25 Mayıs 2011 Çarşamba

Haydi UFO Görmeye

Yahu ben küçükken acayip UFO görürdüm, inanılmazlardı. Ama lise hayatımdan sonra gördüğüm UFO sayılarında büyük bir düşüş oldu. Üniversite hayatımda ise hiç UFO görmedim. Hayır, zaten görsem ne olacak vıın diye uçup gidiyorlar, bana ne de, insan merak ediyor, bir ayıbımızı mı gördüler de artık gelmiyorlar acaba? Bence ayıp ediyorlar, bir mektup yazabilirlerdi en azından lan. Onu geçtim, telepatik bir şey de mi gönderemiyorlar, yani o derece mi?!!

Bak sinirlendim şimdi, gerizekalı uzaylılar! Ne varsa Dünyalılarda var lan! Dünyalının Dünyalıdan başka dostu yoktur!

UFO olayları bir gariptir. Onları görenler, genellikle, yalnız başlarına görmezler; etrafta başka tanıklar da olur. Ama bu tanık olan kesim başka kimseye inandıramaz UFO gördüğünü. Kesin dalga geçerler, kesin.

Geçen günlerin birinde bir arkadaşımla Salacak sahilinde oturuyoruz. Muhabbet falan derken gökyüzünde bir acayiplik gördüm. Ampül gibi bir sürü ışık topu gökyüzünde seyir ediyordu. ''O ne lan?'' falan derken bir müddet arkadaşımla onların kafenin camına yansıyan ışıklar mı yoksa harbi harbi 'unknown objelerden' biri mi olduğu konusunda münakaşaya girdik. Arkadaşım daha dikkatli bakınca Eminönü iskelesinin oralardan bir yerlerden birilerinin bu garip ışıkları sanki havaifişekmiş gibi fırlattığını gördü. Evet, UFO değillerdi ama acayip meraklandık, kafeden apar topar çıktık ve iskeleye doğru koşmaya başladık, hesabı bile ödememiş olabiliriz. Amacımız o garip ışıkları atan kişiyi ya da grubu bulup o şeylerin ne olduğunu sormaktı. İşin garibi, sokaktaki kimse o ışıklarla ilgilenmiyor, sanki sadece biz görüyorduk. Ama ne zaman iskeleye vardık o ışıklar söndü gitti. Hatta biz koşarken denizanası gibi bir şey Mihrimah Sultan Camii minaresinden avluya doğru inişini gerçekleştiriyordu. Neyse, iskeleye geldiğimizde kimin bu işi yaptığını göremedik elbette. 'Acaba taksicilere sorsak mı?'' falan diye düşünürken eğer sorarsak soruların çok saçma olabileceğini düşündük. [1]

- Abi yaaa az önce havada uçan şöööyle ampül gibi ışıkları gördünüz mü? Hani bir sürü vardı ya...
- Işık?!! Görmedim birader de siz niye nefes nefese kaldınız öyle?
- Şey, biz koştuk da ışıkları görebilmek için... ııııh öyle işte, demek görmediniz.... şuradaki taksiciler görmüş müdür acaba?
- Bilmiyorum birader de naapıcaksınız ışıkları?
- Eeeıııı yok bişi yapmıcaz da o kadar koştuk bari görelim biraz ışık....
- Oldu... en yakın hastaneye bırakayım mı?
- Yok abi sağ ol... biz bi şuradakilere soralım belki ışıkları gören vardır. 
(iç ses: nasıl göremesiniz ışıkları a.q. her yerdeydiler) 

Halime bakın da acıyın lan azıcık. Ne kadar özlemişim UFO görmeyi. Her gördüğüm ışığın peşinden koşuyorum artık, ışığı gören geliyor misali. Acınacak durumdayım.

