6 Mart 2013 Çarşamba

Kelebeğin Rüyası ve Yozlaşmak

Sevgili ademoğulları ve havvakızları! Ahir zamanda yaşamak ne kadar zor değil mi? Hep bi kimlik arayışı ama neticede hep bir kafa karışıklığı. Öyle bir çağ ki  hangi dili kullanıyoruz o da artık belli değil. Kültür mü? Hangi kültür? Kaldı mı ondan hiç?

Hep bi yozlaşma, hep bi yozlaşma anacıım!


Bilimsel bir araştırmaymış, İsveçli bilim'kadın'ları keşf etmiş: Dedelerimizin, taa o zamanlar, ömür boylarınca aldıkları uyaran -bilgi- sayısını bizler, aciz kullar, günümüzde bir günde, evet evet yanlış duymadınız, bir günde alıyormuşuz.

Oynatmaya az kaldı doktorum nerde modu artık default olarak bize yerleştiriliyormuş anlayacağımız.

İşte bütün bunların hepsi seks! Amaaan, bütün bunlar tüketim alışkanlıklarımızın değişmesinden kaynaklanıyor olabilir. Hani bence öyle yani. Sizi bilemem.... bence....


Değişen tüketim alışkanlıklarımızdan biri de sanattaki tüketim çılgınlığımız ki bu da yazımızın ana konusu. Hani soran olursa diye söylüyorum.


Malum, artık herkes,nasıl oluyosa, hep bi oyunculuk hevesine sahip. Castingler gırla gidiyor, herkesin oyunculuk hakkında bir bildiği var. Reklam çekimlerine gidiyorsunuz, bi bakıyosunuz içeride milyonlarca oyuncu adayı! Herkes yetenek yetenek sıralanmış, herkes bi hipster, bi bıyık, bi 'We are young' bi kızıl saç, bi tatuaje, bi perçem perçem, bi rasta misali aman Allahım! Dünya'da sanata meyilli ne çok insan varmış!


Dünya dedim, dikkatli okuyucularımın o 'balıkçıl' gözlerinden eminim ki kaçmamıştır. Dünya dedim çünkü bu oyunculuk ve ünlü olma furyası yakında Amazon'da ha bire "İşte medeniyetten uzak bir kabile daha keşfedildi" diye bizlere lanse edilen o insanlara bile sıçrayacak. Sonra onlar da sıçacak! Eee, boşaltım canlıların ortak özelliğiydi, değil mi?


Hal böyle olunca, üniversite okuyan zengin veya diğerlerinin deyişiyle 'piç' gençlik Caddebostan sahilinde oyunculu olma heveslisi olabiliyorlar. Para var, huzur var, tip desen zaten zenginlikten gelen bi asiliyet az çok var, boş zaman ise istemediğin kadar! Eee? Bu adamlar ne yapsın? Girsin bi kaç dandik şirkete de plaza kaşarı mı olsun? Boş durmak ise sosyal çevreden insanı giderek uzaklaştırıyor. Ne kaldı geriye? Oyuncu ya da şarkıcı! Bu devirde ya popçu ya topçu olucan misali.


İnsan nefsine ünlü olmak hep harika bir şeymiş gibi gelmiştir. Halbuki bilseniz kendinizin aslınada kim olduğunu! Halbuki bilseniz zihniniz boş boş çöplerle şeylerde dolu olduğundan bir zaman şöyle bi oturup kalbinizi dinlemeniz- beyninizi, zihninizi değil- gerektiğini.


Konu nasıl buraya geliyor anlayabilmiş değilim vallahi. Ama yazmamdaki amaç aslında sanattaki bu yozlaşmanın sadece amatör-piç oyuncuların kafalarındaki sanat tanımının bozulması değil bildiğimiz basbayağı aktörlerin,sanatçıların sanatı artık tüketim malzemelerine dönüştürme çabalarıdır.


Hilmi Yavuz sağ olsun, bu gün Zaman Gazetesi'ne yazdığı yazı beni epey düşündürdü. Sinir etmedi; sadece düşündürdü. Kelebeğin Rüyası'nda Necatigil'i oynayan 'üstad' Yılmaz Erdoğan'ın gerçekte dersine iyi çalışmadığını söylüyordu yazısında sevgili hocamız Hilmi Yavuz. Yazı burada: http://www.zaman.com.tr/hilmi-yavuz/behcet-necatigil-kelebegin ruyasinda_2061537.html


Sinema artık öyle bir araç olmuştur ki tarihte aslında öyle olmamış olayları sanki öyleymiş gibi göstermeye çalışmakta ve bizleri görselliğiyle, müziğiyle olayların gerçek olduğuna ikna etme hevesindedir. 


