- "Bu ne yahu, hep Osho'dan örnekler veriyorsun, iyi ki bir Osho'n var!" demişti bir ara kardeşim. Utanmıştım, Osho'dan çok bahsediyordum hakikaten. O an annem hızla imdadıma yetişti: "Osho abin için hayalinde olmasını istediği dedesi gibi. Ak sakallı dede gibi." Evet, o zamana kadar dikkat etmemiştim ama dedemin bir Osho kadar olmasa da bilge, ak sakallı dedelerden olmasını isterdim. Kafam karıştığında, yol ayrımına girdiğimde, belki yoldan şaştığımda bana sıcacık hikayeler anlatacak bir dede. Ne diyeyim? Böyle dedeleri olanlar çok şanslı. Böyle dedeleri olmayanlar ise dedelerini dışarıda arıyorlar; tıpkı benim aradığım gibi.
- Aradan uzun yıllar geçti, bir sefer gündelik ziyaret dışında doğduğum şehre, Giresun'a, gitmemiştim. Pek mühim bir sebebi yok, zaman olmadı diyeyim. Ama bir kaç hafta önce çocukluk arkadaşlarımın nişanları muhabbetine bu küçücük şehre gittim. Özlemişim elbette, insan doğduğu ve büyüdüğü şehri unutur mu? Şehir yıllar geçtikçe bir acayip değişmiş, modernleşmiş, trafikleşmiş, yeri gelmiş iğrençleşmiş, o şirin estetik yapısı bozulmuş. Dolayısıyla o eski Giresun'u bulamadım. Peki neyi özlemişim, neyi sevmişim? Rahatlığı! Oradayken farkına vardım ki Giresun kurtarılmış bir bölge. Mesela bir hafta televizyon izleme, ülkede ne olmuş ne bitmiş hiçbirinden haberin olmaz. Atom bombası atsalar ülkeye Giresun'daki insanlar denize girmeye, pide yemeğe, fındık ekmeye devam eder. Peki, abartı oldu, kabul ediyorum ama çıkarttınız siz manayı. Bravo size!
- Bu ayki tatilden sonra İstanbul'a eve geldim. Salona girdim, bir baktım yerlerde kuş boku! Kuş boku lan! Kendi kendime hayaller kuruyorum, eve kuş mu girdi, ben yokken kanarya falan mı aldılar diye. Alışkınım ev arkadaşlarımın evde rahat takılmasına, eve ayakkabı ile girmesine. Ben de öyle takılıyorum artık, uyum sağladım. Neyse ki dün J. sağ olsun evi temizledi de kurtulduk şu kuş bokundan.
- Bok deyince Kurbağalıdere canlanmış diyorlar. Kokusu artık bütün Kadıköy'de. 1994'te de kokuyormuş, 2015'te de kokuyor. İnşallah hastalık falan çıkmaz.
- Geçenlerde duydum. Arkadaşım İ. üniversite zamanlarında yurtta kalırken psikolojik tedavi için biraz etkisi güçlü olan ilaçlar alıyormuş. O gün ilacı almış, odasına doğru yürümeye başlamış. Ama ilaç kafayı nasıl etkilediyse bambaşka bir odaya dalmış. İçeri girmiş, odadaki televizyonun karşısına çömelmiş oturmuş. Odadaki elemanlar ilk başta bir anlam verememişler olan bitene. Neyse ki iyi insanlara denk gelmiş de hiçbiri dokunmamış bizimkine. Bir müddet kalıp tv izledikten sonra çıkmış gitmiş arkadaşım.
- Geçenlerde duydum. İstanbul'da özel bir üniversiteye başlayan arkadaşım A. orada yeni tanıştığı tiki tiplerle konuşuyormuş. Bir kız 'nerelisin' diye sorunca A. 'Giresunluyum' demiş. Tiki kız da 'Yaa karşı tarafta değil mi orası, bir kere gitmiştim' diye patlatmış cevabı, ya da patlatmış bizimkisini.
- Son zamanlarda hoşuma giden bir söz: Kişisel gelişmeyin, ayıptır!
- Geçenlerde dükkanda kardeşimle beklerken içeriye yaşlı bir adam girdi. Kulağı duymadığı için bağıra bağıra "Buranın adamı nerde?" dedi. "Biziz amca, buyur gel!" deyince "Yok, buranın adamı başka, siz değilsiniz" dedi ve döndü gitti.
