5 Nisan 2015 Pazar

Sıradan Sanatçılar Vs. Sanat Para İçin

Son senelerimde çok garip bir insan grubu tanıdım. Bunlar belirli bir topluluğa üye değildiler, bazıları aynı şehirde bile değildi hatta, çoğu birbirini tanımıyordu bile, ama pek mühim bir niyeti kalplerinde taşıyorlardı.

Onlar çağın gerektirdiği işleri yapıyorlardı, çağın getirdiği işlerde çalışıyorlardı. Kimi büyük bir ayakkabı zincirinde çalışan bir elemandı, kimi sigorta şirketinde çalışıyordu, kimi bir firmada satış görevlisiydi, kimisi eczacıydı, kimisi saat ustasıydı, kimisi kimya öğretmeniydi, kimisi akademisyendi, kiminin lokantası vardı, kimi tiyatrocuydu, oyuncuydu.

Normal insanlardan birileri: Otobüste, sokakta, barda, camide gördüğümüz insanlar. Umutları olan, hastalanan, aşık olan, sinirlenen, çoluğa çocuğa karışan tipler, başka başka siyasi düşünceleri olan tipler.

Ben bu tür insan grubuna "Güzel İnsanlar" adını taktım. Bazen bu gruptan birisi hakkında bahsedeceksem 'o güzel insanlardan biri yaa' diyorum. Çünkü hepsi sanata, felsefeye ve tasavvufa aşık insanlar; kendi hay huylarının dışında, zaman bulduklarında, sanat ve felsefe yapan insanlar. Bunlardan kimileri gerçekten sanat yapıyor kimileri ise sanatını yeni yeni icra etmeye çalışıyor.

En azından sanat, felsefe ve tasavvuf için uğraşıyor.

Büyük bir yangını ağzındaki su ile söndürmeye çalışan karıncanın hikayesi gibi, 'en azından tarafım belli olsun' diyorlar.

Dikkat çekici özellikleri ise ne sanattan ne felsefeden ne de tasavvuf aracılığı ile dinden para kazanıyorlar. Maddi gelirlerini günlük çalıştıkları işlerden çıkarıyorlar.

Bu 'güzel insanlardan' pek çoğu isterlerse "Ben sanat yapıyorum karrdeşşşim, devlet bana baksın" diyebilirlerdi. Hatta sanat ve felsefe ile uğraştıkları için karşısındaki insanlardan saygı ve hürmet istediklerini belirtebilirlerdi. Din ve tasavvuf ile uğraştıkları için televizyon kanallarına çıkıp herkesi etkileyebilir ve bol bol para kazanabilirlerdi.

Ama yapmıyorlar, çünkü sanatlarını kendileri için, toplum için ve sanat için yapıp asla ve asla para için yapmıyorlar.

Bu tür insanları tanıdıkça aslında her insanın, ne işle uğraşırsa uğraşsın, bir sanatçı, bir filozof ve bir aydınlanmış, irfan sahibi, insan olması gerektiği düşüncelerimin ne kadar haklı olduğunu görüyorum.

Yani, ülkenin herhangi bir teknik üniversitesinden mezun bir mühendisin aynı zamanda bir edebiyatçı, bir ressam veya tiyatrocu olabilmesi gerektiğini, bunların sadece konservatuar mezunlarına, felsefe bölümü akademisyenlerine veya ilahiyat hocalarına ait olan meziyetler serisi olmaması gerektiğini düşünüyorum.

Böyle 'güzel insanları' gördükçe bu düşüncelerime olan inancım daha da kuvvetleniyor ve ne yalan söyleyeyim, geleceğe daha umutla bakmamı sağlıyor.