Ne mi demek istiyorum aslen. Şunu: Truva'yı nasıl bilirdiniz? Filmlerden. Spartalılar kimlerdir? O filmi de izledik değil mi? Karagöz Hacivat aslen kimlerdir? Filmlerimize bakarsak -Haluk Bilginer, Beyazıt Öztürk çok iyi oynamıştı- bence anlarız. Amerika Amerika sen ne kutsal bir ülkesin sen öyle! Filmlerden öyle olduğunu hadi bizler yutmasak da oradaki halk pekala bütün bunlara ikna oluyor.


 Kanıt mı istiyorsun? Alev Alatlı bu kitabı boşuna yazmamış: Hollywood'u Kapattığım Gün


Her ne kadar Yılmaz Erdoğan benim için gerçekten büyük üstad ise şu durumda büyük ayıp etmiş oluyor. Oyunculuk dediğin nedir? Bir dönemi tanıtacaksan, giysileri falan adamakıllı hazırlamışsan temsil ettiğin kişiliğin de hakkını vereceksin.

İşte tüketim dediğim budur: Görselliğe hem sahneler bakımından hem de oyuncular bakımından aşırı özen gösterilmiş ama arka planda büyük tehlike: Tarihle oynayan ve adeta izleyicilerle ve izleyecek olanlarla dalga geçmek.

Bilmiyorum ama yozlaşma tehlikesinin farkında mısınız? 

Bu yazıyı yazarken ne dinledim veyahut bu şarkıları dinlerken bu yazıyı yazdım:

  

22 Haziran 2011 Çarşamba

Hep Selim İleri

''Yazarın son kitabı çıktı'' haberini okuduktan bir gün sonra aldım kitabı Kabalcı'dan. Aslında kitapları Alkım'dan alırım, dergileri ise Kabalcı'dan, nedendir bilmiyorum, sanırım olay biraz siyasi biraz alışkanlık. (Evime yakın oldukları için olabilir mi?)

Selim İleri'nin Everest yayınlarından çıkan son kitabı ''Yağmur Akşamları''nı sıklıkla uğradığım Alkım kitabevinde bulamadım, gelmemiş o vakit, bir hışımla gittim diğer kitabevine.

Bu arada, Beşiktaş'taki Alkım'ın terasındaki kafeye hiç çıkmamıştım, kitabı alacağım zaman çıktık baktık, manzara harika, bir de bira olsa fena olmaz, değil mi?

Selim İleri...

Bu yazı edebiyat yazısı değildir, edebiyat yapmayı sevmem, bloglarında edebiyat kasanlara gıcık olurum. Bir de bloglarda ha bire melankoli takılan insanlar vardır ya, şiirler yazar, aforizma kasar. Hah! Onlar işte! Onların hepsinin kafasına tüküreyim, taam mı?

Bu yazı Selim İleri'yi nasıl tanıdığım hakkındadır. Yani, fazla bir şey beklemeyin, hele de İzmir'in bu sıcağında, hiç bir şey...

Mekan İstanbul. Selim İleri'nin ilk aldığım kitabı: Yaşarken ve Ölürken. Milliyet Sanat dergisince yılın romanı seçilmiş, o zamanlar, eskiden, ben daha planlarda yokken. Kitabın ön sayfalarına 'İstanbul 2007' yazmışım. Nereden almışım, yazmıyor.

Gazete yazılarından çok sevdiğim ve kendime yakın bulduğum Selim İleri'nin ilk okuduğum kitabı o yıllara denk geliyor, fakat kitabı hemen o yıl okumamışım.

Okumadığımı hatırlıyorum, çünkü kitaba Slovakya'da başladım, 2008 yılında, interrail yaparken okurum düşüncesiyle; saçı uzun ve oldukça kilolu bir 'backpacker'ın yolculuğuna arkadaşlık etmişti o kitap.

Yanlız, interrail yaparken nasıl okumayı planlıyordum bu kitabı, hayret! O zaman da okuyamadım tabii. Ülkeye döndükten sonra 'Yaşarken ve Ölürken'i bırakıp başka bir kitaba başladığımı hatırlıyorum. Açıkçası sarmadı beni kitap, bayağı ağır yazıyormuş yazar, o zamanki bana.

Neyse, her kitabın bir bitiş tarihi vardır. 2009 yazında, sanırım İzmir'de, bir cesaret tekrar başladığım kitabı hayranlıkla bitirdim. Ben bu kitabı nasıl okuyamamışım!

'' Eğer yeryüzünü seviyorsak ve yeryüzünün değişmesini sahiden istiyorsak; en karmaşık ilişkiden bile güzellik çıkartabilmeliyiz. O bir avuç aydın ne faşizmi simgeleyebilirdi, ne memleketin gerçek acılarını.''

''Sanat geçici, gençleri baştan çıkarıcı ve aylaklığa sürükleyici bir edim, boş bir etkinlik sayılmıştır. Sanatçıya gelince; toplumun gözünde sanatçı, düpedüz serseridir.''

'' Halk kesiminin yerli sanatla ilgilenmemesi, aydın geçinen kişileri neredeyse sevindirir.''