O değil de başka bir aptallığımı anlatayım UFOlarla alakalı:

İki yıl önce okulun kafesinde arkadaşlarla otururken birden kafama esti ''UFO müzesine gidicem ben şimdi'' dedim ve haliyle bir kaç endişeli bakışla karşılaştım. Bir arkadaş bana acımış olacak ki beni yalnız bırakmamak için ''Ben de geleyim o halde'' dedi, kalktık gittik Taksim'deki UFO müzesine.


Kafeden hemen kalktık, otobüse bindik, muhabbet falan, sonunda Taksim'e geldik. İstiklal'e girdikten sonra yaptığım büyük aptallığımın farkına vardım. UFO müzesinin adresini bilmiyordum ki!! Sadece, İstiklal Caddesi'nde bir yerde, bunu biliyordum. Ulan madem müzeye gideceksin önce adresini öğrensene!! Salak!!

Ortada öylece kalakaldık tabii ki.

Ta ki arkadaşım ''Abi şu sokağa girelim, bence UFO müzesi burada, hissediyorum lan'' diyene kadar.

Ne yapalım, elimizde seçenek çok, birinden başlamak lazım. Sokağa girdikten sonra köşedeki büfeciye soralım dedik. Ama ne soracağız ki? Düşünsene:

-Ustam, kolay gelsin, ya buralarda UFO Müzesi varmış, hissettik de geldik buraya ama senin yardımın olmadan asla orayı bulamayacağız, bize bir yardım etsen...
 (Adamın boş gözlerle bize baktığını gördükten sonra...)
 -Neyse usta sen bize ordan iki yarım tavuk yapsana... UFO karın doyurmuyor!

Böyle bir dialog geçmedi tabii aramızda. İşin garibi, adam bize ''eskiden şu çaprazdaki binanın kapısında uzaylılar vardı, herhalde sizin mekan orada olmalı'' dedi. Meğersem müzeye insan çekmek için kapısında E.T. kılığına girmiş elemanlar varmış. Artık E.T. lerin nasıl bir çekiciliği varsa...garip.

Neyse, binaya girdik, adamın bahsettiği dördüncü kata çıktık. Kapıda hiç bir şey yazmıyor. ''Acaba burası mı lan?'' derken kapıyı çalmaya karar verdik. Güzel bir kadın kapıyı açtı. Eeee? Ne diyeceğiz? 

-Merhaba buyrun!
-Merhaba biz UFO Müzesine gelmiştik ama...
-Neye?
-UFO Müzesine... şey... UFO müzesi varmış eskiden burada ama...
-Zuhhahaha! hayır burası emlak ofisi...

Sonra dönerci adamın tarif ettiği diğer binaya girdik. Evet, eskiden orada UFO müzesi varmış ama iki yıl önce Denizli'ye taşınmış.

Denizli ne alaka lan?! Kodumun uzaylıları ya, ne yapacaklar Denizli'de? [2]

Elimiz boş döndük geriye.

Ayrıca bahsetmemiz gereken bir durum da UFO görenlere karşı olan kuşkucu bilim insanlarının varlığıdır, ayrı bir muhabbettir!

-Abi UFO gördüm geçenlerde.
-Meteoroloji balonudur o!
- Valla gördüm lan şöyle ışıklar saçıyordu falan...
-Uydudur o uydu. 
-Lan uydu hiç zıplar gibi hareket eder mi!
-Yok bilinçaltın senle oyun oynamıştır, öyle değildir o.
-Sadece ben görmedim ki aha bu elemanlar de gördü. Değil mi lan?
-Di abi
-Yok yok meteordur o, siz anlamamışsınız
-Yuh!

Bence uzaylılar bizle iyi dalga geçiyorlar ama gün gelecek hepsinin ağzına s.çıcam dedi dersiniz, çok sinirliyim, çok!

[1] Sonradan anlıyoruz ki gördüklerimiz o zamanlar yeni yeni piyasaya sunulan dilek balonlarıymış!
[2] Sirius UFO Merkezi'nin gezici müzesi varmış uzun zamandır. O halde, adam bize "Müze Denizli'ye taşındı" diyerek bildiğin taşşak geçmiş, haberimiz yok!