- Bu sene Öss'ye girip Sanat Tarihi bölümünü kazanmam sonucu aynı bölümde okuyan arkadaşımdan gelen mesaj: "Zara'da fularlar yüzde elli indirime girmiş, kaçırmadan alalım!" Kemik gözlük, puro ve Bomonti marka bira da aldık mı tamamdır.
- Blogu aksatmayayım diye can sıkıntısından yazılmış bir yazıdır bu. Zaman bulayım hele neler anlatıcam neler!
Yolda giderken bizi gaza getiren Mercan Dede parçası Yedi Uyuyanlar'dan Mernuş!
Mihai Toma - Flutaka ise bu aralar bayıldığım Buddha Bar şarkıları arasındadır.
Hayatta bazen süper kahramanlara ihtiyacımız var, süphesiz. Belki karizmatik 'villain'ler gelmiyor şehrimizi yıkmaya ya da birbirinden garip mutasyona uğramış adamların saldırısına uğramıyoruz her gün. Olsun. Yine de ruhumuzla çevrili şehirlerimiz her saat ateş altında durmaktan rahatsız; içimize sindiremediğimiz duygular bizi çirkin mutantlara dönüştürüyor, farkında değiliz.
Ben bu süper kahramanları "kendilerine sığındığım ruhlar" olarak tanımlıyorum. Geçenlerde bununla ilgili ufak bir yazı yazmıştım.
Bu yazı da o ruhlardan biriyle ilgili: Bir kaptanla.
Kendisi İzmir Karşıyakalı, o yüzden hemşerim sayıyorum kendisini. 15 Haziran'da bu şehirde dünyaya gelmiş. Yazıyı aslında Haziran ayında yazacaktım, geç oldu, ayıp olmasın, seneye doğru zamanda başka türlü yazarım diyerekten şimdi klavyenin tuşlarına basıyorum, utanarak.
Utanıyorum çünkü benim gözümde ondan daha güzel yazan görülmedi henüz.
Böyle bir sevmek görülmemiştir misali.
Nam-ı diğer kaptan Attila İlhan!
Burada size bu meşhur adamın hayat hikayesini anlatacak değilim. Daha farklı bir şeyden bahsedeceğim. Biraz acıklı, biraz muzip, biraz hayalci. Merak etmeyin, kısa olacak, acıtmayacak.
Yıllardan hangisiydi tam hatırlamıyorum ama bir kış mevsimiydi. Yazarın şu kitaplarını peşpeşe okumuştum: Zenciler Birbirine Benzemez, Abbas Yolcu ve Sokaktaki Adam.
O zamanlar istese de bu blogu okuyamayacak birine aşık olmuştum. Aslında iki kişiye aşıktım o zamanlar. Yahu harbiden ben ne kadar çok aşık oluyorum, neyse konu dağılıyor, toparlanalım, hop!
Konuyu dağıtmayı çok seviyorum ya 'hop' yazınca bakın aklıma ne geldi. Geçenlerde sevgili arkadaşım İ. anlatmıştı: Bunun bir arkadaşı bir mekanda otururken yaşlı ama bir o kadar da tontiş bir teyzenin onların bulunduğu mekana doğru paytak paytak geldiğini görmüş. Herhalde nazar değdirmişler ki teyze bir anda ama çok estetik bir biçimde yere düşmüş. Hemen bunlar ayaklanmışlar, teyzeye yardıma doğru koşacaklarken adamın biri teyzenin arkasında belirmiş. Sanki ufak bir çocuk düşmüş de onu kaldırır gibi teyzeyi omuzlarından tutarak kaldırmış "Hop bakalııım, ayağa kalktııık!" demiş.
Böyle yazınca komik olmadı sanki ama komikti yani ilk duyduğumda.
İla ahirin... Biz konumuza dönelim.
O mevsimde, evet ben her mevsimde mevsimlik işçi değişimi misali aşık olup duruyorum, aşık olduğum bu kızları Attila İlhan'ın romanlarındaki karakterler ile özdeşleştirmiştim. Bir tanesinin İspanya ile sadece küçük bir bağı olmasına rağmen Zenciler Birbirine Benzemez romanındaki Sevilla ile bağdaşlaştırmıştım onu. Artık ben Hernandez mi oluyordum, Mehmet Ali'ye mi benziyordum giderek bilemeyeceğim ama Sevilla bu kıza çok yakışıyordu. Diğer kız esmerdi, hatta bayağı esmerdi, çok esmerdi lan, onu neyle birleştiriyordum acaba? Şu an hatırlamıyorum, hatırladığım şey ise taş gibi bir kız olduğuydu. Hala arasıra gelir ülkeye, otururuz; sonra o gider tekrar ve yeniden müjganla ben ağlaşırız. Heh heh!