Bu ilk kitaptan sonra, yine 2009 yazmışım diğer kitabın ilk sayfasına: Her Gece Bodrum'a. Biraz takıntılı bir insanım, artık Selim İleri'nin bütün kitaplarını okumak istiyordum, manyakça bir fikir. Kitabı internetten almışım, kitapyurdu.

Her Gece Bodrum'u Bodrum'da okumak isterdim, nasip olmadı, ama oraya yakın bir yerde, deniz kıyısında başladım, kumsalda bitirdim kitabı. Kitabın içi yine çizik çizik ve notlarla dolu. Kitabı hala sallasam kum çıkar vallahi, beyaz kapağı siyahlaşmış.

Her Gece Bodrum'un ismi aslında "Her Gece" olacakmış ama Attila İlhan'ın ricası ve reklam kabiliyeti üzerine değiştirilmiş. Öyle ya, isim önemlidir. "Her gece Bodrum hadi kop kop kop!" diyerekten nice insanlar okumuştur bu kitabı, eminim. Her Gece olsa kim okuyacaktı ki? Sıkıcı...

1977'de Türk Dili Kurumu Roman Ödülü kazanmış kitap. (Kitap mı kazanmış, yazar mı?) Çok sevdiğim insan daha çocukken.

''Bir gün bu çocuk herkes gibi, gencelecek, kanını emdiği insanı ortalıkta bırakıp kendi hayatını yaşayacaktı.''

Bu kitaplardan sonraki Selim İleri kitaplarını hakikaten hatırlamıyorum; hangisini ne zaman okudum, nerede okudum, muallak. Tek bildiğim şey kitapların başlarında yazan tarihler.

Yalnız birkaç kitabı nerede okuduğumu hatırlıyorum.Mesela, ''Cemil Şevket Bey, Aynalı Dolaba iki El Revolver'' kitabını güneş almayan odada kalırken okuyup bitirmiştim. Kitabın başında 14 Haziran 97 yazıyor, besbelli kitabı bir sahaftan almışım, tarihin altında italyanca bir şeyler yazıyor. Ne yazdığını hiç merak etmedim, birkaç seneye İtalyancaya başlarım, o zaman okurum, kasmanın manası yok yahu.

Bu kitabı beğenmemiştim, o dönem yaşadığım mekanın durumu ve yaşamımda o dönemlerin garipliği kitabı idrak etmeme engel olmuş olabilir. Ama yine de kitap altı çizili cümlelerle dolu.

Sonra diğer kitaplar... Selim İleri hayatımda büyük yer etmiş olmalı.

Bir sahaftan ''Oburcuk Kitapları" serisini bayağı ucuza almıştım. Selim İleri'nin yemek kitapları serisidir. Ben hala okumadım gerçi; ama bayıldığını söylüyor, harika bir aşçı olan kişi.

Paramın olmadığı bir zaman, üniversitenin kütüphanesine gidip Selim İleri'nin bir kitabını okuduğumu hatırlıyorum: Dostlukların Son Günü. Hatta, kitabı o kadar beğendim ki paramı denkleştirip gidip aldım kitabı kendi kütüphaneme.

Bu yaz, arkadaşımla Konak'ta gezerken, Sezen Aksu'nun "Bakarsın Umduğundan İyi Geçer Yaz"ı ile Selim İleri'nin "Bu Yaz Ayrılığın İlk Yazı Olacak"ını karıştırdım. Nasıl yaptım bilmiyorum. Bahsetmişimdir, bende gizli salaklık var diye.

Almanya'ya gittiğimde okurum diye yanımda yine bir Selim İleri kitabı: Son Yaz Akşamı. Ufak bir kitap, bavulda çok yer kaplamasın diye kenara sıkıştırılmış.

''Çiçekleri, yaprakları göverten toprak beni istemedi. Yaşadım. Neden bitmediğini sordum ömrün. Besbelli daha uzayıp gidecek.''

Kimisi der kartpostal edebiyatı ama benim için Selim İleri bir 'yalnızlık' edebiyatıdır. Bir "handiyse"dir.

Selim İleri benim için yeni. Daha yeni tanıdım kendisini, daha doğrusu kitaplarını. 2009'tan günümüze, epey kitabını okumuşum, daha okunacak bir hazine var.

Bir konuşmasında "50 den fazla kitap yazdım, kendine edebiyatsever diyen birinin en azından bir kitabımı okumuş olması gerekir." demiş. Ego mudur yoksa, bilinmez tabii.

Dedim ya, edebiyat yapmayı sevmem, yeter bu kadar, hele bu sıcakta.

“Birçok gece vardır ki, eve kendi kendime döndüm. Hayata kendi kendime dönmeye çalışarak…”

Sezen Aksu - Şen Şarkı

12 Haziran 2011 Pazar

Seçim Sözlüğü

Hayat ne garip lan, partiler falan... 