Benim için yeri doldurulamaz bir kişi olan Alev Alatlı'nın Cumhuriyet Gazetesi ile yaptığı röportajında şu sözleri beni düşündürdü:
Sanata gelince, bakın, Sovyetler Birliğinde sanatçıları, işçi sınıfından ayrı bir kategoride görürlerdi. Neden biliyor musunuz: “İşçi, günlük yevmiyesini alamazsa işi bırakır, bırakamazsa işi yavaşlatır. Ama sanatçı, sanatını icra edebilmek için bir de üstüne para verir.”  Bunu niye söylüyorum,  bunu en görkemleri eserlerin baskı dönemlerinde yaratıldığını hatırlatmak için söylüyorum. Besleme sanat olmaz. Olursa, “resmi” sanat olur, o da kimsenin ruhuna dokunmaz, gönül tellerini titretmez.
Bu cümleler tabii ki röportajın bir kısmından kırpılmış kelimeler. Ne hakkında konuştuklarını görmek için röportajın tamamını okuyabilirsiniz.

'Sanatçı ile işçi arasında ne fark vardır?' sorusunun cevabıdır bunlar. 'Sanatçı işçi midir?'

Günümüzde evet. Sendikalaşmak zorunda olan bir işçi sınıfı. Çünkü üretilen ürünleri bu kapitalist sistemde pazarlamak için aracı olan bir kurum olmuş durumdalar.

Yoksa mesela solculuğu ile övünen bir oyuncunun banka reklamlarında oynamasının ne gibi bir açıklaması olabilir? Elbette buna karşı değilim, günümüz sistemi bunu gerektiriyor, yaşlanana kadar para kazansınlar. Hatta şöyle düşünebiliriz: Reklamlarda daha çok tanınması daha çok para kazanmalarına ve sanatlarını daha güzel yapmalarına bir araç olabiliyor.

Getirisi çok fazla, peki ya götürüsü? Bunu da düşünmek lazım. Götürüsü eninde sonunda üretilecek sanatın samimiyetsizliği olacaktır. O zaman da besleme sanat denilen kavram ortaya çıkacaktır.

Volkan Konak aklıma geliyor böyle düşününce. Yanılmıyorsam televizyon programlarından birine konuk olarak gelmişti. "Artık yeteri kadar param var!" demişti "Bu yaştan sonra çıkıp deterjan reklamında mı oynayacağım!" Doğru cümleler böyle olmasa da manası buydu. İnternetten o programı bulup izleyebilirsiniz.

Belli bir doyum noktasına ulaştıktan sonra saf sanatını icra etmek, bu günümüz sisteminde herkesin hayal ettiği bir şey. Ne bileyim, Ege'de bir sahil kasabasına yerleşip kendisine ait üzüm bahçesinden elde ettiği üzümler ile şarap yapma hayali gibi bir şey.

Sanatçı sanatını icra etmek için para vermek zorundadır. İşçi ise yevmiyesini, maaşını alır işini yapar. Bu yüzden eskiden kim sanatçılar kralların, padişahların yanındayken günümüz sanatçıları ise sistemin ve kapitalin yanında yer almak zorundalar. Sistem derken ille de var olan sistemin değil sistemin karşısındaki sistemin yanında da olabilirler. İlle de birilerinin yanında olmak zorundadırlar, yoksa sanatını nasıl icra edebilirler başka gelirleri olmadan?

Ne olursa olsun, benim gözümde bu sıradan güzel insanlar kendilerine sanatçı dedirtip bir şeyler yapan sonra da kapitalist ürün sisteminin bir 'media'sı yani aracısı olan insanlardan kat kat daha önemliler.

Hatta kimileri var ki sistem düşüncesini aşmış sanat, felsefe ve tasavvuftan gayri bir şey yapmıyor. Başının üstünde bir dam olmadan parasız ölüyorlar belki ama mutlu yaşamış oluyorlar. OSHO'nun 'iki şekilde olabilir bu' dediği gibi. "Sistem güvenlidir. Bir işe girersin, çalışırsın, düzenli yaşamın olur, sonunda da emekli maaşın olur, sigortan olur, yaşarsın, güvenli ortamlarda ölürsün. Ya da sevdiğin işi yaparsın, yaptığın iş para getirecek diye bir şey yoktur, sonunda zengin olsan da fakir olsan da fark etmez, en azından mutlu ölürsün."