Ben yılların Attila İlhan şiirleri ezberleyeniyim. Özel bir yere, mesela bir düğün defterine, yazı yazacaksam Kaptan'ın romanlarından, şiirlerinden örnekler vererek yazılarımı döşerim. Sahaflara gidip Attila İlhan'ın eski basım kitaplarını toplayan bir adamım yahu. O zamanlar önemli bir karar vermiştim: En azından benim kadar Attila İlhan'ı seven bir hatun kişisi bulmak. Veyahut böyle takıntılı olmasa da bu yazara değer veren birini bulmak.
Hala ikircikli olurum bu konu hakkında gerçi. Çünkü benim gözümde Attila İlhan erkek şiirleri yazar. 'Erkekler kadınlardan daha iyi anlar haliyle kaptanı' diye düşünür dururum. Nasıl yapsak, bilemedim.
O günler, bu düşüncelere gark oldukça, bir plan yapmaya karar verdim bu özel kişiyi bulabilmek için. Gittim bir üniversitenin kütüphanesine Zenciler Birbirine Benzemez kitabının içine koymak suretiyle ufak bir kağıda bir yazı yazdım.
Bu kağıtta bir soru yoktu. Ama bir cevap bekliyordum. Bu kitabı kütüphaneden alıp okuyan kişi, eğer aradığım o kişiyse, inanıyordum ki kesinlikle o kağıda bir şeyler yazacaktı. Belki mesajlaşacaktık oradan, kim bilir? Sulu romantik Fransız filmleri gibi düşünün olayı, iğrenç değil mi?
Aradan seneler geçti. Kaç sene geçti hatırlamıyorum. Ama hala o kişiyi bulamadım. Bu geçen yıllar içinde başkalarına aşık oldum ama onlar da o kağıda yazı yazabilecek kişiler değillerdi. Buruşturdum attım çoğunu.
Peki bu kağıtta neler yazıyordu?
"Hey! Bu kitabı okuyan kişi! Eğer sen de nam-ı diğer kaptana gönülden bağlıysan; eğer sen de Yüksekkaldırımda bir akşam Maria Missakian'larını düşündüysen; senin de eğer Belma Sebil gibi Hernandez'lerin, Sevilla'ların varsa; eğer sen de bir gün delirip yaşadığın şehirden kalkıp Karşıyaka'ya vardıysan Attila İlhan'ı imbata karşı dinlemek için ve eğer sen de Paris'ten nefret ediyorsan... Sana selam olsun güzellik!"
Geçenlerde o kütüphaneye tekrar gittim. Kağıda baktım, ne bir ses ne de haber... Daha üzücü olan da şu: Kitabı pek kimse okumamış bile.
Almadım kağıdı kitabın içinden, hala o kitapta duruyor. Dursun varsın, kağıttan bir bekletim kalmadı artık ama o kişiyi birgün bulacağıma eminim. Yani inşallah diyelim!
Bu da böyle bir Attila İlhan anısı işte. Daha ne anılar var da zamanı değil, mekanı yok.
Bulamazsak eğer o kişiyi, ben de Kaptan'ın Elde Var Hüzün kitabından bir parçayı okuyup okuyup avunurum artık. Yine de, çok şükür, Dünya'da bir sürü birbirinden güzel kadın var, iyi ki varlar! İyi ki varsınız!
Bir yaş gelir ki kadınlar
çekilir ortalıktan
esmerler birden çekimser
sarışınlar uzak
kumrallar vefasızdır
artık ne uyku ne durak
bir afet biçerim imgelem kumaşından
müstesna bir sevgili
onunla söyleşirim
fazlasıyla edalı
iyice rahşan
bakışları ebruli
Ugly Kid Joe - Everything About You dinledim bol bol
Led Zeppelin - Immigrant Song da dinlemeden edemedim
Ege'de Zeytinli bir sahil kasabası
Belki hoş bir deniz kıyısı
Bardaklar hicazkar üzüm rakısı
Kumdan başıboş heykeller
Uçuşan toz pembe hayaller
Günaydın sana deniz kızı
Dudakları utanmaz vişne kırmızı
Üzeri pul pul kader yangını