Siyaset konuşmayacağım, niye konuşayım ayol, siyasetçi miyim ben? 


Kendime mini bir siyaset sözlüğü hazırlamıştım ama hayata falan hep böyle pozitif baktığım için bu sözlüğü sizinle paylaşmaya karar verdim.


Seçimden sonra sosyal medyada çok geçen sözcükleri alıp tanımlamaya çalıştım. Sözlük alfabetik sıraya göre değil kafama göre oluşturulmuştur. Beğenmeyene kafam girsin.


Eğitim Seviyesi: Eğitimin seviyesidir, ilkokul, lise, üniversite falan gider böyle. Eğitimin en düşük noktası amiplerdir, en yüksek noktası ise sonsuzdadır. Eğitim seviyeleri ile verilen oylar arasında bir ilişki olduğu gibi eğitim seviyeleri ile verilen götler arasında da bir ilişki vardır. Bu verilen şeyler kişinin ahlak kurallarına ve hayata bakış açısına göre değişir. Özneldir. 


Bidon Kafa: Bidon şeklinde kafası olan mahluktur. Bu söz öbeğinin siyaset terminolojisine girmesi Yılmaz Özdil sayesinde olmuştur. Yılmaz Özdil çağının bayağı gerisinde kalmış bir insan olarak günümüz tarihçileri tarafından tanımlanır. Nedeni şudur: 1758 yılında- yıla dikkat, o kadar geri- doğan Alman tıp doktoru Franz Josef Gall başlattığı Frenoloji akımına göre, kişinin kafatasının şekli  zihinsel ve duygusal özelliklerini açığa vuruyordu. Mesela kişinin yardımseverlik, vicdan gibi nitelikleri fazlasıyla gelişmişse kafatasının bu niteliğin idare edildiği bölgeye denk düşen kısmında bir çıkıntı göze çarpıyordu.  Tabii Gall'ın bu fikri meslektaşları tarafından şarlatan olarak görülmesine sebep oldu ama aynı akımın günümüz öncüsü Yılmaz Özdil en azından 1800lü yıllardan daha fazla gelişmiş bilime sahip çağ insanı tarafından bile hala adam yerine konuluyor. Bu durum aslında çağ insanındaki vicdanın gelişmişliğine işaret ediyor.(Yazar bu son cümleden sonra bir kadeh rakı istedi)


Göbeğini Kaşıyan Adam: Bekir Coşkun tarafından Tayyip Erdoğan'ın güvendiği insan olarak siyaset dağarcığımıza sokulan bir insan modelidir. Yaptığı iş televizyon izlerken göbeğini kaşıması ve elinde bayrakla yürüyen kadınları görünce 'ne yapıyor bunlar leeyynnn' diye vıyaklamasıdır. Dünya gezegeninde yaşayan insanların yüzde doksanı göbeği kaşındıkça refleks olarak göbeğini kaşır ama Türkiye'deki kaşınan çoğunluk oyunu AK Parti'ye atar. Kaşınmak kötü bir şeydir. En kötüsü bir insanın sokak ortasında kaşınan cinsel organını kaşımasıdır. Bu eylemi sokak ortasında yapanların eğitim seviyelerinin düşük olduğunu İsveçli bilim adamları belirtmiştir.


Aziz Nesin: Asıl adı Mehmet Nusret Nesin'dir. Türk mizah yazarı olan Nesin Türkçe'den yabancı dillere eserleri en çok çevrilen 4. yazar durumundadır. (Babası Giresunludur) Siyaset ile oldukça içli dışlı olan ve bu yüzden çok cezaya çarptırılan Aziz Nesin günümüz insanı tarafından seçimlerden seçimlere anılır. Bu durum aslında saygısızlıktır (kime göre neye göre) ''Türk halkının yüzde altmışı aptaldır'' diyerek doğru bir kanıya varmıştır. Her seçimde bu yüzde ya azalır ya artar ve kişiden kişiye değişir. Kimin aptal olduğu veya kimin zeki olduğu konusunda genel bir yargı yoktur. Aptallık teorisinin paradoksu ancak herkes tarafından zeki olduğu bilinen bir kişinin -mesela Einstein-  verdiği oy ile çözülebilir. Gerçi referandum sürecinde Sezen Aksu hayranı bir çok kişinin, sanatçının 'Evet' oyu vereceğini duyduktan sonra Aksu'ya sövmeye başlamasının bilimde bir tanımı yoktur; buna benzer bir durumun Einstein'a olmayacağı savunulamaz. ''Einstein biz de seni zeki bilirdik'' veya ''kıllı, bidon kafalı ve zeka seviyesi düşük Einstein Allah belanı...'' tarzı cümleler olmayacağını kimse garanti edemez. (Bu sözler gerçek hayattan alınmıştır)


Türklüğe hakaret: Türk'e edilen hakarettir. Kimisi hakareti edilen küfür olarak algılar kimisi T.C. sınırları içerisinde verilen oy olarak algılar. Özneldir, tartışılamaz.