4 Ocak 2011 Salı

Kış Özlemi

Ben hep 'yaz mevsimi adamı' olarak biliyordum kendimi. Böyle, sıcaklık kavursun, gömleğin düğmelerini sonuna kadar açayım, güneş gözlüklerim etrafı yaksın, güneş batana kadar denizden çıkmayayım, kumsalda kitap okuyayım, herkes güneşi görsün yüzü gülsün falan işte.

Malum, insan doğu Karadeniz'in güzide şehirlerinden birinde büyüyünce puslu havadan, durmadan yağan yağmurdan usanıyor. Her gün yağmur, her gün bulut. İster istemez bu hava koşulları orada yaşayan insanların psikolojilerini de etkiliyor, hava hep bulutlu olunca buluttan nem kapan çok oluyor. Ama güneş öyle mi? Bir gösteriyor kendini, herkesin yüzü gülüyor anasını satayım, Güneş olmak böyle bir şey.

Karadeniz'de yetişince insan (fındık gibi) bir takım doğal güçlere sahip oluyor: Bir sonraki günün hava durumunu tahmin etmek gibi. Bu gizemli güç genellikle eğer bir sonraki gün deniz kenarına gitme planı varsa kafalarda o zaman ortaya çıkıyor çünkü havanın yüzde doksan kapalı olup güzel güzel hazırlanmış planları bok etme durumu var. Gizemli güç şöyle çalışıyor: Havanın bulutlu olmasından korkan her hangi bir üçüncü tekil şahıs kişisi geceleyin dışarı çıkar, etrafında üç kere döndükten sonra gökyüzüne baktığında bir sonraki günün nasıl olacağını görebilir. Eğer geceleyin yıldızlar gözüküyorsa 'Yarın hava güneşli olacak!' denir ve mutlu olunur. Yıldızlar gözükmezse yarından hiç umut yoktur. Bu kahinimsitrak olay meteroloji bilminin ağzına sıçmıştır çünkü hiç şaşmaz!

Doğup büyüdüğüm coğrafyadan dolayı yağmuru pek sevemedim. Bir bıkkınlık, bir usanmışlık söz konusu.

Kışları ise pek üşümem. Mesela bir gün çoğu insanın donum donum donduğu yerde benim üzerimde mont bile yoktu, yani yokmuş ben böyle olduğunu bir arkadaşın evinden çıkarken 'Senin üstünde ne vardı ya, böyle mi geldin buraya, manyak mısın?' sorusu üzerine anladım. Hatta bu gün parti çıkışında Almanya'nın soğuğunda buna benzer bir diyalog yaşadım. (Madem üşümüyosun niye Almanya'nın soğuğu diyorsun diyenler çıkabilir. Tamam kardeşim ben de insanım haliyle, kıçımın donduğu -harbiden kıçım donmuştu mecaz anlam yok burada- günler de oldu ama çoğu insana göre soğuğa karşı bir direncim vardır.)

Soğuğa karşı bağışıklığımın normalin üstünde olmasının sebebini gün geçtikçe daha çok merak etmeye başlamıştım ki artık cevabını biliyorum. Çünkü küçüklüğümden beri atkı, bere takmayı sevmiyorum ve kazaklardan nefret ediyorum (Kazak milletiyle bi alıp veremediğim yok) Vücudum direnç kazanmış. (Kazak giymeyi sevmiyorum ama Steve Jobs tarzı balıkçı yakalara bayılırım.)

Yağmuru, bıktığım için, sevmiyorum; kışları üşümediğim için yaşayamıyorum,zaten pek kar göremiyoruz e güneşe de aşığım (Thanks God it's Sunday!), o halde ben yaz mevsimi adamıyım' diye düşünüyordum.