Güzel insanlar daha önemliler. Çünkü onlar sanatı, felsefesi veya dini uğraşları para etse de etmese de durmaksızın, vazgeçmeksizin öğrenmeye didinmeye devam edeceklerdir.

Niye mi güzel insanlar diyorum onlara?

Çünkü paraları olmasa bile kalpleri var. Hepimize yetecek kadar üstelik! Sanat piyasadaki sanatçılardan ziyade bu sıradan insanların gönüllerine emanettir.

Queen - The Show Must Go On dinledim yazı boyunca

30 Mart 2015 Pazartesi

Mart Da Geçer Ya hu!

Bahar bu sene geç gelmedi mi yahu? Hadi İstanbul'u geçtim, İzmir'e bu zamanlar baharın değil yazın gelmesi lazımdı, o da olmadı. Benim de normalde Mart sonlarına doğru beremi çıkartmış fötr şapkamı takmış olmam lazımdı, daha dün aşağıya bara indiğimde ilk defa şapkayla indim.

Daha bir kaç gün önce acaba balkona hangi çiçekleri eksem diye düşündüm. Gerçi, eninde sonunda alsam yine Fesleğen alacağım. Bu kışın çoğunu İzmir'de geçirdiğimden ve bizimkiler neredeyse her hafta yeni bir Nergis demetiyle eve vardıklarından benim için bu sene İzmir ile Nergis kokusu bütünleşti. Şimdi en azından Kadıköy ile başka bir kokuyu bütünleştirmeliyim ki her mevsimin kokusu farklı olsun canım!

Koku dedim de aklıma geldi. Malum iki ay önce uzun zamandır ara verdiğim yogaya başlamıştım. Merhum OSHO meditasyon hocam Nirava'nın da bana öğütlediği gibi bol bol Nadabrahma Meditasyonu'nu yaptım. Özellikle meditasyon yaparken tütsü yakıyorum genelde. Bu sebepten baharın kokusu benim için, sanırım, tarçın ve sandal kokusu olacak bu sene.

Daha bir kaç gün önce 'artık bahar temizliğinin zamanı gelmiştir' diye düşündüm. Sonra bu sabah kalktığımda baktım ki ev arkadaşım M. salonu tuvaleti falan temizliyor, dedim içimden 'Bu sene de bahar temizliğini başkası yapsın aq! Bahar geliyor da sadece bana mı geliyor!'

Yani, ıkındık sıkıldık, doğalgazı yakmadık ama baharı getirdik sonunda! Hayırlı olsun!

Balık burcu dönemi de bitti, yeni bir enerjiyle Koç dönemi başlasın inşallah.

Aslında bu yazıda Mart'ın bitişini kutlamak amacıyla benim için 2015 kışını simgeleyen şarkıları söylecektim fakat yine saçma saçma konuştum.

Anlatacağım çok şey var ama güzel bir zaman bulup şuracığa yazabilmek nasip olmuyor şimdilik. Yine de bu ay epey yazı yazdım bence. Neyse ki blogumu okuyanlar belli insanlar, dostlarım, sevdiklerim; haliyle az çok hayatımda ne var ne yok bilen insanlar.

Hah, şarkıları paylaşacaktım değil mi?

İşte bu kış ha bire dinlediğim parçalar, ya da şöyle demeliyim: Bu kış bol bol kendilerine sığındığım parçalar.

Nu - Man O To 
(Sevgili K. sağ olsun, beni bu şarkı ile tanıştırdı. Rumi'nin şiiri. Ben ve Sen)

Oi Va Voi - Yesterday's Mistakes
(İzmir'deyken bir kaç defa alakasız yerlerde karşıma çıkınca takıldı kaldı aklıma, gerçi çok da iyi oldu!)

The Cranberries - Ridiculous Thoughts
(Ergenliğe dönmek lazım geldi arasıra. Olsun, geçmişe dönmek bazen insanı sağaltıyor.)