Koyun: Memeli bir hayvandır, memesi vardır yani. Nadiren kör olan bu hayvan mecazi olarak siyasette kör olarak nitelendirilir. Eğer cümle içerisinde örnek verecek olursak: ''Bir halk nasıl bu kadar kör koyun olabilir. '' veya ''Ben dün kör koyun gördüm'' veya ''Kör koyun ılık süt iç''


İzmir: Türkiye'nin batısında bulunan güzel bir şehirdir. Siyaset jargonunda ''CHP'nin kalesi'' olarak adlandırılır. Nazar değmesin diyerek tanımı sonlandırıyoruz.


Sırrı Süreyya Önder: İstanbul ikinci bölge bağımsız adaydır, sosyalist olarak sınıflandırılır, yönetmendir. ''Ben sinemacı değil sosyalist doğdum'' demiştir ama bilimsel olarak kanıtlayamamıştır. Şu saatten sonra adaylıktan terfi edip meclise giriş yapmış bulunmaktadır. Ha, şu an nerdedir o da ayrı bir muamma. Tebrik eder, başarılarının devamını dileriz,meclise iyi bir ses olacağı umuduyla.


Hain: Çok kötü bir şeydir. Mankafalılar bu seçimde yanlış partiye oy vererek en büyük hainliği yapmıştır. Cümle içinde kullanırsak ''Hiçbir ülke yoktur ki kendi içerisinde bizim kadar çok hain yetiştirebilsin.'' Bu sözün İsmet İnönü tarafından söylenmiş olması da ayrı bir trajedidir.


% 50: Kimilerine göre okkalı bir cevap, kimilerine göre aptalların oranıdır. Kimisini göt etmiştir, kimisinin ağzını açık bırakmıştır. Özneldir. Halbuki sadece bir sayıdır. Cümle içerisinde kullanmak gerekirse: ''% 50 yetmedi mi? Hala anlamadınız mı?'' veya ''Ben dün %50 gördüm''


Uğur Dündar: Türk gazeteci, haber programcısı, yakışıklı adam. Haziran 2011 seçimlerinde seçim programına botokslu olarak ekran karşısına çıkan Dündar seçim sonuçları yavaş yavaş gelince yüzü bembeyaz kesildi. Konuşmacılara cevap veremeyen Dündar mimiksiz bir şekilde yetmiş milyon tarafından izlendi. Bir çok kişi de dalga geçti. Cümle içinde kullanmak gerekirse: ''uğur abime bi haller oldu :D''


Vatan Toprağı: Kutsaldır, kaderine terk edilemez.


Halk: Aynı ülkede yaşayan, aynı kültür özelliklerine sahip olan, aynı uyruktaki insan topluluğu, folk. 2011 seçim sonrası bir çok kişinin, özellikle CHP seçmeninin, kendilerinden farklı olarak gördüğü grup. Kendileri başka halk çok başka. ''Halk inşallah daha beter olursunuz'' cümlesindeki ironinin eskiden düzenlenmiş hali ise şudur: Halk denize akın etti vatandaş denize giremiyor. Bir üstünlük yarışı ki sorma gitsin.


330:AKP hükümetinin yaklaşık milletvekili sayısıdır. AKP milletvekili sayısının önemsenmesi anayasa değişimiyle falan ilgilidir halbuki hepsi kader-kısmet değil midir?


Ampül: Kaç sene geçmiş bir türlü patlamayan ampülün son kullanma tarihi eskiden ''genç askerlerin rahatsiz''lığıyla günümüzde ise istikrarın bozulmasıyla ilişkilendirilir. AK Parti'nin sembolüdür. Oy kullanmayı bilmeyen insanlar veya siyasetle ilgilenmeyen concon sınıfı, şekillerinin çekiciliğinden dolayı ya ampüle oy verir ya yunusa. Gerçi bu seçimde yunusa yazık olmuştur.


Üzgünüm Atam: Seçimden sonra bir çok kişinin özellikle sosyal medyada paylaştığı ''Üzgünüm Atam'' sözü ülkede olan olayları kişisel olarak algılayan psikolojik bakımdan sorunlu insanların bir nevi düşüncelerinin dışa vurumudur. Mesela ''Tayyip'in gemicikleri olmuş, üzgünüm Atam'' veya ''Dün markete gittim elma bulamadım, üzgünüm Atam.'' veya ''Ben dün üzgünüm Atam gördüm.''


Dersim: CHP'nin yüzde olarak en fazla oy aldığı ildir, garip değil midir? Örnek olarak: Dersimiz CHP, hadi çalışın gelin.