Ama artık öyle olmadığımı biliyorum,değiştim: Kış mevsimine aşık oldum şimdi de! Deli gibi kar yağıyor, kardan adam yapabiliyorum. Şemsiye taşımak zorunda kalmıyorum. Üşüdüğümde kolayca kara işeyebiliyorum. Susadığımda kar yiyebiliyorum. Artık atkı ve bere de takabiliyorum (gerçi kazak giyemedim hala.) Bere takmak ne hoş şeymiş ya! Şimdiden bere koleksiyonuna başladım: Üç tane siyah bir tane kahverengi berem var.

Tak bereyi kafana çık dışarı oh, mis! Aman yazlar gelmesin!

P.S. Yazıyı bi kaç gün önce yazmıştım, bir kaç gün önce kışı seviyormuşum demek ki ama şu an odamdaki ısıtma sistemi yüzünden neyin altına giricem bilemedim. Evet kararımdan dönebilirim ama en azından aday olmayacağım deyip bir gün sonra başkanlığa aday olan milli Gandhi gibi paranoyak değilim. Neyse, bir 70lik daha alabilir miyim? 

Mor ve Ötesi - Kış Geliyor

30 Aralık 2010 Perşembe

Elif Şafak'ın Yasak Kitabı

Elime adamakıllı Türkçe kitap almayalı bir ay olmuş azizim! Yok yok, hava atmıyorum; yabancı dilde kitap da okumadım, hiç kitap okumadım, korkmayın. Kitap dediğin an, bizim oranın Alkım'ı misali - reklam yapıyorum elbette- buranın Thalia Buchhandlung'u çok ünlüymüş. Kitap almasak da, eski alışkanlık, haftada bir kaç gün uğruyorum. Kitapçıda güzel hatunların varlığı da beni oraya çeken etkenlerden biri herhalde.

Kitapçıya gidiyorum gitmesine de okuyamamak büyük dert veriyor. Elektronik kitap falan da hikaye, delikanlı gibi okurum okuyacaksam, yoksa okumam, derdimle yaşarım. Yaşıyorum da.

Bir aydır kitaplar hakkında gel-git yaşayan bu fakir şimdi derinden bir 'ah' çekiyor. Çünkü memlekette okunmaya başlanıp da yarıda bırakılan kitapları düşündükçe hayıflanıyor.

Bu kitaplardan birisi Elif Şafak'ın yasak elması, pardon kitabı: Kem Gözlere Anadolu.

Lise çağlarımdan beridir Elif Şafak edebiyatına, köşe yazılarına ve kalitesine hayran olan bir kişiyim. Yıllar geçti, konferanslarına mı gitmedim, imza günlerini mi takip etmedim, bir heves bir heves sormayın gitsin.


Öyle ki, sevgili yazar, Siyah Süt'ü piyasaya sürdüğü an bir koşu gidip aldım kitabı sevgili valideme hediye olarak. Yok artık, kadınlara hitaben yazılmış kitabı da ben okuyacak değildim. Lakin, ona söylemeyin, validem kitabı okuduktan kısa bir süre sonra gizli gizli kitabı okumuşluğum vardır. O zaman anladım ki cinsiyet ayrımcılığı yapmıyormuş kitap.

Asıl cinsiyet ayrımcılığını, kendi bilincimizde, okuyucular olarak biz yapıyoruz. Aşk kitabı çıktığında, ben de dahil, bir çok insan ''erkek adam üstünde aşk yazan pembe kitap okumaz'' demişti. Ama hakikaten garip zamanlardı: Kitapçıların vitrinleri hep pembe renk olmuştu; bir ay boyunca Türkiye'de sanki her gün sevgililer günüymüş gibi bir manzara hakimdi. Neyse ki, sonunda gri Aşk'ı çıkardılar da rengimizi bildik. Gri Gandalfçılar olarak.