Mercan Dede - Nerdesin
(Bu sene Azam Ali ile beraber doldurdu dede yürekleri aşk ile!)

Blondie - Maria
(Gizemli bir anıyı hatırlattığı için hiç vazgeçemediğim parçalardan. You've gotto see her!)


Gipsy Kings - Trista Pena
(Youtube yorumlarında biri şöyle yazmış: Cuando estoy triste, no quiero hablar, busco tranquilidad con esta cancion. Aynen tatlım ben de!)

Karlos ile Yaren - Yanarım
(Pek arabesk takılmayı sevmem ama bu kış bunu çook dinledim nedense. Bu arada dizinin içine sıçtılar hep beraber, bravo!)

Halil Sezai - Kafası Kendinden Bile Güzel
(Yaaa harika şarkı değil mi?!)

Pearl Jam - Black
(Her sene olduğu gibi bu kış da kendisine sığındığım harikalardan. Diğerlerinden bıksam da Black'den bıkmam!)

22 Mart 2015 Pazar

Naklen Aşk

Ellerinde ithal biraları, karanlık bir bar köşesinde iki genç birbirleriyle konuşuyor.

"Herkes üniversite okumak zorunda değil, herkes sanatçı olmak zorunda değil; kimileri usta olacak, kimileri şoför olacak, temizlikçi olacak."

Yani kırk yıllık muhabbeti hala devam ettiriyorlar.

Ama onlardan hiçbiri usta olmak istemiyor, şoför veya temizlikçi olmak istemiyor. O meslekler o akşam o bara giremeyecek olan insanların işleri.

Çünkü bu gençler daha iyilerine layık.

Çünkü bu gençler o akşam o barda bulunan diğer insanlar gibi naklen aşk istiyorlar, naklen iş istiyorlar.

İşte o yüzden,

Ellerinde ithal biraları, karanlık bir bar köşesinde iki genç 'hala' birbirleriyle konuşuyor.

Marianne Faithfull - Who Will Take My Dreams Away dinledim elbette.

11 Mart 2015 Çarşamba

Geceme İnat

Yıldızların yok olduğu gün de böyle olmuştu,
Parmaklarımın titrek boğumlarına bakakalmıştım,
Parmaklarıma değil işaret ettiğime bakın diyenlere inat,
Ellerinden zemzemleri fışkırtanların yanındaydım!

Yüzüm buz tutmuştu,
Buzdağlarının görünmeyen yüzü kadar
Benim görünen nefretlerim vardı,
Öfkenizi içinize atmayın diyenlere inat,
Aslanın ateşinden son anda kurtulmuşum ben, berbat!

Sen, saçlarının bir kısmını salmış,
Bir kısmını toplamış beyaz gece!
Muntazam dağınıklığından kime ne?
Lütfen bana en sevdiğin rengi söyle!
Yıldızların yok olduğu günden üç sene önce
Tılsımlı bir şiir yazılmıştı geceye
Varsın komşular rüyalarını hayra yorsun
Her şerde bir hayır vardır diyenlere inat
Tam üç kere
Hayır, hayır, hayır,
Haykırmaları
Güneşin battığı yerden Poyraz Rüzgarı'na
Kesik kesik selamlarını çaktı
Tanrı bile bu kadarını yapamazdı.

Yıldızların yok olduğu gün de böyle olmuştu,
Bakıp bakıp pörsümüş resimlere
Sen hangisisin diyenlere inat,
Bu dava benim demiştim,
Yine de seni beklemiştim

Çoğunlukla "Estatic Fear - Chapter IV" eşlik eder zaten...

9 Mart 2015 Pazartesi

Gerek

Kasmanın ne gereği var? Ya Amerika'yı yeniden keşfetmenin? Orada keşfedilmişi varsa eğer, aynı yolda ölmenin ne gereği var?

Öleceksek başka yolda ölelim...

Gereksizliğe sürükleyen bir şarkı, çocukluğumuzun şarkısı: The Cranberries - Ode To My Family