Vizesiz gidilen ülkeler: Seçimden sonra bir çok insanı ferahlatan düşünce sistemidir. Yeni bir dindir. Din bir afyondur. Afyon bir şehirdir. O halde din bir şehirdir. O değil de içinde Brezilya bile olan ve dokuzu Güney Amerika'da bulunan bu vizesiz gidilebilen ülkeler süperdir. Hemen ispanyolca öğrenin, beraber gidelim. Çünkü oralarda interrail falan yok ya gitmek isteyip bahane bulamadığım yerlerden biridir, çok ciddiyim lan, hadi gidelim buralardan.


İki kişiden biri: Son üç dönemdir aklımıza takılan ancak kim olduklarını bir türlü bulamadığımız iki kişinin birisidir. Garip olan şudur: O iki kişiden biri diğerini gördüğü an dövecektir.


Tuncay Özkan: Biz kaç kişiyiz sorusunu sorarak ülkeyi merakta bırakan Özkan bu seçimde kaç kişi olduklarını öğrenmiştir.


Balkon: Seçimlerden galip çıkan parti başkanlarının yeni fetişt objesi.Her seçimden sonra çıkıp çıkıp konuşurlar artık, zevk aldıkları yüzlerinden belli oluyor. 



Sözlük sona ermiştir. Zaten ben de çok sıkıldım.


Hayat ne garip lan, insanlar falan...

9 Haziran 2011 Perşembe

Zımbırtılar

Seçim zamanları çok eğlenceli oluyor lan. Hele de şu final dönemlerinde tadından yenmiyor, bütün o sıkıntıyı içimizden alıp götürüyor.

Geçenlerde seçim arabalarının olduğu meydanların birinden geçiyorum, 'insanlık bu kadar mı çıldırmış Yaaaraabbiii' denilecek olaylara şahit oldum:

CHP standının başında duran bir kaç şişman kadın - şişman olduğu kadar sarışın ve küstah, yani tipik CHPli kadın işte, anladın sen onu- şu meşhur 'Ak dediler kara çıktı' şarkısıyla beraber ortalıkta göbek atarken; hangi partinin elemanı olduğundan emin olamadığım bir kişi elinde megafonla ''...ben gidip bizzat gördüm. Tonlarca petrol var şurada, inanmayan gitsin baksın, o petrolü satsak hepimiz zengin oluruz'' diye bas bas bağırırken; AK parti standının önüne yerleştirilen dev televizyondan başbakanın bilmemne şehrindeki miting konuşmasını o sıcakta bir sürü deli ayakta izlerken - bari tabure koyun lan, bir de çay verdiniz mi oyum sizin,işte hizmet!- çıldırmanın eşiğine gelmiş bendeniz hemen bu manyakça ortamdan uzaklaşmaya çalıştım. Zor oldu ama hala yaşıyorum.

Ama sonradan öğrendim ki bütün bu çılgın davranışların sorumlusu Merkür'ün geri hareketiymiş, zavallıların günahlarını aldım boşuna. Söverim gelmişine geçmişine ayıpsa ayıp Merkür! Satürn senin de a.q. Venüs'ü ve Uranüs'ü severim yaradandan ötürü, onlara laf yok. Plüton sen artık gezegen bile değilsin, git buradan. Efendim, gezegenlerin ibneliğinden dolayı insanlık acınacak durumda. İnsanlık stres üstüne stres yaşıyor. Herkes deli!

Geçenlerde bir kafede oturuyoruz. Sokakta bir kadın avaz avaz bağırıyor. Neye bağırıyor bu yahu derken bir baktık kadın köpeğine bir güzel sövüyor hem de vuruyor. Kafede oturan elemanlardan biri kadına doğru ''Hani nerede hayvan hakları?'' dedi, demez olaydı. Kadından bomba gibi bir cevap: ''Sikerim hayvan haklarını''

Hayvan hakları dedim de aklıma Amores Perros geldi. Güzel filmdi yahu, Gael García Bernal var zaten, öperim.

Seçim zamanlarında hortlayan sosyal medya zımbırtılarına ne diyeceksiniz? Sosyal medya uzmanlarından Furkan M.(22) bu konuyu özet geçmiş, isteyen okusun. Vatandaş bak, güzel güzel siyasi içerikli mesajları yayınlıyorsun ama seçimden sonra gülücem ben sana kıçımla, bunu biliyor muydun?

Garip bir huyum vardır, düşen birini gördüğüm zaman gülmekten kırılıyorum. Mesela, merdivenlerden çıkarken biri yere kapaklansa hemen kahkahayı basarım. Sürekli gülüyorum efendim durduramıyoruz. Bazen bu huyum ters tepebiliyor: Eğer düşen kişi bir yerini incitmişse o ağrıyla beraber benim kahkahalarıma dayanamıyor basıyor küfürü. Ama en kötüsü ahirette olacak. Hani Sırat köprüsünden geçerken cehenneme gidecekler köprüden düşüyor ya o zaman sen benim halimi gör, yerlerdeyim! Gerçi ölmüşüm zaten gülmekten ölemem ya artık. 