Mesela, bir ara, elinde pembe Aşk kitabıyla kumsalda tatilde resim çektiren hatun kişilerin varlığı o kadar popüler oldu ki acayip gıcık oldum. Nedir bu heves kardeşim? Niye başka kitaplarla poz vermiyorsunuz? Mesela, ''Yatmadan Önce 100 Fırça Darbesi'' ile resim çektirin kolaysa! Yemiyoo değil mi?!

Neyse ki konu cinsellik değil. Konu tasavvuf edebiyatının popüler kültüre inmesi: Bir Elif Şafak başarısı.

Elif Şafak 1994 yılında Kem Gözlere Anadolu kitabını yazmış. Yazarın ilk kitabı budur. Bunu bilmeyen sahaflarla karşılaştım. Adam karşımda ısrar ediyor: ''Elif Şafak'ın ilk kitabı Pinhan"mış falan filan. Değil! Biliniz ve eğer bulabilirseniz okuyun, ilk kitap budur.

Bulmak mesele tabii. Bu yazıyı niye yazayım yoksa?

O günkü piyasada, yanılmıyorsam, sadece bin adet basılmış olan kitaptır kendisi ve eğer Elif Şafak şu an popüler yazarlardan biri olmasaydı, belki, kolayca bulunabilirdi.

Kem Gözlere Anadolu'yu bulmak için yapmadığım şaklabanlık kalmamıştı.

Bir gün, kendisi de edebiyata meraklı olan bir arkadaşım B.'den gelen bir mesajla sevindim. Bir internet sitesinde kitap açık arttırmaya çıkmış. Son gününe kadar bekledim ve sonunda büyük bir zafer sahibi oldum. Başardım!

Kitap elime geçtiği an okumaya koyuldum.

Keşke okumasaydım; bitiremedim bile.

Elif Şafak'a olan güvenim sarsılmadı ama, aksine daha çok arttı. Çünkü bir yerlerde Elif Şafak şöyle demişti:
İlk kitabımı sevmem, sahiplenmem
Bir yazarın yazdığı her şeyle barışık olması gerektiğine inanmıyorum. Bu tıpkı insanın kendi geçmişine bakıp vaktiyle çok yanlış bir insana âşık olduğunu fark etmesi gibi bir şey. Seneler sonra insan kendi kendisine sorar, nasıl oldu da bu kadar yanlış birine böylesine âşık oldum diye. Bunun gibi bir şey yazarın geçmişte yazdığı bir kitaba seneler sonra soğuk bir nazarla bakması. Benim nezdimde en çok sevdiğim kitabım hep bir sonraki kitabımdır, yani henüz yazmadığım kitap. En az sevdiğim kitabıma gelince, onun da cevabı belli: İlk kitabım. İlk kitabım Kem Gözlere Anadolu’yu sevmem, sahiplenmem. Bence bu kitap ham bir meyveye benziyor. Hayatı ve edebiyatı henüz daha ham bir açıdan gördüğüm bir mevsimde yazıldı. Pişmeden ikram edildi. Ben bu yüzden kendi edebi miladımı bu kitapla değil, bir sonraki kitabımla başlatırım, yani Pinhan ile. Gittiğim her yerde okurlar soruyorlar bu kitabı niye bulamıyoruz diye. “Bulamıyorsunuz; çünkü yeni baskıları yapılmadı.” diyorum. İşin tuhaf yanı yasak ya da saklı olan her şey insanların ilgisini iki kat daha fazla çektiğinden, okurlar çok merak ediyorlar benim sevmediğim bu ilk kitabın ne menem bir şey olduğunu. Sırf bunu bulabilmek için sahafları dolaşanlar, fotokopiler yapanlar var. Açıkçası ben nasıl dürüst davranıyorsam bu kitap hakkında, nasıl sakınmadan eleştiriyorsam kendimi, okurların da buna saygı duyup bu kitabı aramaktan vazgeçmelerini tercih ederim. 
Velhasıl, işin özü böyle. Sevdiğim bir yazara yamuk yapmanın ıstırabını çekiyorum şu an. Şimdi ben böyle anlatınca siz kitabı cidden çok kötü olarak algılamış olabilirsiniz ama o kadar da değil, sadece Elif Şafak edebiyatına göre kötü.

