kimdeyse neyse, bilemiyorum...."

Şarkılar susuyor, deniz konuşuyor; dalgalar susuyor, dudaklar konuşuyor.

"Uğruna döktüğüm gözyaşları için yağmurdan özür dilerim dilerim... Senin için senden geçerim geçerim"

Deniz susuyor, şarkılar konuşuyor; inlemeler bitiyor, dalgalar konuşuyor.

"As deep as a bite, as dark as the night. As sweet as a song, as right as a wrong. As long as a road, as ugly as a toad... All I wanna be is everything...

Etrafımdakiler hiç umrumda değil. Açıkçası artık denizi de önemsemiyorum. Tek gerçek var şu an burada, tek renk var, tek vücut var, tek duygu var. Denizden farklı değiliz, onun içindeyiz; dolunaydan ayrı değiliz, onun ışığının içindeyiz; birbirimizden ayrı değiliz, çoktan yin-yang olduk, çoktan 'biz' olduk.

"Geçmiş değil bu gün gibi yaşıyorum hala seni... Sen hep benim yanımdasın...Sen benim şarkılarımsın..."

Deniz konuşmaya başlıyor, şarkıların sesi daha gür çıkıyor, nefeslerimizin hırıltısı otellerden duyuluyor, dalgalar kıyıya daha bir coşkulu vuruyor. Doğa Zeus ile Hera'nın evliliğini nasıl kutladıysa ve kutsadıysa bizi de öyle el üstünde tutuyor.

"Kime sorsam dönüşüm yok, nereye gitsem mavi, yelkenimde deli rüzgar, her yanım tuz, deliyim...delisin...ah deniz olayım, tuzumu rüzgarda savurayım, deliyim..."

Güneş doğmaya yakın kumsala doğru yüzüyoruz. Ellerimiz suyun içinde kalmaktan büzüşmüş ama üşümemişiz. Deniz kıyısında kız beni yere itiyor, düşüyorum, kahkahalarla üstüme kum atıyor. O an fark ediyorum, hiç konuşmamışız: "Kimsin sen?" diyorum. Cevap yok. Elinden tutuyorum hemen ve kumsalın üstündeki evime çıkartıyorum.

Odama girmeye zaman yok... Otelden müzik sesleri gelmeye devam ediyor: "Uzaklarda bir yerlerde güneşler doğuyor, biliyorum dönence..." 

Saat öğleden sonra 1 oluyor; aşağıdan, kumsaldan, eğlenen ve şıpır şıpır yüzen insanların sesleri ve kahkahakarı geliyor. Evin içi havasızlıktan olacak herhalde birazcık kokuyor. Yanımda yatan kızın güzel suratına bakıp dün geceyi hatırlamaya çalışıyorum. Sahi meditasyon yaparken bu aşamaya nasıl geldik? Bu kız kimdi? Hatta daha önemlisi niçin çıplak yüzüyordu? Sarışınlığına ve muntazam burnuna bakarsak yabancı biri, buralı değil. "Peki ben neden çıplak yüzmek için gaza geldim?"

"Sahi, eşim benden dün akşam niye ayrıldı?"

Artık anılarda kalacak eşimi düşünüyorum. "Çoktan sona ermişti, sadece bunu görmekten korktum!" 'Her aşk bitermiş birgün bildim'deki 'birgün' bugünmüş diye düşünüyorum. O halde, henüz başlamamış bu aşk da bitsin! Kafamda bitiriyorum, bitiriyorum, bitiriyorum ve bitti.

Kız uyumaya devam ediyor, beklemekten sıkılıyorum, bittiğini söylemeliyim. Dürterek uyandırıyorum, kız şapşallaşmış bir şekilde kalkıyor. Muhtemelen acayip bir baş ağrısı var dünkü sarhoşluğundan geriye kalan eser olarak. Hiç konuşmuyorum, o da konuşmuyor. Üstünü giyiyor, bir şeylerden usanmış, belli. Onu yolcu etmeye kalkmıyorum. Kız dış kapıya doğru yöneliyor, arkasına bakmıyor. "Sinirlendi mi acaba?" Tam çıkacak iken yüzünü çeviriyor, bana bakıyor, gülümsüyor, hayırdır inşallah!


Merdiven basamaklarından inerkenki çıkardığı patırtıları duyuyorum. Sarışın kız biraz sinirli gibi, kendinden nefret ediyormuş gibi. Geçen akşam da bir hışımla evden kaçan kadın gibi. Bütün kadınlar aynı. Terkedilirken de hırslılar, terkederken de.

"Bir daha aşık olmayacağım" diyorum.

Sol taraftaki otelden şarkılar yükseliyor: "Aşklarımı, düşlerimi, dertlerimi yaz Yarabbim!"