Sırat köprüsünden en son geçecek olan kişi de amma şanssız olacak yahu. Bekle anam bekle sana sıranın gelmesini. Düşünsene mesela Adriana Lima sırat köprüsünde. Herkesin gözü onda. Dünyada canlı olarak göremedik bari köprüde görelim, haydiiii...

Şu Greenpeace elemanlarına gıcık oluyorum. Normal zamanlarımda gözükmezler ama ne zaman koşturuyorum o zaman yolumu kesmek için oradalar. Her şeye de verilecek cevapları var salakların. Mesela ben nükleere karşı değilim yahu diyosun gitmiyorlar başlıyorlar bıdı bıdı bıdı. Geçenlerde yine biri önümü kesmeye teşebbüs etti. Hava zaten sıcak hiç uğraşamam, kıza ''işim var işim'' dedim. ''Niye ilgilenmek istemiyorsunuz, ne kötülüğümüzü gördünüz?'' diye sordu. Dedim içimden çattık yine, yayalara yeşil ışık yanana kadar susmayacak. Baktım konuşuyor hala: ''Renklerinizi hiç sevmiyorum!'' dedim ''Ne o öyle yeşil, beyaz falan, ıııııyyyy, iğrenç!'' Kız garip bir bakış attı 'peki' dedi ve gitti. İşe yaradı lan! Zuper!

Sınav zamanı ya, insanın saçmalayası geliyor. O değil de uzun zamandır şööyle güzelinden bir kitap okuyamadım diyordum ki bu gün öğrendim Selim İleri'nin yeni kitabı çıkmış Everest'ten: Yağmur Akşamları. Yarın gidip alırım herhalde. Selim İleri yazısı da başka bir bahara artık.

Calle 13 - Latinoamerica dinledim yazı boyunca

25 Mayıs 2011 Çarşamba

Haydi UFO Görmeye

Yahu ben küçükken acayip UFO görürdüm, inanılmazlardı. Ama lise hayatımdan sonra gördüğüm UFO sayılarında büyük bir düşüş oldu. Üniversite hayatımda ise hiç UFO görmedim. Hayır, zaten görsem ne olacak vıın diye uçup gidiyorlar, bana ne de, insan merak ediyor, bir ayıbımızı mı gördüler de artık gelmiyorlar acaba? Bence ayıp ediyorlar, bir mektup yazabilirlerdi en azından lan. Onu geçtim, telepatik bir şey de mi gönderemiyorlar, yani o derece mi?!!

Bak sinirlendim şimdi, gerizekalı uzaylılar! Ne varsa Dünyalılarda var lan! Dünyalının Dünyalıdan başka dostu yoktur!

UFO olayları bir gariptir. Onları görenler, genellikle, yalnız başlarına görmezler; etrafta başka tanıklar da olur. Ama bu tanık olan kesim başka kimseye inandıramaz UFO gördüğünü. Kesin dalga geçerler, kesin.

Geçen günlerin birinde bir arkadaşımla Salacak sahilinde oturuyoruz. Muhabbet falan derken gökyüzünde bir acayiplik gördüm. Ampül gibi bir sürü ışık topu gökyüzünde seyir ediyordu. ''O ne lan?'' falan derken bir müddet arkadaşımla onların kafenin camına yansıyan ışıklar mı yoksa harbi harbi 'unknown objelerden' biri mi olduğu konusunda münakaşaya girdik. Arkadaşım daha dikkatli bakınca Eminönü iskelesinin oralardan bir yerlerden birilerinin bu garip ışıkları sanki havaifişekmiş gibi fırlattığını gördü. Evet, UFO değillerdi ama acayip meraklandık, kafeden apar topar çıktık ve iskeleye doğru koşmaya başladık, hesabı bile ödememiş olabiliriz. Amacımız o garip ışıkları atan kişiyi ya da grubu bulup o şeylerin ne olduğunu sormaktı. İşin garibi, sokaktaki kimse o ışıklarla ilgilenmiyor, sanki sadece biz görüyorduk. Ama ne zaman iskeleye vardık o ışıklar söndü gitti. Hatta biz koşarken denizanası gibi bir şey Mihrimah Sultan Camii minaresinden avluya doğru inişini gerçekleştiriyordu. Neyse, iskeleye geldiğimizde kimin bu işi yaptığını göremedik elbette. 'Acaba taksicilere sorsak mı?'' falan diye düşünürken eğer sorarsak soruların çok saçma olabileceğini düşündük. [1]

- Abi yaaa az önce havada uçan şöööyle ampül gibi ışıkları gördünüz mü? Hani bir sürü vardı ya...
- Işık?!! Görmedim birader de siz niye nefes nefese kaldınız öyle?
- Şey, biz koştuk da ışıkları görebilmek için... ııııh öyle işte, demek görmediniz.... şuradaki taksiciler görmüş müdür acaba?
- Bilmiyorum birader de naapıcaksınız ışıkları?
- Eeeıııı yok bişi yapmıcaz da o kadar koştuk bari görelim biraz ışık....
- Oldu... en yakın hastaneye bırakayım mı?
- Yok abi sağ ol... biz bi şuradakilere soralım belki ışıkları gören vardır. 
(iç ses: nasıl göremesiniz ışıkları a.q. her yerdeydiler) 

Halime bakın da acıyın lan azıcık. Ne kadar özlemişim UFO görmeyi. Her gördüğüm ışığın peşinden koşuyorum artık, ışığı gören geliyor misali. Acınacak durumdayım.