Kitabı ne zaman bitiririm, emin değilim. Gelecek yaz bitmiş olur mu acaba? Bitirirsem tekrar yazarım, geri kalan sayfaları iyidir belki, kim bilir?

 Elif Şafak'ın sözlerini yazdığı Uçurtmalar şarkısı Teoman'dan

Güvercinlerin Hikayesi

Güvercin. Üvercinka. Guernica.

Nuh'un gemisindeyiz. Tanrı'nın gazabı bütün Dünya'yı kuşatmış; yeni Adem oğulları ve Havva kızları bir gemide bekliyor gazabın rahmete dönüşmesini. Gazap da rahmettir ya gemidekiler için ama dinleyen kim? Dinlemeyenler zaten nefs yağmuru altında boğulup gidenler.

Nuh'un yanına geliyor güvercin, usulca sokuluyor o latif ruha. Nuh başını sallayıp izin veriyor güvercinin uçmasına. Bir an geliyor, güvercin gagasında zeytin dalıyla sevinçle gemiye süzülüyor. ''Doğa bizimle barışmıştır'' diye bağırıyor Nuh! Herkes iniyor gemiden, güvercin ise uçup gidiyor, çok uzaklardaki Kaf Dağı'na, efendi Simurg'un yanına.

Güvercin biliyor, nasıl olsa dönecek tekrar insanların huzuruna. Barışın geldiğini anlatacak yeniden. O zamana kadar, dört gözle bekleyecek:  İsrafil'i, Sur'u.

Güvercin insanoğullarını zaman zaman ziyaret eder. Süreleri dolduğunda ise yeniden doğmak için Simurg'un huzuruna döner. Meydan savaşıdır bu! Kimi güçler vardır bu savaşta güvercinden kat kat üstündür. Kaderde yenilmek olduğunu bilen güvercin sadece kendisine verilen rolde oynar.

Benim tanık olduğum meydan savaşında güvercin yenildi cehalete. Ezildi gitti, tekrar gelmek üzere.

Nuh olmazsa güvercinin ilmi olmaz, Nuh olmalıdır önce. Düşman olmazsa güvercinin manası kalmaz, düşman gelmelidir meydana daha önce.

Sezen Aksu da biliyor elbet güvercinin bir daha uçacağını, karanfilin bir daha açacağını. Ama söylüyor işte hissettiklerini umudunun çekip gitmemesi için, meydan okumak için.

Güvercinin doğum günü bu gün ama cehalet geldi yine korkutup kaçırdı güvercini.

Enkarnasyon böyledir: Dünya'da ayı gibi yaşayan ayı olarak döner bir gün; güvercin gibi yaşayan ise güvercin olarak iner usulca.

1955'in soğuk kışında Nazım Hikmet yazmıştı bir kenara : ''Bulutlar adam öldürmesin''

Harun olduğu sürece var olacaktır Karun. Bulutlar adam öldürecektir her zaman. Güvercin bir ara görünüp gidecektir hızlıca yanımızdan. Her zaman olacaktır ölenler ve her zaman olacaktır öldürülenler. Her zaman olacaktır güvercinden nefret edenler, ne yaptıklarını bilmezler.

Ben her zaman güvercinden taraf olanım. Dengeden taraf olanım. Kaderden taraf olanım. Siyaset veya politika değil bu, vicdandır bu, hani güya o hepimizde olan.

Ah güvercin, gitmek zorunda mıydı? Galiba öyleydi, herkes rolünü oynuyordu, her ne kadar bunu çok sonra anlasam da öyleydi.

Masum değiliz hiç birimiz.
Güvercin öldüyse eğer bizim yüzümüzden.
Güvercin'in suçu yok.

İyi ki doğdun güvercin! Bir daha görüşmek üzere...