O değil de başka bir aptallığımı anlatayım UFOlarla alakalı:

İki yıl önce okulun kafesinde arkadaşlarla otururken birden kafama esti ''UFO müzesine gidicem ben şimdi'' dedim ve haliyle bir kaç endişeli bakışla karşılaştım. Bir arkadaş bana acımış olacak ki beni yalnız bırakmamak için ''Ben de geleyim o halde'' dedi, kalktık gittik Taksim'deki UFO müzesine.


Kafeden hemen kalktık, otobüse bindik, muhabbet falan, sonunda Taksim'e geldik. İstiklal'e girdikten sonra yaptığım büyük aptallığımın farkına vardım. UFO müzesinin adresini bilmiyordum ki!! Sadece, İstiklal Caddesi'nde bir yerde, bunu biliyordum. Ulan madem müzeye gideceksin önce adresini öğrensene!! Salak!!

Ortada öylece kalakaldık tabii ki.

Ta ki arkadaşım ''Abi şu sokağa girelim, bence UFO müzesi burada, hissediyorum lan'' diyene kadar.

Ne yapalım, elimizde seçenek çok, birinden başlamak lazım. Sokağa girdikten sonra köşedeki büfeciye soralım dedik. Ama ne soracağız ki? Düşünsene:

-Ustam, kolay gelsin, ya buralarda UFO Müzesi varmış, hissettik de geldik buraya ama senin yardımın olmadan asla orayı bulamayacağız, bize bir yardım etsen...
 (Adamın boş gözlerle bize baktığını gördükten sonra...)
 -Neyse usta sen bize ordan iki yarım tavuk yapsana... UFO karın doyurmuyor!

Böyle bir dialog geçmedi tabii aramızda. İşin garibi, adam bize ''eskiden şu çaprazdaki binanın kapısında uzaylılar vardı, herhalde sizin mekan orada olmalı'' dedi. Meğersem müzeye insan çekmek için kapısında E.T. kılığına girmiş elemanlar varmış. Artık E.T. lerin nasıl bir çekiciliği varsa...garip.

Neyse, binaya girdik, adamın bahsettiği dördüncü kata çıktık. Kapıda hiç bir şey yazmıyor. ''Acaba burası mı lan?'' derken kapıyı çalmaya karar verdik. Güzel bir kadın kapıyı açtı. Eeee? Ne diyeceğiz? 

-Merhaba buyrun!
-Merhaba biz UFO Müzesine gelmiştik ama...
-Neye?
-UFO Müzesine... şey... UFO müzesi varmış eskiden burada ama...
-Zuhhahaha! hayır burası emlak ofisi...

Sonra dönerci adamın tarif ettiği diğer binaya girdik. Evet, eskiden orada UFO müzesi varmış ama iki yıl önce Denizli'ye taşınmış.

Denizli ne alaka lan?! Kodumun uzaylıları ya, ne yapacaklar Denizli'de? [2]

Elimiz boş döndük geriye.

Ayrıca bahsetmemiz gereken bir durum da UFO görenlere karşı olan kuşkucu bilim insanlarının varlığıdır, ayrı bir muhabbettir!

-Abi UFO gördüm geçenlerde.
-Meteoroloji balonudur o!
- Valla gördüm lan şöyle ışıklar saçıyordu falan...
-Uydudur o uydu. 
-Lan uydu hiç zıplar gibi hareket eder mi!
-Yok bilinçaltın senle oyun oynamıştır, öyle değildir o.
-Sadece ben görmedim ki aha bu elemanlar de gördü. Değil mi lan?
-Di abi
-Yok yok meteordur o, siz anlamamışsınız
-Yuh!

Bence uzaylılar bizle iyi dalga geçiyorlar ama gün gelecek hepsinin ağzına s.çıcam dedi dersiniz, çok sinirliyim, çok!

[1] Sonradan anlıyoruz ki gördüklerimiz o zamanlar yeni yeni piyasaya sunulan dilek balonlarıymış!
[2] Sirius UFO Merkezi'nin gezici müzesi varmış uzun zamandır. O halde, adam bize "Müze Denizli'ye taşındı" diyerek bildiğin taşşak geçmiş, haberimiz yok!